Suudiler ve Türkiye yarattıkları canavarın kontrolünü kaybetti

18 Temmuz 2014

Gazeteci Patrick Cockburn, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin sağladığı kolaylıklarla büyüyen IŞİD’in nasıl kontrolden çıktığını ve kendisini destekleyenlere karşı nasıl bir tehdit haline geldiğinin hikayesini yazdı.

Suudi Arabistan’ın, IŞİD’in Kuzey Irak’ın çoğunu ele geçirmesinde ne kadar payı var? İslam dünyasını kuşatarak büyüyen Sünni-Şii ihtilafını körüklüyor mu? 11 Eylül’den kısa bir süre önce, Washington’daki güçlü büyük elçilerden ve birkaç ay öncesine kadar Suudi istihbaratının başı olan Prens Bender bin Sultan’ın İngiliz Gizli İstihbarat (MI6) Şefi Sir Richard Dearlove ile birçok şeyi açıklığa kavuşturan ve kaygı verici bir sohbeti oldu.

Prens Bender: “Ortadoğu’da kelimenin tam anlamıyla ‘Allah Şiilere yardım etsin’ denecek vakit artık çok uzak sayılmaz Richard. Bir milyardan fazla Sünni artık resmen bıkıp usandı onlardan,” demişti.

Suudi Arabistan’ın, Suriye ve Irak’ta Şia karşıtı cihadı destekleyerek önemli bir rol oynamasıyla, Prens Bender tarafından öngörülen kader anı şimdi birçok Şii için geldi.

10 Haziran’da Musul, Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) tarafından ele geçirildiğinden beri Güney Kerkük’teki kasabalarda Şii kadın ve çocuklar öldürüldü ve hava kuvvetlerindeki Şii askeri öğrenciler makineli tüfeklerle vurulup Tikrit yakınlarındaki toplu mezarlarda yakıldı.

Musul’da, Şii mabetleri ile camileri patlatıldı ve Şii Türkmen şehri Tel Afer yakınlarındaki 4000 ev IŞİD savaşçılarınca savaş ganimeti olarak ele geçirildi. Irak ve Suriye’de isyancıların elindeki Sünni bölgelerde Şii ya da Alevilik gibi bir mezheple tanımlanmak, 1940 Avrupa’sındaki Nazi kontrollü bölgelerde Yahudi olmak kadar tehlikeli bir hal aldı.

2005’ten beri Suudi Milli Güvenlik Konseyi genel sekreteri ve 2012-2014 arasında (el Kaide tipi cihatçıların Irak ve Suriye’de Sünni silahlı muhalefeti ele geçirdiği iki kritik yıldı bunlar) Genel İstihbarat Şefliği yapmış olan Prens Bender’in sözlerinin doğruluğuna şüphe yok.

Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsünde geçen hafta konuşma yapan Dearlove, ki kendisi 1999’dan 2004’e kadar MI6 başkanıydı, “çok iyi hatırladığım tüyler ürpertici bir yorum” diyerek Prens Bender’in sözlerinin önemine dikkat çekti.

Suudi Arabistan ve Katar’daki özel bağışçılardan gelen hatırı sayılır meblağlardaki ve sürekli devam eden fonların, (otoriteler bu fonları görmezden geliyor olabilir) Irak’taki Sünni bölgelere IŞİD saldırıları için merkezi bir rol oynadığına şüphesi yok.

Dearlove, “Böyle şeyler kendiliğinden olmaz.”dedi. Bu varsayım kulağa gerçekçi geliyor çünkü Sünnilerin çoğunlukta olduğu vilayetlerdeki aşiret ve cemaat liderlerinin Suudi ve Körfezli bağışçılara minnet duymak için çok sebebi var ve onların rızası olmadan IŞİD’le işbirliği yapma ihtimalleri düşük.

Dearlove’ın Prens Bender’in Şia için hesaplaşma günü öngörüsü hakkındaki tartışmalı ifadesi ve MI-6 resmi şefinin Suudi Arabistan’ın IŞİD uzantılı Sünni isyana müdahil olmasıyla ilgili görüşü şaşırtıcı şekilde biraz ilgi çekti.

Dearlove’ın konuşması genel itibariyle Bin Ladin’in el-Kaide’sinin tersine mesele, “temelde Müslümanın Müslüman’la” yeni bir ihtilafın içine çekilmiş olmasından, IŞİD’in Batı’ya yönelik tehdidinin abartılıyor oluşu üzerine odaklandı.

Maalesef, IŞİD tarafından ele geçirilen bölgelerdeki Hıristiyanlar kiliseleri kirletilirken ve kaçmak zorunda bırakılırlarken bunu doğru bulmuyor. El-Kaide ve IŞİD arasındaki fark ikincisinin çok daha iyi organize olduğu. Batılı hedeflere saldırırsa sonuçlar çok tahrip edici olacaktır.

Otuz yıldan fazladır Suudi güvenlik politikasının kalbinde yer alan Prens Bender’in Ortadoğu’daki 100 milyon Şiinin Sünni çoğunluğun elinde bir felaketle yüzleştiği ile ilgili tahmini, birçok Şiiyi, onları ezmek üzerine yürütülen Suudi uzantılı bir kampanyanın kurbanları olduklarına ikna edecektir.

İsminin yayınlanmasını istemeyen Iraklı bir yorumcu “Şiiler Kuzey Irak’ta olanlardan sonra genel olarak epey korkmaya başladılar.” şeklinde konuştu. Şiiler tehdidin yalnızca askeri olmadığını, Şiileri ve diğer İslami mezhepleri gayri Müslim, mürtet ve müşrikler olarak gören Suudi Arabistan’ın desteklediği ve İslam’ın tutucu ve katı bir şekli olan ana akım Sünni İslam Vahabizminin genişlemiş etkisinin kök saldığını görüyorlar.

Dearlove Cambridge’de Pembroke Koleji’nin müdürü olmak için 10 yıl önce MI-6’nın şefliğinden emekli olduğundan beri içeriden hiçbir bilgiye sahip olmadığını belirtti. Fakat geçmiş tecrübesine dayanarak Suudi stratejik düşüncesinin kökleri derinlerde olan iki inanç veya tutumla şekillendiğini görüyor.

Birincisi, “İslam’ın en kutsal mabetlerinin muhafızları olarak kendi Vahhabi köklerinin İslami saflığına hiçbir meşru ya da kabul edilebilir meydan okuma olamayacağı” konusunda kararlılar. Fakat mevcut derinleşen Sünni-Şii çatışması göz önünde alındığında belki de daha dikkat çekici olan şey, İslami hakikatin tekelini ellerinde tuttuklarına olan Suudi inancının, onları “Şia’ya etkili bir şekilde meydan okuyabilecek her türlü militanlığa derinden cezp olmaları”.

Batı hükümetleri, geleneksel olarak, Suudi Arabistan ve Vahhabi inancı ile cihatçılık arasındaki bağlantıyı hafife alıyorlar, bu cihatçılık ister Usame bin Ladin ve el Kaide’nin taraftarı olduğu türden olsun, ister Ebubekir el Bağdadi’nin IŞİD’inin.

Bu bağlantılar ne komplo teorisidir, ne de sır: 11 Eylül’deki 19 hava korsanından 15’i Suudi’ydi, tıpkı Bin Ladin’in kendisi ve bu operasyona fon sağlayan özel bağışçıların çoğu gibi.

El-Kaide ve IŞİD arasındaki fark abartılıyor olabilir: Bin Ladin Amerikan kuvvetleri tarafından 2011’de öldürüldüğünde, el-Bağdadi ona methiyeler düzen bir bildiri yayınladı ve IŞİD ölümünün intikamı için 100 saldırı başlattı.

Fakat Suudilerin el Kaide tipi cihatçılara karşı politikasının daima bir öteki yüzü de olmuştur; bu yüz Prens Bender’in yaklaşımıyla çelişir ve cihatçıları Krallığa ölümcül bir tehdit olarak görür. Dearlove bu tutumu tasvir etmek için, 11 Eylül’den kısa süre sonra Tony Blair’le birlikte Suudi başkenti Riyad’a gidişini anlatıyor.

O zamanki Suudi Genel İstihbarat şefini şu sözlerle hatırlıyor: “Ofisinde bana resmen bağırdı: ‘11 Eylül Batı’ya ufak bir iğnelemeden ibarettir. Orta vadede, bir dizi kişisel trajediden fazla bir şey değildir. Bu teröristlerin istediği Suudi Hanedanı’nı yok edip Ortadoğu’yu yeniden yaratmak’”

O esnada, Suudi Arabistan iki politikayı da benimsiyordu; yurtdışında cihatçıları Şii karşıtı Suudi nüfuzunu yaymak için kullanışlı bir araç olarak cesaretlendirirken yurt içinde statükoya bir tehdit olarak bastırıyordu. Yıllar içinde çöken, bu ikili politika oldu.

Suudilerin Şii karşıtı “militanlığa” duydukları sempati, sızdırılan ABD resmi belgelerinde de saptanabilir. O zamanki ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Aralık 2009’da yazdığı, Wikileaks tarafından yayınlanan bir telgrafta şöyle diyordu:

“Suudi Arabistan; el Kaide, Taliban, LeT [Pakistan’daki Leşker-i Tayyibe] ve diğer terörist gruplar için kritik bir finansal destek üssü olmayı sürdürüyor.”

Suudi Arabistan el-Kaide’ye karşı hareket ettiği müddetçe, bunun bir iç tehdit olduğunu söyledi, dışarıdaki aktiviteleri yüzünden değil. Bu sene Prens Bender’in istihbarat şefliğinden alınmasıyla bu politika artık değişiyor olabilir. Fakat bu değişim çok yeni, hâlen belirsiz ve çok geç kalınmış olabilir: Suudi prenslerinden biri Mısır merkezli ve Şia karşıtı bağnazlığıyla adı çıkmış bir uydu televizyon istasyonuna artık fon sağlamayacağını duyuralı daha bir hafta oldu.

Suudiler için sorun, Bender işini kaybettiğinden beri hem Maliki ve Esed karşıtı, hem de el-Kaide ve klonlarına karşı olan bir toplum üretme çabalarının başarısız olması olabilir.

Maliki ve Esed’i daha ılımlı bir Sünni kesimin lehine zayıflatmaya çalışırken, Suudi Arabistan ve müttefikleri pratikte IŞİD’in elini güçlendiriyorlar, o da Suriye ve Irak’taki Sünni muhalefetin tam kontrolünü hızla ele geçiriyor. Musul’da, daha önce Suriye’nin Rakka vilayetinde olduğu gibi, eleştiri ve karşı çıkma potansiyeli olanlar silahlandırılarak yeni halifeye biat etmeye zorlandı, direnirlerse de öldürüldüler.

Batı, Sünni cihatçılığı daima demokrasiden daha cazip bulmuş olan Suudi Arabistan ve Körfez monarşileriyle ittifakının bedelini ödemek zorunda kalabilir. Batılı güçlerin çifte standartlarının çarpıcı bir örneği, Mart 2011’de Bahreyn’deki Şii çoğunluğun barışçıl demokratik protestolarının Suudilerce bastırılmasıydı. 1500 kadar Suudi askeri şose üzerinden ada krallığa gönderilerek büyük bir acımasızlıkla gösterilere son verildi, Şii cami ve mabetleri yok edildi.

ABD ve İngiltere’nin kullandığı mazeret, Bahreyn’deki el Halife kraliyet ailesinin diyalog ve reform arayışında olduğuydu. Ama geçen hafta Bahreyn üst düzey bir ABD’li diplomatı, Dışişleri Bakanı’nın insan haklarından sorumlu yardımcısı Tom Malinowski’yi Şii ana muhalefet partisi el-Vifak’ın liderleriyle buluşmaktan ötürü ülkeden sürdüğünde bu bahane epeyce zayıf kaldı. Bay Malinowski, twitter hesabında, Bahreyn hükümetinin bu hareketinin “benimle değil, diyalogun altını oymakla ilgili” olduğunu yazdı.

Batılı güçler ve bölgesel müttefikleri, Irak’ta savaşı yeniden ateşlemekteki rollerine eleştiriden çoğunlukla kaçtılar. Kamuya açık veya kapalı olarak, Irak Başbakanı Nuri el Maliki’yi Sünni azınlığa eziyet ederek marjinalleştirmekle, sonuç olarak da IŞİD’in elindeki isyanlara destek vermeye itmekle suçladılar.

Bunda da epeyce doğruluk payı var, fakat hikâyenin tamamı kesinlikle bundan ibaret değil. Maliki Sünnileri sinirlendirecek yeterince şey yaptı, kısmen Şii seçmeni korkutup Sünni karşı devrimine karşı Şii cemaatin koruyucusu olmayı iddia ederek 30 Nisan seçimlerinde kendisini desteklemelerini sağlamak için.

Ama bütün devasa hatalarına karşın, Maliki’nin hataları Irak devletinin parçalanmakta olmasının sebebi değildir. 2011’den itibaren Irak’ta istikrarı bozan, Suriye’de Sünnilerin ayaklanması ve bu isyanın cihatçılar tarafından ele geçirilmesidir, ki bu cihatçıların sponsorluğunu genellikle Suudi Arabistan’dan, Katar’dan, Kuveyt’ten ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden bağışçılar üstleniyordu.

Suriye’deki iç savaşı sona erdirmeye çalışmamakla, Batılı liderlerin Irak’ta da çatışmanın yeniden başlamasını kaçınılmaz hale getirecekleri konusunda Iraklı siyasetçiler tekrar tekrar uyarıda bulundular Geçen hafta Bağdat’ta Iraklı bir lider “Galiba bize bir türlü inanmadılar ve kafayı Esed’den kurtulmaya taktılar” dedi.

Tabii ki, ABD’li ve İngiliz politikacılar ve diplomatlar, Suriye’deki çatışmaya son verecek bir konumda olmadıklarını iddia edeceklerdir. Fakat yanıltıcıdır bu. Barış görüşmelerinin Esed’in iktidardan çekilmesi üzerine kurulmasında ısrar ederek –asla olmayacak bir şeydi bu, çünkü Esed ülkedeki şehirlerin çoğunu elinde tutuyordu ve ordusu ilerleyişini sürdürüyordu-,  ABD ve İngiltere savaşın devam etmesini garantiye aldılar.

Bundan en büyük fayda IŞİD’e düştü, son iki haftadır Doğu Suriye’de son muhalefeti de kendi hâkimiyeti altına süpürdü. Kuzeyde Kürtler ve resmi el Kaide temsilcisi olan Nusra Cephesi, yüksek moralle Irak ordusundan ele geçirilmiş tanklar ve cephane kullanan IŞİD kuvvetlerinin etkisi altında bocalıyor. Bunun yanında, dünyanın geri kalanı bunun farkında bile olmaksızın, zaten ele geçirmediği Suriye petrol kuyularını da kontrolü altına alıyor.

Suudiler ve Türkiye yarattıkları canavarın kontrolünü kaybetti

Suudi Arabistan bir Frankenstein canavarı yarattı, üzerindeki kontrolünü hızla kaybettiği bir canavar. Aynısı Türkiye gibi, 510 mil uzunluğundaki Türk-Suriye sınırını açık tutarak IŞİD ve Nusra Cephesi için hayati bir arka destek görevi görmüş olan müttefikleri için de geçerli.

Kürtlerin elindeki sınır bölgeleri IŞİD’in eline düşerken, Türkiye, yanında sıra dışı vahşetle dolu yeni bir komşu bulacak, Türk istihbarat servisinin geçmişteki iyiliklerine karşı son derece nankör bir komşu olacak bu.

Suudi Arabistan’a gelince, Suriye ve Irak’taki Sünni isyanlara verdiği destekten pişmanlık duymaya başlayabilir; çünkü cihatçı sosyal medya sıradaki hedef olarak Suud Hanedanı’ndan bahsetmeye başladı. Suudi Arabistan’a yönelik tehdidi doğru analiz eden, belli ki Prens Bender değil, Dearlove’ın 11 Eylül’den sonra anlattığı isimsiz Suudi Genel İstihbarat şefi imiş, bu da Bender’in neden bu senenin başında sepetlendiğini açıklıyor gibi.

Ne de bu, Prens Bender’in tehlikeli bir şekilde hatalı olduğu tek nokta. IŞİD’in yükselişi Irak’taki Şiiler için kötü haber; ama liderliği patolojikçe kana susamış ve müsamahasız bir harekete, sonu gelmez savaştan başka amacı olmayan bir tür İslami Kızıl Kmerler’e terk edilmiş olan Sünniler için daha da kötü haber.

Sünni halifelik, insanların kaçmaya çalıştığı geniş, yoksul ve tecrit edilmiş bir alana hükmediyor. Bağdat’ın içinde ve etrafında birkaç milyon Sünni saldırıya kaştı savunmasız durumda ve 255 Sünni mahkûm çoktan katledildi bile. Uzun vadede, IŞİD kazanamaz, ama fanatizm ve iyi organizasyondan oluşan karışımı onu yerinden atmayı zorlaştırıyor.

Prens Bender, “Allah Şia’ya yardım etsin,” demişti; fakat kısmen de onun sayesinde, Irak ve Suriye’nin parçalanmış Sünni cemaatleri ilahi yardıma Şia’dan bile daha fazla muhtaç olabilir.

 

Çeviren: İkbal Zeynep ve Şeyma Dursunoğlu