Andrey Fursov ile söyleşi: “Geleceğin dünyası”

22 Haziran 2021

Rusya’nın yaşayan en önemli sol düşünürleri sıralaması yapılsa, hiç tereddüt etmeksizin şu isimleri eklerdim: Sergey Kara-Murza, Mihail Delyagin, Aleksandr Buzgalin, Andrey Kolganov, Andrey Fursov ve genç kuşaktan Oleg Komolov.

Kara-Murza’nın uzun bir makalesini YDH için çevirmiştim; Delyagin’den çeşitli yazılarımda söz etmekten başka Lenin’le ilgili bir makalesini çevirmiş ve EK Dergi’de yayınlamıştım; Buzgalin ve Kolganov’dan ise Rusya üzerine yazdığım kitabımda söz etmiş ve uzunca bir alıntılarına yer vermiştim.

Bu düşünürlerden Kara-Murza, neredeyse Slavcı denebilecek bir marksist perspektiften bakar. Rusya’da Neoliberal siyasetin başlıca uygulayıcılarından olan Medvedev ile 1990’larda dost olan ancak yine bu yıllarda Marksizm’e dönen Delyagin, daha ziyade sol-Keynesçi bir iktisat siyasetini savunur.

Buzgalin ve Kolganov geleneksel Marksist perspektife daha yakın, ancak hem çok üretken hem de özgün akademisyenlerdir. Fursov ise, 1980’li yıllarda Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ne üye olmayı reddedecek kadar sıra dışı, ABD’nin kalburüstü üniversitelerinde uzun yıllar ders vermiş, dünyadaki sol akademisyen çevrelerde geniş ölçüde tanınan biridir; “dünya sistemi” teorisine yakın, muazzam bir tarih bilgisinden başka güçlü belagatiyle de etkilidir.

Rusluğu sosyalizmle birleştirme girişimi dikkat çekicidir; bu, bir anlamda Kara-Murza’nın Slav halkçılığını hatırlatır; ancak sınıfsallığı öne çıkarmasıyla ayrışır. Bunların hepsi de çok önemli akademisyenler. Aslında meslekten kimyacı olan Kara-Murza, Rusya Bilimler Akademisi Sosyal-Siyasi Araştırmalar Enstitüsü üyesi ve Moskova Devlet Üniversitesi Siyasi Bilgiler Fakültesi Devlet Siyaseti Kürsüsü profesörüdür.

Delyagin, pek çok unvanından başka, 1990’lardan beri iktidar çevrelerine yakındır; aynı zamanda Rusya Güvenlik Konseyi Bilimsel Konsey üyeliği yapmış, Küreselleşmenin Problemleri Enstitüsü müdürüdür.

Buzgalin ve Kolganov genellikle ortak çalışırlar. Buzgalin, Moskova Devlet Üniversitesi iktisat profesörüdür; Kolganov da aynı yerde aynı görevdedir. Kolganov bilimsel ve akademik çalışmalarından başka bilimkurgu yazarıdır.

Ben bu defa, Fursov’un 2016 tarihli epeyce uzun bir söyleşisinden, YDH için bile görece uzun bir seçki sunuyorum. Söyleşinin bazı bölümleri, geçtiğimiz günlerde yayınlanan “Rusya: Çöküş, Yükseliş Dinamikler” adlı çalışmamla örtüşen ve onu tamamlayan veriler içeriyor.

Bunların ancak pek az bir bölümünü çeviriyorum. O çalışmamda şöyle demiştim: “Rusya’da diri bir sol entelijensiya da vardır ve bu kesim, başka ülkelerdeki örneklerin tam tersine, ana akım medyada da kendine yer bulur. ...

Ne yazık ki Rusya’nın ‘totaliter’, ‘otoriter’, vb. olduğuna dair geçer akçe liberal uydurmalar öylesine yaygındır ve baskındır ki, bu nitel farklılıklar çoğu zaman gözden kaçırılır.” Umarım, bütün bu metinler, bizde bilinmeyen sol entelektüel canlılığı yansıtmakta işe yarar.

Bu dünya nereye gidiyor (yani geleceğin tablosu nasıl görünüyor)?

Dünya hızla kapitalizmin sonuna gidiyor. Kapitalizmden çok bir şey kalmadı: Fiilen pazar filan yok, küresel tekeller var; devlet sönüyor; sivil toplum un ufak oluyor; siyaset idari sistemle show-business kombinasyonu haline geliyor. Para işlevini kaybetti ve büyük ölçüde para olmaktan da çıktı; Avrupalılar temellerinden biri olan iş ahlakını kaybettiler.

Sermaye emeği yutmayı, sindirmeyi neredeyse başardı; ama böylece kendisi de sermaye olmaktan çıkıyor.

Yeni dünyayı kim inşa ediyor?

İki süreç eşzamanlı ilerliyor: Eski dünyanın imhası ve yenisine şekil verilmesi. Eski kapitalist dünyayı kapitalist yöneticiler yıkıyor — bu dünyaya artık hiç değilse perspektif olarak ihtiyaçları yok.

1970’lerin ortasından beri kapitalizmin parçalarına ayrılması süreci ilerliyor. Sözüm ona kendi “demokratik geçmişine”, “demir ökçe” ve bugünkü çok uluslu şirketlerin öncülleri olan Doğu Hint Kumpanyaları çağına “gidiyor”.

İlerlemenin önünün kesilmesi, dünyanın tepe yöneticileri tarafından kendi yeni dünyalarını kurmanın bir vasıtası. İnsanlığın büyük bölümü için bu “yeni dünya” yeni “karanlık çağlara” dönüş demek — 9. yüzyılda Şarlman imparatorluğunun dağılmasıyla başlayan Ortaçağ ile karıştırılmamalı. “Karanlık çağlar”, 6. yüzyıl ortası ile (Romanın su kemerleri sistemi artık işlemez oldu; Roma İmparatorluğu’nun sonunun 476’da geldiği, böylelikle kendi rollerini tahkim eden Romalı rahiplerin sahte bir uydurmasıdır) 9. yüzyıl arasıdır. Karanlık Çağ, gerçekten de kasvet ve kan devridir. …

Batının gelecek modeline (yeni karanlık çağa) bir alternatif var mı?

Şu anda pek görünür bir alternatif yok. Bugün en önemli şey, karanlık çağ projesinin gerçekleşmesine olanak vermemek, bu alternatif o zaman görünecek. Alternatif, küresel gündeme, yani gezegenin nüfusunun barbarca kırılması, devletin (egemenliğin), ailenin, bilimin, eğitimin, sağlık hizmetlerinin … yerle bir edilmesi tutumuna direniştir.

İnsanlara yarınlarından emin olma duygusunu, ümidi ve iyimserliği geri vermek mümkün mü?

İyimserlik, şartları sadece değiştirmeyi değil, yaratmayı da bilen güçlü ve tam insanların halet-i ruhiyesidir. İyimserlik zorlu; ama aynı zamanda mutluluk verici ve çoğunlukla da kadere karşı koyan bir emektir.

İyimserliği veremezsiniz, hediye edemezsiniz, iade edemezsiniz. İyimserlik mücadele içinde doğar. Elbette, iyimserliğin biyokimyasal (genetik) bir temeli de vardır; ancak iyimserlik, sağlıklı toplumların bir sosyal fonksiyonudur.

1930’ların ortalarından 1960’ların ortalarına kadar Sovyet toplumunu 1970-1980’lerin yorgun, sinik, müztehzi ve mutsuz Sovyet toplumuyla karşılaştırmak yeterlidir.

Üstelik de 1970’lerde yaşam daha rahat, kolay ve toktu; korku yitmişti; ama bahtiyarlık gelmedi. 1960’larda ümit şöyle bir göz kırptı, ne var ki ne bizde ne de dünyada gerçekleşmedi.

İlerlemeyi bütün insanların (veya en azından çoğunluğun) hizmetine koşmak mümkün müdür?

SSCB bunu denedi. Ve otuz yıl boyunca meydana geldi. Demek ki mümkün. Yalnız uyanık olmak ve Stalin’in, sosyalizmin gelişmesi ölçüsünde sınıf mücadelesinin keskinleştiği, yani yozlaşma tehdidi uyarısını hatırlamak gerek.

Öyle de oldu; ilk yozlaşanlardan biri Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Merkez Komitesi ve KGB’nin belli unsurlarıydı. …

Hayal, geleceğin kaba bir taslağı. İnsanlar bugün neyin hayalini kuruyorlar?

Muhtelif insanlar muhtelif hayaller kuruyorlar. Bu, hangi istikameti tuttuklarına bağlı: ecinniler dünyası mı, yaşayanlar dünyası mı, tanrılar dünyası mı?[1] Yani ya karanlık ve vulgar ihtiraslar dünyası (kendisi için ve başkalarının zararına ne pahasına olursa olsun zenginlik ve haz), ya da sosyal adalet ve etnokültürel kimliğini koruma temelinde dayanışmacı emek. …

Biz … hangi planı sunabiliriz?

Biz kimiz? Halk mı, oligarklar mı, iktidar mı? Bir plan sunmak için stratejiye sahip olmak gerek. Stratejiye sahip olmak için ideolojiye sahip olmak gerek.

Bizde devlet resmi olarak ideolojisiz ve ideoloji dışı; ancak bugünkü dünyada ideolojisi ve dolayısıyla kendi gelecek projesi olmayanların kaderi, efendiler belki de yeni bir eğlenceye çağırırlar diye bekleyerek yol kenarında piknik yapmak.[2]

Yalnız onlar da “kötü adamları” çağırmazlar: “Roma, hainlere ödeme yapmaz.”[3] Rusya’nın tek bir hedefi olabilir: 21. yüzyılda kimliğini, nüfusunu ve toprağını koruyarak hayatta kalmak ve muzaffer olmak. Bu, asgari programdır. Bu ancak, bir sosyal adalet üzerine kurulu sosyal sistem kurmak yoluyla mümkün olur; o zaman iktidar ve vatan, aynı şey olurlar.

İnsanlar para için öldürebilirler; ama kimse para için ölmez. Vatan için ölürler ama; Büyük Anavatan Savaşı bunu gösterdi. Muzaffer olduk, çünkü arkamızda adil bir sosyal sistem vardı; bu sistemin kolektivist ve antikapitalist karakteri Rus bilinç ve bilinçaltı arkatipiyle ve kültürel-tarihi koduyla uyum içindeydi.

Aleksandr Blok’un dediği gibi, Bolşeviklik “Duma’da bir fraksiyon değil Rus ruhunun niteliğidir.” Koca koca devletlerin, etnosların, kültürlerin, Tarih’in silgisi ile merhametsizce, hissizce silineceği 21. yüzyıl, gelecek için amansız bir mücadele devri olacak.

İktidarın en leşleri hiçbir şeyin önünde durmayacaklar (bunlara … bir örnek: H. Clinton’un yüzüne bakın). Bu mücadelede tek bir değerler koduyla kaynaşmış, sıkı sıkıya örülmüş, asgari sosyal kutuplaşmayı haiz, bilgiyi taşıyanların yüksek bir yüzdesini ihtiva eden sosyal sistemler, bir tür millet-korporasyonlar hayatta kalacak ve muzaffer olacaklar.

Bu mücadelede oligarşik sistemler hayatta kalamayacak; onların kaderi, güçlüler için iktisadi gübre, tezek olmak; hem zaten hak ettikleri de budur.

20. yüzyılın ikinci yarısında SSCB’deki oligarşikleşmiş iktidar yapısı ilerlemeyi iki defa bloke etti ve bunun bedelini de amansızca ödedi. SSCB, 1960’ların ortasında, sistemsel bir antikapitalizmden gerçek bir post kapitalizme dönüşerek geleceğe yönelik bilimsel teknolojik atılım gerçekleştirmeye hazırdı; ama bu, Sovyet nomenklaturasının olduğu gibi küresel kapitalist sınıfın tepesinin menfaatlerine de uygundu.

Atılım amansızca bloke edildi, petrol fiyatlarının fırlaması ve detant siyaseti de Sovyet yöneticilerine sükûnet ve derin bir hoşnutluk hissi telkin etti.

Brejnev zamanı bizde çoğu zaman yufka yüreklilikle hatırlanır: istikrar, yarından eminlik. Kısa vadeli bir perspektifle öyleydi de; ama Brejnev devri orta vadede (uzun vadeden hiç söz etmiyorum) geleceğin yenilip tüketilmesiydi, tarihi olanakların boşa savrulması dönemiydi.

“Kendi karılarından korkan gevşek ihtiyarlar” (Ernst Neizvestnıy’ın deyişi[4]) sistemin geleceğini boşa savurdular — sistem, onların arasında ve onlar aracılığıyla ölüyordu. Ve bu da, çok katmanlı SSCB’de son derece güçlü bir bilimsel-teknolojik kompleks bulunduğu halde böyleydi.

Oysa bu kompleksin en geç 1990’ların başında geleceğe sıçraması gerekti. Ancak 1960’ların atılımı detant ve petrolle kesildiği gibi ikincisi de perestroyka ve SSCB’nin yok edilmesiyle kesildi. Bunların temelinde kısmen, Sovyet nomenklaturasının banal “burjuvalığa yazılma” arzusu yatıyordu. …

Resmettiğiniz bilim bu sorulara cevap veriyor mu?

Evet, veriyor. Rusya’nın düşmanları, sadece küresel tefeciler ve onların hizmetindeki siyasetçiler, gazeteciler, şovmenler değil; dahası sadece sınırlarımızın dışında değil, içindeler de. … Başka bir deyişle baş düşman, adeta gezegen ölçeğinde büyümüş örümcek ağı olan bir küresel matris. …

Rusya’da, onu kurtuluşa götürebilecek kuvvetler var mı?

Umarım vardırlar. Ama genelde boğulanların kurtuluşu, boğulanların kendi eliyle olur. Enternasyonal’de söylendiği gibi:

“Tanrı, patron, bey, ağa, sultan

Nasıl bizleri kurtarır

Bizleri kurtaracak olan

Kendi kollarımızdır.” … Yani umut her zaman vardır.

Rusya 21. yüzyılda hangi ideolojiyi benimsemeli?

İdeolojiler mağazada vitrinde asılı şeyler değildir, onlar kanlı ve amansız krizlerde, kendimiz, çocuklarımız ve torunlarımız için nasıl bir gelecek istediğimiz sorusuna cevap olarak doğarlar.

Modern zamanların büyük ideolojileri, Marksizm, Liberalizm (1910’lu yıllarda öldü; bugünlerde Batı’da ve daha ziyade Rusya’da Liberalizm dedikleri şeyle karıştırmamak gerek) ve muhafazakârlık Avrupa’da 1789-1848 devrimleri döneminde doğdular. …

Ortodoksluk bizde devlet ideolojisi olmaya elverişli midir?

Ortodoksluk, bir dizi nedenle devlet ideolojisi olmaya elverişli değildir. Birincisi, din ve ideoloji, fikirlerin örgütlenmesinin kökten farklı biçimleridir; ideoloji özünde dinin reddidir; işlevlerinin örtüşmesi önem taşımaz.

İkincisi, V. G. Belinskiy’in dediği gibi, Rus köylüsü dindar değil batıl inançlıdır. … Üçüncüsü, Rusya’da ortodoksluk da monarşi gibi 1917’de ömrünü doldurdu. …

Aslında bizde Rus insanının tasviri, esasen Rus köylüsünü tanımayan bir dizi yazar tarafından formüle edildi. Öncelikle de Lev Tolstoy ve Fyodor Dostoyevski; bunların hayallerini (ilkinde aydınlık, “gündüz”; diğerinde ise hastalıklı, “gece”) hakikat sayıyoruz.

Bu bağlamda öncelikle N. Leskov, kısmen G. Uspenskiy ve A. Çehov’u, daha da az kısmen İ. Bunin’i okumak gerek.

Dördüncüsü, Rusya çok dinli bir ülke; üstelik bizde bir sürü ateist olduğundan da bahsetmedim (mesela ben de ateistim). Eski komünist yöneticilerin ellerinde mumlarla kiliselerde dikiliyorlar; ancak bu mumlar sadece parti kimliklerinin yerini aldı. Eskiden parti kimlikleri vardı, şimdi bunun yerine ikona ve mum var. …

Beşincisi, bütün dünyada da dinlerin zamanı geçiyor; İslam’ın bugünkü patlayışı, siyasi bir görüngüdür (fenomen); artçı muharebeleridir.

Neden sosyalist kampta hayattan ve hükümetten hoşnutsuzluk her yerde rastlanan bir görüngüydü?

Bir dizi nedeni var. Birincisi, insanlar sahip oldukları şeylerin değerini bilmiyorlardı. Batı’dan gelen filmlerden fotoğraflar ya da kadrajlar görüyorlardı: Dolu raflar, yüz çeşit salam, peynir, modaya uygun kıyafetler; ücretleri karşılaştırıyorlardı.

Bunu yaparken Batı’da vergilere ne kadar gittiğini “unutuyorlardı” (yüzde 50’yi bulur); sağlık ve eğitimin ücretli olduğunu, kredi köleliğini, kısa tatilleri “unutuyorlardı”. Ve kendi ücretlerine, sistemin ücretsiz tıbbi bakım, eğitim ve başka pek çok şey sağlamak için yaptığı masrafları katmayı da “unutuyorlardı”.

Yıkımdan sonra bunu hissettiler; ama artık geç olmuştu. Kur’an’da denildiği gibi: “Bırak onları, … keyif sürsünler … sonra bilecekler!”

Bugün aşikâr: Sosyalizmle geçen on yıllar Rusya ve Doğu Avrupa için … en iyi yıllardı. İkincisi, sosyalizm, eleştirilere karşı çok daha savunmasız bir toplumdur. Sosyal adalet ve eşitliği bir postüla olarak sunar; ama bunlar sosyalizmin gelişmesi ve nomenklaturanın, kendi maddi taleplerini büyük ölçüde Batı’da tatmin eden bir sözde-sınıfa dönüşmesi sürecinde tahrip oldular.

Bu, hakikat ile vazedilen idealler arasındaki açık bir çelişkiydi. Kapitalizm ise (keza Rusya, Çekya, Bulgaristan vd.deki Sovyet sonrası gerçeklik), sosyalizmin yıkılmasından sonra kimseden korkmuyor, kimseden çekinmiyorcasına, adeta şöyle diyor: Evet, bizimkisi bir sömürücü toplum, pazar, rekabet, güçlü olan hayatta kalır; hürriyet de budur.

Sosyalizme karşı ileri sürülebilecek pek çok yakınma, kapitalizme karşı ileri sürülemez. Şunu postüla haline getirene ne denebilir ki: “Evet, işte böyle bir bokum ben! Bu benim normum!” Ne diyeceksin?

Diğer bir deyişle, sosyalist ülkelerdeki hoşnutsuzluğun önemli bir kısmı, sosyalizmin prensiplerinin tahrip edilmesinden duyulan hoşnutsuzluk ve bunun kapitalizmin şırınga edilmesiyle düzeltilebileceğine dair aptalca özgüvendir.

Düzelttiler mi? Daha mı iyi oldu? Gogol’den iktibas edersek: “E-e, evlat, senin ecnebilerin hayrını gördün mü? Memleketin ikinci ecnebistan oldu mu?”

Üçüncüsü, SSCB, Ruslar, Pax Socialistica’nın neredeyse bütün sakinlerini hiddetlendiriyorlardı — güçlüler her zaman hiddetlendirirler. Muhtelif sebeplerle, herkesi: Lehleri (Polonyalıları) — çünkü onları yenmiştik ve çünkü ne kadar böbürlenseler de büyük bir kültür yaratamamışlardı; üstelik Batı’nın kapıcılarıydılar, öyle kaldılar (ve kalacaklar).

Rusya ise büyük bir kültür yaratmıştı ve imparatorluk da; başka pek çokları da hiddetleniyorlardı; çünkü Hitler’in ayaklarının altına yatmışlardı, Ruslar ise asla yatmadıkları gibi Üçüncü Reich’ın da belini kırdılar; bizim Zafer’imiz var; Avrupa’da başka kimin var?

Ruslar, imparatorluk babında başarılı bir imparatorluk yaratan tek Slav halkı. … Bu, Rusları neredeyse bütün Slavlarla karşı karşıya getiriyor, keza Rus çeperindeki imparatorluk kurmamış bütün halklarla da. …

Her kurtarışımızın ertesi günü sırtımıza tüküren ve gözünü Batı’ya diken nankörleri kurtardığımız yeter. Polonyalıların “biz Batı’yız” dediklerini duydukça şöyle demek geliyor içimden: “Almanlara söyleyin bunu!”

Bu, kötü bir ekonominin mi sonucuydu acaba?

Ekonomi, sistemin bir unsuru; sistem (üretim faktörlerinin ekonomi dışı dağıtımı, sınıf çıkarı) unsuru tayin eder, bunun tersi olmaz. Ayrıca SSCB ve sosyalist kampın ekonomisi bütün olarak kötü veya zayıf değildi.

Rakamlara bakalım. 1985’e yani perestroykaya kadar SSCB sınai mamul üretiminde dünyada ikinci ve Avrupa’da birinci ülkeydi. 1975’te SSCB’nin dünya sınai üretimindeki payı yüzde 20’ydi (karşılaştırma için: 1999’da ABD’nin payı yüzde 20,4, AB’nin payı da yüzde 19,8’di); Sovyet GSYH toplam dünya GSYH’sının yüzde 10’uydu.

Aynı 1975 yılında SSCB’nin milli geliri, ABD’nin milli gelirinin yüzde 60-65’ini buluyordu. İsrail istihbaratı daha büyük oranlar veriyordu; İsrailli analistlerin hesaplamalarına göre SSCB’de hayat seviyesi, ödemeli ve ödemesiz hizmetler de dahil, keza değer biçilemez beşeri faktörlerle birlikte (suç oranı, sosyal güvenlik seviyesi), Amerikan rakamlarının yüzde 70-75’ini buluyor ve ona yaklaşma eğilimi gösteriyordu.

1970’den 1975’e kadar kamu ekonomisinin işlerliğini en yüksek seviyede tayin eden sektörlerin (ağır makine imalatı, elektrik üretimi, kimya ve petrokimya sanayii) payı, yüzde 31’den yüzde 36’ya yükseldi; sonra patinaj başladı; ama 1975 itibariyle erişilen seviye yüksekti.

Söz konusu dönemde makine imalatı 1,8 kat, bilgisayar üretimi 4 kat …  cihaz, otomasyon araçları ve bunların yedek malzemeleri 1,9 kat arttı. 1975’te dünya nüfusunun yüzde 9,4’ünü teşkil eden COMECON ülkeleri, dünya sınai üretiminin yüzde 30’dan ve dünya gelirinin de yüzde 25’ten fazlasını meydana getiriyorlardı.

COMECON toplamının sınai üretiminin yüzde 60’ı da SSCB’den çıkıyordu. 1951’den 1975’e kadar sosyalist ülkelerin dünya sınai üretimindeki payı 1,5 kat artmıştı (yüzde 20’den yüzde 30’a); kapitalist ülkelerin payı ise yüzde 80’den yüzde 50’ye düşmüştü (ABD’nin payı yüzde 50’den yüzde 22-25’e).

Buna, 1985-1990 arasında ve bilhassa da 1991’de Sovyet tarımının başarılarını eklemek gerek: bir önceki beş yıllık planda ortaya konan yüzde 5,8’lik artışa karşılık şimdi yüzde 9,8’lik artış yakalanmıştı.

SSCB, Avrupa’da en düşük gıda fiyatlarını sağlıyordu. 1990-1991’de kişi başına gıda tüketimi, bütün 20. yüzyıl boyunca olduğunun en yüksek oranlarına varmıştı: buğday 119 kg, et 75 kg, balık 20 kg, süt ve süt ürünleri 386 litre, yumurta 97 adet.

1990 ve 1991 yıllarında hasat ve büyük baş hayvan sayısında da büyük artış gözlenir. Marketlerin rafları ise boştu; bu açık, şehir nüfusu en nihayet sosyalizme karşı öfkeye kapılsın, düzensizlik provoke edilsin diye bilinçli yaratılıyordu. …

… SSCB’de planlı ekonomi fiilen 1972-1973 yıllarında son bulmuş ve yerine kapitalist metotlarla “iyileştirilmeye” çalışılan bir uzlaştırma ekonomisi konulmuştu. İyileştirdiler. …

İklim felaketine Batılı elitin yaklaşımındaki ciddiyet, onların doğanın nasıl işlediğini bizden daha çok bildiklerini mi gösteriyor?

Birincisi, daha çok biliyorlar, Batılı elit bizimkinden yaşlıdır. İkincisi, onlar daha iyi organize olmuşlar, kendi tarihlerine kök salmışlar. Bizim “elit” ise … gerçek anlamda bir elit olmak için görece kısa bir süredir var. …

Alt kesimler, ağır durumdan çıkış için manevra kabiliyetine sahip değiller.

Alt kesimlerin sosyal galebesi tarihte nadir rastlanan bir şeydir. SSCB, birkaç on yıl boyunca basit insanların galebesiydi; ancak 1950’lerin ortasından itibaren Stalin döneminin halk sosyalizmi masa âmirlerinin “nomenklatura sosyalizmine” dönüşmeye başladı.

Bunlar da 1960’ların sonlarından itibaren dünya kapitalist sistemiyle bütünleşmek için can atıyorlardı; dünya sosyalist sisteminin efendileri olmak onlara esin vermiyordu. Çoğu zaman da dünya kapitalist sistemi bu insanların pek çoğu için ve keza onların perestroyka sonrası varisleri için tatlı ve güzel bir hayatla kaynaşıyordu; hatta çoğu zaman, olabilecek en vulgar anlamıyla. …

Kapitalizme alternatif bir dünya sosyalist sistemini değiştirenler, kapitalist sistemin merkezinde yerleri ayrılmadı diye pek güceniyorlar. Hasta adamlar, eskiden bir Büyük Sistem’in efendileriydiniz; “burjuvaziye yazılmaya” yani başka bir Büyük Sistem’e onun unsuru olarak girmeye razı geldiniz, bir Büyük Sistem’i dönüştürdüğünüz küçük bir sistemin efendicikleri olmaya razı geldiniz.

Parça bütünü değil bütün parçayı tayin eder. Efendicik, ancak kâhyası olduğu bir efendinin yanında oturamaz. SSCB’nin Büyük Sistemi’nin efendisiyle Batı’nın efendisi eşittiler; ama şimdi — excuzes nous [affedersiniz — Fran.]. … Marazi Brejnev’le bile tek bir Batılı lider olsun, daha sonra Gorbaçov ve Yeltsin ile konuştukları gibi konuşamazdı. …

Her bilim, ona temel teşkil eden öngörülerle değer taşır. Tarih bilimi günümüzde hangi öngörüleri sunabilir?

Tarih bilimi hiçbir şey sunamaz. İnsanlar sunarlar, yani tarihçiler; ama onlar da elbette geçmişle meşguller, üstelik onun ancak küçük parçalarını anlatıyorlar.

Bilimsel tarih, tariholoji, henüz yaratılmadı. Yakın gelecekle ilgili tahmin basit: Kapitalizm ölecek, 21. yüzyılın ortasına kadar zorlukla yaşayacaktır, 22. yüzyılın başını kesinkes göremeyecektir. Rezil ve kanlı bir şekilde ölecek.

Gezegenin önemli bir kısmı barbarlaşıyor. Beyazlar giderek azalıyorlar, tarihte kalabilmek için ölümüne dövüşmeleri gerekecek; ama bu duruma yol açtıkları için suçlu kendileri.

Bugün çocukları, en çok da oğlanları (yetişkin erkekler olacaklar onlar) savaş zamanı şartlarına uygun bir hayat için yetiştirmek gerek: “Barış istiyorsan savaşa hazır olacaksın.” Pederasti ve fahişe değil kahramanların örneğine göre yetiştirmek gerek. …

İdeoloji ve din geçmişte kalacak, onların yerini daha ziyade, yüksek teknolojiyle, en çok da bilişsel teknolojiyle yakından ilişkili bir büyük alacak.

Toplumun kültür seviyesi bütün olarak düşecek. Aile kütüphaneleri lüks hale gelecek, ama geleceğin fütürist-arkaik toplumunda pratik zekâ ve bilgi yüksek değer görecek.

Ailelere tavsiye: çocukların eğitimiyle ciddiyetle ilgilenin, sınav maratonlarına girdikleri okulların onları kozmopolit moronlara çevirmesine izin vermeyin. …

20. yüzyılın büyük Marksisti Antonio Gramsci’nin dediği gibi: "kötümserlik akıldan, iyimserlik iradeden.” Veya, James Aldrich’in “The Last Inch” adlı hikâyesindeki kahramanın söylediği gibi: “İnsan her şeyi yapabilir, yeter ki göbeğini çatlatmasın.”

Kudret sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak gerek; göbeğini çatlatmamak için de akıl sahibi olmalı. Dünyadaki gelişme eğilimlerinin kavrayışıyla birlikte bakıldığında, bu son derece güçlü bir teslistir ve Zafer için zaruridir. İleri, Zafer’e!



[1] Slav mitolojisinde varlığın üç aşaması. Yaşayanlar ve tanrılar arasında bir de peygamberler aşaması sayarlardı.

[2] Yol Kenarında Piknik, Strugatski Kardeşler’in en büyüleyici eserlerinden biri; birkaç yıl önce gene ben çevirmiştim ve İthaki Yayınları tarafından yayınlanmıştı.

[3] Latince bir deyiş.

[4] Sovyet ve (1976’da göçmenliğinden itibaren) ABD’li heykeltıraş.