
YDH- Middle East Eye’de yayımlanan bir analizde Joseph Massad, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze için hazırladığı ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen sözde “barış planının”, bu adımıyla ABD’yi ve hatta bizzat Trump’ı bölgenin “yeni sömürge efendisi” haline getirdiğini ifade etti.
Trump’ın ilk planı: Ortadoğu’nun Rivierası
Analizde, Trump’ın Gazze’ye dair ilk tasavvurunu şubat ayında açıkladığı belirtilerek, o dönemde ABD’nin Gazze Şeridi’ni bütünüyle devralmasını bir “yatırım projesi” olarak sunduğu aktarıldı. Bu tasarının, tüm Filistin nüfusunun bölgeden çıkarılmasını ve Gazze’nin “Ortadoğu’nun Rivierası”na dönüştürülmesini içerdiği kaydedildi. İsrail yanlısı CNN’nin bile bunu "21. yüzyılın sömürgeciliği" olarak tanımladığı bildirildi.
Uluslararası tepkilerin ardından ABD’li yetkililerin planın “en açık ifadelerini” geri çektiği, ancak “sahada Amerikan askeri olmayacağı” ve yerinden edilmenin sadece “geçici olacağı” iddiasında bulunduğu aktarıldı. Trump’ın buna rağmen planı hızla yeniden teyit ettiği ve “Amerikan kontrolünün dayatılması” konusunda ısrarcı olduğu ifade edildi. Aylar sonra gelen BM yetkilendirmesinin, Trump’ın orijinal planının “barış planı” adı altında yeniden devreye sokulduğu belirtildi.
Bölgesel ve küresel tepkiler
Çalışmada, ABD’nin Gazze üzerindeki yeni sömürgeci rolünün Arap ve Müslüman dünyasındaki bazı rejimler tarafından açık biçimde desteklendiği aktarılırken, Filistin Yönetimi’nin de bu çerçevede “işbirlikçi” bir tutum sergilediği vurgulandı. Bunun yanında Cezayir rejiminin de ABD’nin bölgesel müttefikleri arasına katılmaya istekli göründüğü kaydedildi.
Rusya ve Çin’in BM oylamasında çekimser kalmasının, iki ülkenin Filistinlilere yönelik kayıtsızlığını ortaya koyduğu ifade edildi.
19. yüzyıldan günümüze Amerikan kolonyalizmi
Analize göre, Amerikan misyonerler 1821 yılında Filistin’e gönderilmiş, ancak sadece 1844 yılına kadar kalmıştı; zira İngiliz Protestan misyonlarının rekabeti nedeniyle varlıkları gereksiz hâle gelmiş ve bu nedenle Suriye ile Lübnan’a taşınmışlardı.
19. yüzyılın başlarında Avrupa Hristiyanlarının Filistin’i yeniden ele geçirme planlarının canlanmasıyla eş zamanlı olarak, Amerikalı Protestan milenyaristlerin [yakın gelecekte ilahi müdahaleyle büyük bir dönüşüm yaşanacağına inanan dinsel akımların] ‘Barışçıl Haçlı Seferi’ne katıldığı belirtildi. Bu grupların, Mesih’in İkinci Gelişi’ni beklerken Yafa’da tarım kolonileri kurdukları, kısa süre önce Filistin’e göç eden birkaç bin dini Litvanyalı Yahudi’yi dönüştürmeye ve onlara tarımı öğretmeye çalıştıkları, ancak onları ‘tembel’ ve dönüşüme dirençli buldukları ifade edildi.
Amerikalı Yedinci Gün Adventistleri (Milleristler) [İsa Mesih’in ikinci gelişini bekleyen ve bu inanç doğrultusunda yaşam tarzı ve misyoner faaliyetler yürüten Hristiyan bir topluluk] grubunun 1851’de Beytüllahim’e yerleştiği ve yakınlardaki Artas köyünde Avrupa Hristiyan yerleşimcilerle birlikte bulunduğu aktarıldı. Bu grubun daha sonra Yafa’ya taşındığı ve kısa ömürlü ‘Mount Hope’ kolonisini kurduğu bildirildi.
1854’te Dickson ailesi öncülüğünde başka bir grup kolonicinin Yafa’da ‘American Mission Colony’yi’ kurduğu, ancak yerel Filistinlilerin buna direnç gösterdiği ifade edildi. Koloninin 1858’de saldırıya uğradığı, birçok üyenin öldüğü ve hayatta kalanların Massachusetts’e geri gönderildiği aktarıldı. ABD’nin bu saldırganları cezalandırmaları için Osmanlılar üzerinde baskı yapmak amacıyla USS Wabash fırkateynini Filistin kıyılarına gönderdiği belirtildi.
1866’da Maine’den gelen bir grup Amerikalı milenyarist zanaatkar ve çiftçinin Yafa’da yeni bir koloni kurmak üzere geldiği kaydedildi. Adams Kolonisi’nin, fanatik evanjelik lideri eski Mormon George Washington Joshua Adams’ın adını taşıdığı, 156 üye ile başladığı ancak uzun ömürlü olmadığı ifade edildi. Adams’ın, Amerikan yerleşimci-koloni çabalarını desteklemesi için Osmanlılara müdahale etmesi amacıyla Başkan Andrew Jackson ile görüştüğü ve Filistin’in kolonizasyonunu ABD ile kıyasladığı aktarıldı.
Filistinlilerin kolonistlere karşı çıktığı, bunun üzerine Osmanlıların İstanbul’daki Amerikan bakanına, ‘yerlilerin tarlalarından bir grup Yanki kolonisince sürüldüğünü’ bildirdiği ifade edildi. Koloninin başarısızlığı ve borçları nedeniyle Adams’ın iki yıl sonra geri çekilmek zorunda kaldığı ve başlangıçta koloninin Yahudilerin ‘dönüşü’ için toprağı hazırlayacağını, bunun da İkinci Geliş’i hızlandıracağını ilan ettiği kaydedildi. Koloni dağıldığında yalnızca 26 Amerikalı yerleşimci Filistin’de kalmıştı.
Amerikan mandaterliği ve Siyonist tepkiler
Filistin’i kolonize etmeye çalışan son evanjelik Protestan Amerikalıların 1881’de, Horatio ve Anna Spafford’un Chicago’dan 16 kolonisti İkinci Geliş’i hızlandırmak üzere yönlendirmesiyle geldiği bildirildi. 1896’da 55 İsveçli fundamentalist Protestan’ın onlara katıldığı ve yüzyılın başında toplam sayılarının 150’ye ulaştığı ifade edildi. Önceki girişimlerin aksine, bu koloninin 1950’lerin sonuna kadar varlığını sürdürdüğü aktarıldı.
I. Dünya Savaşı’nın sonunda, Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin Filistin’in sömürge mandaterliği görevini üstlenmesi yönünde yeni önerilerin ortaya çıktığı belirtildi. Haziran 1919’da Başkan Woodrow Wilson tarafından görevlendirilen Amerikan King-Crane Komisyonu’nun, Anadolu, Suriye, Lübnan ve Filistin halklarının isteklerini incelemek üzere Filistin’e geldiği ve Britanya-Fransa arasındaki nüfuz alanı paylaşımı rekabetini hafifletmeyi amaçladığı ifade edildi.
Komisyon üyelerinin, savaş sonrası Britanya sömürge yönetimine ve Siyonist yerleşimci kolonileşmesine karşı kurulan Müslüman-Hristiyan Dernekleri ile 1914 öncesinde Filistinlilerin oluşturduğu entelektüel ve sosyal kulüplerin üyeleri dahil, onlarca Filistinli ile görüştüğü kaydedildi. Tüm görüşülenlerin açık bir şekilde Filistin’in bağımsızlığını talep ettikleri, özellikle genç Filistinli vatanseverlerin bağımsızlık ve Suriye ile birleşme çağrısında bulundukları aktarıldı. Her Filistinli, Siyonist yerleşimci kolonileşmesine şiddetle karşı çıkmıştı.
Komisyonun raporunu Ağustos 1919’da Paris Barış Konferansı’na sunduğu ve raporda Filistin halkının bağımsızlığı desteklediğinin belirtildiği ifade edildi. Ancak raporda, halkın ‘henüz hazır olmadığı’ ve ikinci tercih olarak demokratik seçilmiş bir meclis aracılığıyla Amerikan mandaterliğini tercih ettiği öne sürüldü; Britanya veya Fransa yönetimi değil.
Rapor tamamlandığında Britanya ve Fransa’nın zaten ayrı bir anlaşmaya vardığı ve raporun bulgularını göz ardı ettiği, Wilson’ın da aynı şekilde davrandığı belirtildi. Rapordaki bilgiler ancak 1922’de, ABD Kongresi Balfour Deklarasyonu’nu onayladıktan sonra yayımlandı.
Amerikan rolü olasılığının Siyonistleri alarma geçirdiği ve Siyonist Örgüt’ün, Filistinlilerin demokratik şekilde yönetilmesi ihtimaline karşı şiddetle itiraz ettiği aktarıldı. Siyonistlerin, şu açıklamalarını yaptığı belirtildi: “Amerika’daki demokrasi çoğunluk kuralı anlamına gelir, farklı uygarlık türleri veya medeniyet aşamaları ya da kalite farkları gözetilmez. Bu anlamda demokrasi, nicelik olarak azınlığın çoğunluğa asimile edildiği bir eriyik potası olarak tanımlanmıştır. Bu kuşkusuz Amerika’da doğaldır ve genel olarak iyi işler. Ama Amerikan fikri, Amerikan yönetimi tarafından Filistin’e uygulanacak olsaydı ne olurdu? Bugün Filistin’de sayısal çoğunluk Arap’tır, Yahudi değil. Niteliksel olarak, Yahudiler şu anda Filistin’de baskındır ve uygun koşullar sağlanırsa bir veya iki nesil içinde sayısal olarak da baskın olacaklardır. Ancak basit aritmetik demokrasi anlayışı şimdi veya yakın bir gelecekte Filistin’e uygulanacak olursa, yöneten çoğunluk Arap olacaktır ve büyük bir Yahudi Filistin’i kurma ve geliştirme görevi sonsuz derecede zorlaşacaktır.”
Siyonistlerin, sözde Amerikan ‘demokrasisi’ne dahil olmayan Yerli Amerikalılar ve Afrikalı Amerikalılar gibi diğer ırksal grupları kasıtlı olarak görmezden geldiği, Wilson’ın ise açıkça ırkçı ve emperyalist olduğu ifade edildi.
Amerikan Mandaterliği’nin gerçekleşmediği, ancak 1947’de Filistin’i Avrupa kökenli Yahudi sömürgeci yerleşimciler ile yerli Filistinliler arasında bölmek için BM’de çoğunluk oyu sağlayan ve Mayıs 1948’den sonra İsrail’i hemen tanıyıp destekleyen tarafın Amerikalılar olduğu belirtildi. Bununla birlikte ABD’nin 1967’den itibaren İsrail’in başlıca emperyal sponsoru haline geldiği kaydedildi.
Trump’ın son dönemde Filistin’deki sömürgeci planlarının yalnızca geniş Amerikan emperyal rolüne değil, özellikle kendi kişisel otoritesine dayandığı ifade edildi. Trump’ın kendisini, çok uluslu barışı koruma birlikleri, Filistinli teknokratlardan oluşan bir komite ve iki yıllığına atanacak yerel bir polis gücüyle Gazze’yi yönetecek geçiş yönetimi olarak tasarlanmış sözde ‘Barış Kurulu’nun başına yerleştirdiği kaydedildi.
Trump’ın ayrıca, Arap dünyasında evrensel olarak nefret edilen, Filistin Yönetimi hariç birçok kişi tarafından ‘savaş suçlusu’ olarak nitelendirilen ve 2003 Irak işgalindeki rolüyle eleştirilen eski İngiltere Başbakanı Tony Blair’i de bu sömürgeci ‘Barış Kurulu’na davet ettiği ifade edildi. Blair’in kısa süre önce işgal altındaki Batı Şeria’yı ziyaret ettiği ve Trump’ın Gazze planlarını hayata geçirmek için Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas’ın atadığı halef Hüseyin eş-Şeyh ile görüştüğü aktarıldı.
“Kapsamlı Plan”ın sınırları ve Leopold benzetmesi
Analizde, Trump’ın yetkisinin, ‘Kapsamlı Planı desteklemek ve uygulamak için gerekli olabilecek her türlü ek görevi’ yapma yetkisini de içerdiği aktarıldı. Eski BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği New York ofisi direktörü Craig Mokhiber’in Electronic Intifada’ya verdiği röportajda, Trump’ın rolünün Kongo’da II. Leopold’a benzediği belirtildi. Bu benzetmenin yanlış olmadığı ifade edildi.
II. Leopold’un o dönemde nispeten genç olan Belçika Krallığı’nda ‘Yukarı Kongo Çalışmaları Komitesi’ni’ kurduğu, daha sonra adının ‘Kongo Uluslararası Derneği’ olarak değiştirildiği ve bu kuruluş aracılığıyla Orta Afrika topraklarını kolonize ettiği aktarıldı. Leopold’un bu ayrıcalığı Berlin Konferansı’nda elde ettiği ve 1885’te ‘Kongo Özgür Devleti’ni kişisel mülkü olarak kurduğu ifade edildi.
Kolonizasyonun Kongo halkını korkunç zorla çalıştırma biçimlerine ve yerel kaynakların yağmasına maruz bıraktığı, halk direnişinin ise soykırımsal şiddetle bastırıldığı ve bunun yaklaşık 10 milyon kişinin, yani Kongo nüfusunun yarısına yakınının ölümüne yol açtığı belirtildi. Zulümler arasında sayısız Kongolunun, gerçek veya algılanan itaatsizlikleri ve yeterince kauçuk üretmemeleri nedeniyle ellerinin kesilmesinin bulunduğu, Kongo’nun ayrıca küçük bir yerleşimci koloni olarak, İkinci Dünya Savaşı öncesinde yaklaşık 25.000 beyaz koloni sakini barındırdığı aktarıldı.
Gazze’de soykırım ve “ateşkes” gerçekliği
Analizde, Trump’ın soykırım sonrası Gazze’deki Filistinlilere yönelik planlarının belirsizliğini koruduğu belirtildi. Bunun gerek Trump’ın göreve gelmesinden bu yana Filistinlilerin sınır dışı edilmesi çağrılarının çokluğu, gerekse İsrail’in son dönemde Filistinlilerin Gazze’den ‘gizemli’ uçuşlarla Güney Afrika’ya kendi rızalarıyla gönderilmesini kolaylaştırma girişimleri ışığında olduğu aktarıldı.
Eğer kutlanan ‘ateşkes’ döneminin gerçekliği bu ise —ki bu süre zarfında İsrail’in günlük bombardımanlara devam ettiği ve en az 347 Filistinliyi daha öldürdüğü, Batı Şeria’daki ve yakın zamanda Lübnan güneyi ile Suriye’deki İsrail saldırıları bir yana bırakılırsa— Trump’ın doğrudan yönetimi altında ‘barışın’ Filistinliler için pek de olumlu görünmediği ifade edildi.
Trump ve Leopold karşılaştırması: Kesilen uzuvlar ve doğal kaynaklar
Çalışmada, ABD’nin (ve Trump’ın bizzat kendisinin) son iki yıldır devam eden ve henüz sona ermeyen Gazze’deki Filistin soykırımının aktif bir katılımcısı olduğu belirtildi. Bunun, Filistinlileri bekleyen kaderin, Kral Leopold döneminde Kongoluların yaşadığı durumdan çok farklı olmayabileceği aktarıldı.
Soykırımın hayatta kalanları arasında, en az bir uzvunu kaybeden 6.000 Filistinli bulunduğu, bunların 4.000’inin çocuk olduğu bildirildi. Bu sayının, 2006’dan bu yana İsrail’in Gazze’ye düzenlediği çok sayıda saldırı ve bombardımanda uzuvlarını kaybeden binlerce kişiye eklendiği ifade edildi. Leopold’un Kongo’daki uygulamalarına ve İsrail’in geçmiş uygulamalarına dayanarak, Gazze’deki Filistinlilerin Trump döneminde daha fazla uzuv kaybı yaşayıp yaşamayacağının belirsiz olduğu aktarıldı.
Kongo’da Leopold’un kauçuk çaldığının aksine, Trump’ın öncelikli çıkarının gayrimenkul ‘Riviera’ projesi olmadığı, ancak bunun tamamen göz ardı edilemeyeceği, esas olarak Gazze’nin petrol ve açık deniz doğal gaz rezervleri ile ilgilendiği belirtildi.
Sonuç: Filistinlilerin mücadelesi “hesaba katılmayan tek unsur”
Analizde, tüm bu planların içinde BM’nin adını verdiği “barış düzeninin” hesaba katmadığı tek unsurun, Gazze halkının mücadelesi olduğu ifade edildi. Filistinlilerin “iki yılı aşan İsrail barbarlığına rağmen direniş kararlılığını kaybetmediği” vurgulandı.