
YDH- İran merkezli SNN, İran’ın askeri uzay programının tesadüfi, propaganda amaçlı ya da tekil bir teknoloji gösterisi olmadığını; aksine kurumsallaşmış, sürdürülebilir ve operasyonel bir askeri kapasiteye dönüştüğünü; özellikle Nur uydularının ardışık ve başarılı fırlatmalarını, bu dönüşümün somut kanıtları olduğunu belirtiyor.
Uzay, artık yalnızca bilimsel keşiflerin ve teknolojik ilerlemenin alanı değil. Günümüzde bilgi, gözetim, iletişim ve caydırıcılık dengelerinin belirlendiği en kritik askeri sahalardan biri haline gelmiş durumda. Bu yeni denklemde uzaya bağımsız ve sürdürülebilir erişim sağlayabilen ülkeler, küresel ve bölgesel güç mücadelelerinde belirleyici bir avantaj elde ediyor.
İran İslam Cumhuriyeti de bu dönüşümün farkında olarak, özellikle Devrim Muhafızları Hava ve Uzay Kuvvetleri öncülüğünde son yıllarda dikkat çekici bir askeri uzay programı inşa etti.
2020 yılında Nur-1 askeri uydusunun beklenmedik şekilde fırlatılmasıyla başlayan bu süreç, bir teknoloji gösteriminden çok daha fazlasını temsil ediyor. İran’ın izlediği yol, planlı, yinelemeli ve hedef odaklı bir gelişim çizgisi üzerinden operasyonel bir uydu sistemine doğru ilerliyor.
İran’ın bağımsız bir askeri uzay programı geliştirme kararı, yalnızca yeni bir askeri kabiliyet kazanma arayışının ürünü değil. Mevcut veriler, bu programın aynı zamanda teknolojik egemenliğin ilanı niteliği taşıdığını gösteriyor. Geçmişte ilk uydu fırlatmaları için yabancı ortaklara duyulan ihtiyaç, dış baskılara açık ve sürdürülemez bir yapı ortaya koymuştu.
Bu nedenle İran, yalnızca uydu geliştirmeye değil, aynı zamanda yerli fırlatma araçları üretmeye yönelik kritik bir stratejik tercih yaptı. Kasid ve daha sonra geliştirilen Kaim gibi taşıyıcı sistemler, ülkenin uzaya erişimini dış müdahalelere kapalı, kalıcı ve kontrol edilebilir hale getirmeyi hedefliyor.
Bu yaklaşım, İran’ın uzun süredir benimsediği asimetrik caydırıcılık doktrinini yeni bir boyuta taşıyor. Büyük güçlerin geniş uydu ağlarıyla rakiplerini sürekli izlediği bir dünyada, daha sınırlı ölçekte bile benzer bir yeteneğe sahip olmak, caydırıcılık denkleminde ciddi bir kırılma yaratıyor.
Açık denizlerdeki bir uçak gemisinin takibi ya da bölgedeki düşman üslerindeki zafiyetlerin tespiti, yalnızca taktik bir kazanım değil; başlı başına stratejik bir mesaj anlamına geliyor. Noor uydu sistemi, İran ve Direniş Ekseni’nin uzun yıllardır maruz kaldığı bilgi asimetrisini kapatmak üzere tasarlanmış bir yapı olarak öne çıkıyor.
Hiçbir uydu, güvenilir bir fırlatma aracı olmadan uzaya ulaşamaz. İlk kez Nur-1 fırlatmasıyla kamuoyuna tanıtılan Kasid uydu taşıyıcısı, Devrim Muhafızları’nın askeri uzay programının mühendislik omurgasını oluşturuyor. Üç aşamalı ve hibrit yakıtlı bu sistem, İran’ın füze ve uzay teknolojisindeki birikiminin somut bir göstergesi niteliğinde.
Birinci aşamada, Kadir balistik füzesi temel alınarak geliştirilen sıvı yakıtlı bir motor kullanılıyor. Bu tercih, atmosferden çıkış için gerekli itkiyi ve güvenilirliği sağlıyor. İkinci ve üçüncü aşamalarda ise gelişmiş katı yakıtlı motorlar devreye giriyor. Özellikle kompozit gövdeli Selman motorunun kullanılması, ağırlık azaltımı ve performans artışı açısından önemli bir teknolojik sıçramaya işaret ediyor.
Qased’in güvenilirliği, Nur-1, Nur-2 ve Nur-3’ün art arda ve başarıyla fırlatılmasıyla kanıtlandı. Bu tekrar eden başarılar, programın artık deneysel bir aşamada olmadığını; sürdürülebilir, endüstriyel ve askeri bir üretim hattına dönüştüğünü ortaya koyuyor.
Noor uydu serisi, her yeni fırlatmada önceki deneyimlerin üzerine inşa edilen, adım adım ilerleyen bir gelişim modelini yansıtıyor.
Noor-1, 22 Mayıs 2020’de yaklaşık 17 kilogram ağırlığıyla 425 kilometrelik yörüngeye yerleştirildi. Şahrud Uzay Üssü’nden gerçekleştirilen bu operasyon, yüksek gizlilik içinde yürütüldü ve uluslararası gözlemciler için tam anlamıyla sürpriz oldu. Nur-1, esas olarak İran’ın askeri uzay alanındaki varlığını tescilleyen bir teknoloji gösterimi işlevi gördü.
Yaklaşık iki yıl sonra fırlatılan Nur-2, bu başarının sürekliliğini ortaya koydu. Yaklaşık 25 kilogram ağırlığındaki uydu, 500 kilometrelik daha yüksek bir yörüngeye yerleştirildi. Bu görev, yalnızca fırlatma aracının performansını değil, uydunun operasyonel kabiliyetlerini de öne çıkardı.
Nur-2, sinyal algılama, keşif ve önleme görevleriyle, Bahreyn’deki ABD 5. Filosu karargâhı dahil olmak üzere stratejik hedeflerin görüntülerini ileterek aktif bir askeri varlık haline geldi.
Nur-3 ise bu evrimsel sürecin en ileri aşamasını temsil ediyor. 25 Ekim 1402’de fırlatılan ve yaklaşık 32 kilogram ağırlığındaki uydu, önceki modellere kıyasla 2,5 kat daha yüksek görüntüleme çözünürlüğüne sahip. Bu gelişme, uydunun yalnızca büyük tesisleri değil, belirli askeri ekipman türlerini ayırt edebilme potansiyelini de beraberinde getiriyor. Ayrıca Nur-3, ilk yörüngesinde yer komutuna ihtiyaç duymadan kendini dengeleyebilen daha gelişmiş otonom sistemlerle donatılmış durumda.
İran Devrim Muhafızları’nın uzay programı, artık kavramsal bir teknoloji denemesi olmaktan çıkmış durumda. Nur uydu sistemi, sahadaki askeri kapasiteyi doğrudan etkileyen bir güç çarpanı işlevi görüyor.
Bu uydular, füze ve insansız hava araçlarının hedefleme hassasiyetini artırarak isabet oranlarını yükseltebiliyor. Operasyon sonrası savaş hasarı değerlendirmesi yapılmasını mümkün kılıyor ve üçüncü taraf kaynaklara bağımlılığı ortadan kaldırıyor. Elektronik savaş kapsamında düşman radarları ve iletişim merkezlerinin tespit edilmesi, hava savunma sistemlerinin baskılanmasında kritik bir rol oynuyor.
Ayrıca uydu tabanlı güvenli iletişim, düşman müdahalesine karşı daha dirençli bir komuta-kontrol altyapısı sunuyor. Tüm bunların ötesinde, bu sistemler düşman açısından sürekli bir belirsizlik unsuru yaratıyor; her hareketin yörüngeden izlenebileceği varsayımını hesaplamalara dahil etmeye zorluyor.
Devrim Muhafızları Hava ve Uzay Kuvvetleri öncülüğünde yürütülen askeri uydu programı, ağır yaptırımlar ve dış baskılar altında geliştirilen yerli teknolojilerin en somut örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.
Nur-1 ile başlayan sürpriz çıkış, Nur-3 ile birlikte olgun, otonom ve operasyonel bir yapıya evrilmiş durumda.
Bu gelişmeler, İran’ın yalnızca teknolojik kapasitesini değil, aynı zamanda asimetrik caydırıcılık doktrinini de güçlendiriyor.
Uzay, artık İran’ın savunma ve güvenlik stratejisinde ikincil bir alan değil; doğrudan denklemi değiştiren, kalıcı ve belirleyici bir boyut haline gelmiş bulunuyor.