
YDH- Foreign Policy’de yayımlanan analizde, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılması dahil Trump yönetiminin Venezuela politikasına yönelik öne sürülen “stratejik gerekçelerin” ikna edici olmadığı belirtildi.
Analizde, şimdiye kadar dile getirilen gerekçelerin “ciddiye alınamayacak” nitelikte olduğu ifade edildi.
“Narkoterörizm” gerekçesi sorgulanıyor
Analize göre bu operasyonun, ABD’yi “narkoterörizmden” korumakla ilgisi bulunmuyor. Venezuela’nın ABD’ye yönelik yasa dışı uyuşturucu akışında, özellikle de fentanil açısından, önemli bir kaynak olmadığına dikkat çekildi.
Ayrıca ABD Başkanı Donald Trump’ın, daha önce ABD’de bir jüri tarafından uyuşturucu kaçakçılığından mahkûm edilen eski Honduras Devlet Başkanı Juan Orlando Hernández’i tamamen affetme kararı almasının, Washington’un bu sorunu ne ölçüde ciddiye aldığını gösterdiği kaydedildi.
Analizde, ABD Adalet Bakanlığı’nın da Trump yönetiminin sıkça gündeme getirdiği ve “son derece tehlikeli” olduğu iddia edilen “Cartel de los Soles” adlı uyuşturucu kartelinin gerçekte var olmadığını kabul ettiği hatırlatıldı. Bu yapının, “Irak’taki kitle imha silahları” iddialarına benzer biçimde, tamamen kurgusal bir yönetim propagandası olduğu belirtildi.
“ABD’nin güvenliği” iddiası
Maduro’nun kaçırılmasının ABD’nin güvenliğini artırmakla da ilgili olmadığı vurgulandı. Analizde, Venezuela’nın zayıf bir ülke olduğu, Maduro’nun kolaylıkla yakalanmasının da bunu gösterdiği ifade edildi.
Venezuela’nın ABD’nin güçlü rakipleriyle yakın bir stratejik ittifak içinde olmadığı; Çin’in ülkede askeri üs kurmadığı, İran’ın ABD’yi hedef alacak füzeler göndermediği ve Venezuela’nın ABD ticaret yollarını tehdit edecek bir deniz gücüne sahip olmadığı belirtildi.
Analize göre, ABD’nin Caracas’tan kaynaklanan “ciddi bir tehdit” nedeniyle uykusuz kaldığı bir durum söz konusu olmadığı gibi, Maduro’nun Brooklyn’de tutuklu olmasının da ABD’yi daha güvenli hale getirdiğine dair bir işaret bulunmuyor.
Demokrasi söylemi de ikna edici değil
Foreign Policy’deki değerlendirmede, operasyonun “demokrasiyi teşvik” amacı taşıdığı iddiasının da geçerli olmadığı ifade edildi.
Trump’ın, muhalefet lideri María Corina Machado’yu iktidara getirme niyetinde olmadığını açıkça ortaya koyduğu, bunun yerine hâlâ “inkâr edilemez biçimde otoriter” olarak tanımlanan bir rejimin ikinci ismiyle çalışmayı planladığı belirtildi.
Petrol iddiası da tartışmalı
Analizde, operasyonun arkasındaki asıl nedenin petrol olduğu iddiasının da gerçekçi olmadığı kaydedildi. Trump’ın sık sık, ABD şirketlerinin Venezuela’ya girerek petrolü çıkaracağı ve bunun ABD’yi daha güçlü kılacağı yönünde açıklamalar yaptığı hatırlatıldı. Ancak Venezuela’da ABD için “büyük bir petrol bonanzasının” bulunmadığı vurgulandı.
Trump’ın, Venezuela’nın ABD’ye 50 milyon varile kadar petrol devretmeyi kabul ettiğini söylemesinin “ilk bakışta etkileyici” göründüğü, ancak bunun ABD’nin sadece dört günlük petrol üretimine bile denk gelmediği belirtildi. Trump’ın bu satıştan elde edilecek gelirleri kontrol ederek Venezuela ekonomisine yardım edeceğini öne sürmesinin de inandırıcı olmadığı ifade edildi. Bu gelirlerin, Venezuela’nın ekonomik yeniden inşası için gereken kaynakların yanında “son derece yetersiz” kalacağı kaydedildi.
Venezuela’nın dünyanın en büyük doğrulanmış petrol rezervlerine sahip olduğu kabul edilmekle birlikte, bu petrolün ağır ham petrol olduğu, çıkarılmasının zor ve rafine edilmesinin maliyetli olduğu vurgulandı. Ülkenin altyapısının harap durumda olması ve küresel petrol fiyatlarının görece düşük seyretmesi nedeniyle, bu rezervlerin cazibesinin daha da azaldığı belirtildi. Ayrıca, büyük miktarda Venezuelalı petrolün küresel piyasalara girmesinin, petrol fiyatlarını daha da düşürerek ABD’deki bazı kaya petrolü üreticilerini zor durumda bırakabileceği ifade edildi.
Enerji dönüşümü gerçeği
Analizde, dünya genelinde fosil yakıtlardan uzaklaşma eğiliminin güçlendiği ve bu durumun Venezuela’nın petrol rezervlerinin stratejik değerini daha da azalttığı belirtildi. İklim değişikliği gerçeği göz önüne alındığında, “en akıllıca seçeneğin petrolün yer altında bırakılması” olabileceği ifade edildi.
Bu çerçevede, Çin’in yenilenebilir ve yeşil teknolojilerde küresel liderliğe odaklandığı, buna karşın Trump yönetiminin “geçmiş yüzyıla ait” ve gezegeni tehdit eden enerji politikalarına yöneldiği kaydedildi.
“Donroe Doktrini” ve hegemonya hedefi
Analize göre, tüm bu gerekçelerin ikna edici olmaması, operasyonun ardındaki asıl hedefin ABD’nin Batı Yarımküre’deki hegemonyasını yeniden tesis etme isteği olabileceğine işaret ediyor. Trump’ın bu yaklaşımı kendi adıyla markalaştırarak “Donroe Doktrini” olarak sunduğu ve bunun son Ulusal Güvenlik Stratejisi (UGS) belgesinde açık biçimde yer aldığı belirtildi.
Bu yaklaşımın ilk bakışta bazı dış politika realistlerine “makul” görünebileceği, ancak yakından incelendiğinde tutarlı olmadığı ifade edildi. Orijinal Monroe Doktrini’nin amacının, ABD’yi Batı Yarımküre’de rakip büyük güçlerin askeri müdahalesinden korumak olduğu; bu hedefe ulaşmanın yaklaşık bir yüzyıl aldığı ve ABD’nin sonunda “bedelsiz güvenlik” avantajı elde ettiği hatırlatıldı.
Ancak analizde, günümüzde Batı Yarımküre’de ABD’ye rakip herhangi bir büyük gücün kayda değer bir askeri varlığının bulunmadığı ve böyle bir girişimin de olmadığı vurgulandı. Buna karşın Trump yönetiminin, komşu ülkelere “her konuda Washington’un dediğini yapma” dayatmasında bulunduğu ifade edildi.
Ekonomi üzerinden baskı
UGS’ye atıfla, Trump yönetiminin komşu ülkelerin ekonomik politikalarını kontrol etme ve Çin gibi ülkelerle işbirliğini sınırlama hakkını kendinde gördüğü belirtildi. Belgede, yarımkürenin “düşmanca yabancı müdahaleden veya stratejik varlıkların yabancıların eline geçmesinden arındırılması” hedefinin yer aldığı aktarıldı.
Analize göre Washington, Latin Amerika ülkelerinin daha düşük maliyetler ve daha az düzenleme sunduğu için başka ülkelerle iş yapmaya yöneldiğini kabul ediyor; ancak buna karşılık bu ülkeleri “bu yardımları reddetmeye zorlamayı” hedefliyor. ABD’nin dış yardıma mesafeli yaklaşımı ve ikili ilişkilerde en büyük payı kendine istemesi nedeniyle, bu hedeflere “tehdit yoluyla” ulaşmaya çalıştığı ifade edildi.
Sonuçlar ve karşılaştırmalar
Analizde, ABD’nin komşu ülkelerin ekonomilerine bu şekilde müdahale etmesi halinde, ortaya çıkacak ekonomik koşulların sorumluluğunu da üstlenmek zorunda kalacağı vurgulandı. Daha ucuz ya da daha kaliteli Çin ürünlerinin yasaklanmasının tüketici memnuniyetsizliği yaratacağı; yatırımların engellenmesinin ise Washington’un suçlanmasına yol açacağı belirtildi.
Buna ek olarak, Trump yönetiminin göçmenleri ve mültecileri ABD’nin sorunlarının kaynağı olarak göstermesi ve sınır dışı politikasını sertleştirmesinin, bölgede ABD karşıtlığını ve istikrarsızlığı artırabileceği kaydedildi.
Analizde, II. Dünya Savaşı sonrası ABD’nin Avrupa ve Asya’da izlediği, işbirliğine dayalı ve destekleyici politikalarla karşılaştırma yapıldı. Trump’ın yaklaşımının ise “paylaşımcı değil, zorlayıcı” olduğu ifade edildi.
Foreign Policy’deki analiz, Batı Yarımküre’yi “silah zoruyla yönetme” girişimlerinin geçmişte başarısız olduğu gibi gelecekte de başarılı olamayacağı değerlendirmesiyle sona erdi. Trump’a yakın isimlerden Stephen Miller’ın “dünyayı gücün yönettiği” yönündeki görüşüne atıf yapılarak, gücü tek belirleyici olarak gören liderlerin “kaçınılmaz biçimde ciddi hatalar yaptığı” vurgulandı.