
YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim el-Emin, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik olası bir askeri müdahalesinin ardındaki stratejiyi ve Trump'ın kişisel motivasyonlarını analiz ediyor. El-Emin, Washington ve Tel Aviv'in İran'daki hükümeti devirmek amacıyla ülkeyi kaosa sürüklemeyi, karar alma mekanizmalarını felç etmeyi ve hatta Devrim Lideri Ayetullah Ali Hemenei'ye suikast düzenlemeyi planladığını ifade ediyor. Ancak bu planın başarısının, sadece askeri güce değil, İran içinden gelecek bir darbe desteğine ve sokağın tepkisine bağlı olduğunu kayeden el-Emin, İran'ın bu saldırganlığa vereceği askeri yanıtın ve iç dinamiklerin belirleyici olacağına dikkat çekiyor.
ABD'nin İran'a karşı geniş çaplı bir savaş başlatması için mantıklı nedenler aramak gerçekçi sonuçlar vermez.
Altı ay önceki açıklamalarına bakanlar, tek bir hava saldırısıyla İran'a karşı "kesin zafer" kazandığını düşünen ve Husilerin teslim olmayı talep ettiği gerekçesiyle onlara karşı savaşı durdurduğunu ilan eden Trump'ın, bugün "Büyük İran'ı inşa etmek" adına rejim değişikliği için savaş açmayı kendine "ilahi bir görev" bildiğini görür.
Trump'ın sözlüğündeki "büyüklük", ABD içindeki uygulamalarına da yansıyor; zira kastettiği şeyin büyük bir ülke değil, süper güç olduğu anlaşılıyor.
Böylesine huysuz bir karakter, büyük ölçüde kişisel düşünce tarzını yansıtan tercihlerin esiri olmuş gibi görünüyor.
Tüm dünyanın iradesini kırabilen "Kovboy" imajı, peşini bırakmıyor ve onu sürekli cezbediyor. Uygun bir tokat yiyene kadar da ateşten atını sürmeye ve kılıcını tüm insanlığa karşı çekmeye devam edecek.
İsrail ile birlikte, ekonomik durumdan kaynaklanan tüccar sınıfı protestolarını sahiplenmekte acele ettikleri açıkça görülse de, bu protestoların sönümlenmesini hazmedemedi.
Bu noktada, ister İran hükümeti ile eylemlerin arkasındaki taraflar arasındaki uzlaşının sonucu olsun, ister ABD ve İsrail adına çalışan ajan unsurların İran'daki manzarayı bir kıyıdan diğerine taşıma konusundaki başarısızlığı olsun, nedenlere hiç önem vermiyor.
Bu yüzden Trump, doğrudan veya İsrail üzerinden dünyanın bu bölgesinde hakimiyet kurmaya dayalı asıl projesine hızla geri dönüyor.
Bu kez Trump, İsrail'in isteneni artık gerçekleştiremeyeceğini anlamışa benziyor. Düşmanın İran'ı bitirmeye hazır olduğuna dair iddialarının hiçbiri artık geçerli değil.
Dolayısıyla ABD, geniş çaplı savaşlar ve benzeri görülmemiş soykırım operasyonları bölgede tam hakimiyet kurmaya yetmediyse, Amerikan mantığına göre "uygun gücün" henüz harcanmadığı, yani daha yüksek bir güç seviyesinin devreye sokulması gerektiği sonucuna vardı.
Trump, İran'a açacağı müstakbel savaş için herhangi bir bahane veya gerekçe sunma zorunluluğu da hissetmiyor.
Esasen her türlü geleneksel gerekçeden sıkılmış durumda; "Karakas işgali"nin ardından açıkça, kendisine uygun geleni yaptığını, başkalarının görüşlerini veya eleştirilerini duymaya aldırmadığını söyledi.
Pratikte, yılbaşından önceki toplantılarda Trump ile bir numaralı müttefiki Binyamin Netanyahu arasında varılan mutabakat, İran'a nasıl olağandışı bir darbe indirileceği etrafında şekillendi.
Amaç sadece İran'a boyun eğdirmek değil, diğer savaşların istenen sonuçları vermediği kanaatinden hareketle bir sonuca varmaktı.
İki yıl süren ölüm ve yıkımın ardından İsrail, bugün yeniden "Hamas'ı silahsızlandırma" sloganına sarılıyor ve aynı zamanda Hizbullah'ın gücünü toparladığını itiraf ediyor; Suriye'deki değişimin ise bölgenin geneline yeterince yansımadığı görülüyor.
Buna, resmi ve sivil Arap dünyasında şekillenmekte olan ve benimsenen şiddet stratejisine hizmet etmeyen dönüşümler de ekleniyor.
Yine de, diğer sahalarda hasat toplamaya başlamadan önce yok edilmesi gereken bir direniş merkezi olduğu gerçeği değişmiyor.
İran'a yönelik büyük saldırı fikri, 12 günlük turun onu farklı bir siyasi konuma sürüklemek için yeterli olmadığı ve İran'ın bir miktar gücünü korumasının direniş güçlerine daha geniş bir hareket alanı ve gelecek çatışma turlarına hazırlık imkanı sağladığı varsayımına dayanıyor.
Böylece Trump, İsrail'in kanaatiyle uyumlu olarak şu sonuca varıyor: İstenen şey "başı kesmek", yani İran'daki rejimi vurmak; böylece bölgenin her yerinde işler daha kolay hale gelecek.
ABD'nin stratejisi bu bağlamda anlaşılabilir. Ancak rejim değişikliği hedefi, geleneksel bir askeri harekata indirgenemeyecek pek çok unsuru gerektiriyor.
Trump, muazzam bir ateş gücüyle desteklenen hava harekatının İran'daki yönetim sistemini değiştirmeye yeteceğine inanıyorsa da generalleri onu bu seçeneğin verimsizliği konusunda erkenden uyardı.
Bu değerlendirmeyi, herhangi bir askeri harekatın yarı yolda karşılanması gerektiğini düşünen İsrailliler de destekliyor.
Buradaki kasıt, ister içerideki güçlerden ister muhaliflerden olsun, İran içinden rejime karşı darbe talep eden birilerinin çıkmasıdır; savaş ancak o zaman kesin bir fayda sağlayabilir. Bu yüzden Trump'ın İranlılara yüksek sesle şöyle seslenmesi gerekiyordu: Sokaklara dökülün ve İran yönetimine saldırın, biz size yardım etmeye geliyoruz.
ABD'nin İran'a karşı atabileceği adımlar konusunda resim pek bulanık görünmüyor.
Askeri veya güvenlik "sürprizlerine" dair tüm konuşmalar, operasyonun temel amacının İran'daki karar merkezini zayıflatmak ve otoriteyi sahadaki işleri yönetemez hale getirerek farklı türden bir müdahaleye olanak tanıyacak geniş çaplı bir isyanın kapısını aralamak olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Bu anlamda, herhangi bir ABD-İsrail askeri veya güvenlik harekatının merkezi hedefleri, bizzat İran karar mekanizmasını hedef almaya odaklanacaktır.
Bu, Devrim Lideri Ayetullah Ali Hamenei'ye suikast senaryosunun ilk madde olarak gündemde olduğu, haziran savaşında Ulusal Güvenlik Konseyi üyelerine yönelik başarısız suikast girişiminin tekrarlanacağı ve topyekûn bir kaos ortamı yaratmak amacıyla polis ve iç güvenlik merkezlerine ağır ve geniş çaplı darbeler indirileceği anlamına geliyor; Amerikalıların askeri mevzi ve merkezlere hava saldırıları düzenlemesi de göz ardı edilmiyor.
Bununla birlikte, rejimin teslim olması veya değiştirilmesi şeklindeki ana hedef, farklı türden bir yerel unsura ihtiyaç duyuyor.
Bu unsur, kapsamlı bir olağanüstü hal durumunda hareket etmeleri son derece zor olacak birkaç düzine vatandaşın toplanmasından ibaret olamaz.
Dolayısıyla herhangi bir saldırının öncelikli hedefi, İran'ı bir kaos ve yaygın silahlı şiddet ortamına sürüklemek. İşte bu noktada İsrail, olayları bu yöne itebileceğini, bu kaosu güvenlik ve istihbarat açısından yönetebileceğini düşünüyor; ayrılıkçı gruplar da kendilerini harekete geçmek için olağanüstü bir fırsatın eşiğinde bulabilir.
Yukarıda sayılanların tamamı, yapılabileceklerin bir provası niteliğinde. Ancak asıl can alıcı soru, her şeyden önce İran'ın siyasi dayanma gücü değil, Amerikalılara, İsraillilere ve bölgedeki müttefiklerine karşı vereceği askeri ve güvenlik tepkisinin niteliğiyle ilgili.
Buna, genel olarak İran sokağının, özel olarak da rejim taraftarlarının, içeriden yönlendirilen herhangi bir isyan veya darbe girişimine vereceği tepkinin ne olacağı sorusu da ekleniyor ki bu da en az diğeri kadar önemli.
Beklenmedik bir gelişme yaşanmadığı sürece, cevabın ortaya çıkması sadece birkaç saat veya gün meselesi.
Çeviri: YDH