'Renkli devrimin' akamete uğramasının ardından

19 Ocak 2026

"Tehditler ve meydan okumalar varlığını korusa ve hatta büyüse de, İran son sınavı başarıyla tamamladı."

YDH - İran'daki protestolar üzerinden kurguladığı senaryoların başarısız olması üzerine ABD, Tahran'a yönelik baskı stratejilerini daha sert ve askeri tehdit içeren bir boyuta taşıyarak yeniden devreye sokuyor. El-Ahbar gazetesi Yahya Debbuk'un değerlendirmesine göre Washington yönetimi, riskli bir rejim değişikliğinden ziyade İran'ı köşeye sıkıştırarak nükleer program ve bölgesel nüfuz konularında somut tavizler vermeye zorlamayı hedefliyor. Bu bağlamda ABD Başkanı'nın Özel Temsilcisi Steve Witkoff, diplomatik çözüm için İran'ın temel politikalarından vazgeçmesini şart koşarken, aksi takdirde "kötü alternatiflerin" masada olduğu uyarısında bulundu.

İran'daki protestolara yönelik bahsinin başarısız olmasının ardından ABD, gösteriler öncesinde üzerinde çalışılan plan ve stratejileri; revize edilmiş, daha üst, daha sert ve daha zarar verici seviyelere yönlendirilmiş bir halde yeniden devreye sokacak gibi görünüyor.

Özünde bu planlara, askeri müdahale ve hedefli saldırılar gibi aşırı seçenekler eklendi; bunların amacı rejim üzerindeki yıldırıcı baskı süreçlerini pekiştirmek, muhalif sokağı cesaretlendirmek ve ilerleyen süreçteki çatışma gelişmelerine göre tırmanışa yönelik fiili hazırlığı artırmaktır.

"Devrimci nitelikte" olarak tanımlanan protestolara yönelik Batılı ve bölgesel tepki, rejimin iç araçlarla devrilmesi talebinin gerçekleşmesinin ardından geçiş dönemi başkanı olarak devrik Şah'ın oğlu Rıza Pehlevi gibi şahsiyetleri parlatma çabasına kadar vardı.

Bazı Batılı çevreler son hareketliliği köklü bir değişim için tarihi bir fırsat olarak görürken, Amerikalı ve Batılı yetkililer protestoculara açık desteklerini ifade etti. Bu da rejimin sarsılabileceği, hatta artan halk baskısı altında çökebileceği yönündeki "iyimserliği" güçlendirdi.

Bu yüksek beklentili umutlar geçmişte yaşananlardan tamamen farklı öncüllere dayanırken, ABD bu kez caydırıcı mesajlarla desteklenen tırmandırıcı bir söylem aracılığıyla protestoların genişlemesi için uygun bir iç ortam yaratmaya çalıştı.

Bir yandan rejime, göstericilere karşı güç kullanmanın sonuçlarına dair açık uyarılarda bulundu ve "baskının" sürmesi halinde askeri müdahale ihtimalini ima etti.

Bunun protestoculara bir tür "dokunulmazlık" sağlayacağı ve sokak baskısı ile dış tehdidin etkisiyle rejim yapısında çatlaklar oluşacağı umuduyla onları ilerlemeye teşvik edeceği düşünülüyordu.

Diğer yandan, müdahale iması sadece bir caydırıcılık aracı değildi, aynı zamanda sahadaki güç dengelerini değiştirmeyi amaçlayan daha geniş bir stratejinin parçasını oluşturuyordu.

Bu çerçevede, ABD Başkanı Donald Trump'ın defalarca savurduğu tehditler, İran'daki iç hareketliliğin başarıya ulaşarak rejimi devirme talebini gerçekleştirebileceğine dair "aşırı güven" ile geçmişte İslam Cumhuriyeti'nin karşılaştığı ve zaferle çıktığı tüm girişimlere karşı "çok kısa bir hafızanın" karışımı olarak ortaya çıktı.

Her halükarda, tehditler ve meydan okumalar varlığını korusa ve hatta büyüse de, İran son sınavı başarıyla tamamladı.

Bu durum, karar almada bir "cesaret" sergiliyor ve aynı zamanda geleneksel seçeneklere dayalı dış müdahalenin asla sonuç vermeyebileceğine işaret ediyor.

Yine de ABD ve İsrail'in İran rejimine yönelik düşmanca tavırlarından geri adım atacaklarına inanmak mantıklı görünmüyor; zira bu düşmanlık sokağın geçici dalgalanmalarıyla değişmediği gibi, bunu tetikleyen stratejik çıkarlar da olduğu gibi duruyor.

Dolayısıyla Washington'ın rejim üzerindeki baskıyı artırmak için elindeki tüm alternatif seçenekleri kullanmaya devam etmesi muhtemel.

Protestolar öncesinde ve sonrasında hâkim olan değerlendirmelere göre, ABD'nin bu baskıdan amacı İran rejimini devirmek veya göstericileri korumak değil, İran'ı politikalarını değiştirmeye zorlamaktır.

Bu da somut tavizler vermesi için çemberin daraltılmasını gerektiriyor; özellikle de rejim değişikliği için askeri güce başvurmak risklerle dolu, uzun zaman alıyor ve karmaşık bahisler ile yüksek derecede belirsizlik içeriyor.

Bu bağlamda, ABD Başkanı'nın Özel Temsilcisi Steve Witkoff, birkaç gün önce İran'ın "uluslararası topluma dönüşüne" alan açılması için nelerin gerekli olduğunu belirledi.

Florida'daki İsrail-Amerikan Konseyi (IAC) yıllık konferansında konuşan Witkoff, ülkesinin İran ile ilişkilerde askeri seçenek yerine diplomatik yolu tercih ettiğini vurgulayarak, Washington'ın Başkan'ın talimatları doğrultusunda Tahran ile doğrudan temaslar kurduğunu belirtti.

Witkoff, ABD'nin herhangi bir diplomatik çözüm için şart koştuğu dört temel talepten bahsetti: Nükleer zenginleştirme programının durdurulması, balistik füze geliştirmenin sınırlandırılması, birikmiş nükleer zenginleştirme stoğundan vazgeçilmesi ve milisler ile bölgesel vekillere desteğin kesilmesi.

Witkoff, İran rejimi açısından kimlikten vazgeçmek anlamına gelen bu talepleri, İran'ın iç krizleriyle (ekonomik kötüleşme, su kıtlığı ve enflasyon) ilişkilendirdi ve bu durumun rejimi "müzakereyi" kabul etmeye itebileceğini savundu.

En önemlisi, askeri sonuçlara veya güvenlik tırmanışına üstü kapalı bir atıfta bulunarak "alternatifin kötü olduğu" uyarısını yaptı.

Sonuç olarak, Washington'ın Tahran karşısında geri çekilmediği, aksine güç konumundan diplomatik müzakerede birincil araç olması istenen veya İsrail'in adlandırdığı şekliyle "kılıcın gölgesinde müzakere"yi sağlamak amacıyla açık bir askeri-güvenlik tehdidiyle baskı yaptığı net bir şekilde görülüyor.

Şimdi soru şu; tehdit politikası sonuç vermezse ABD fiilen güç kullanmaya hazır mı? Özellikle de geri adım atmak inanılırlığını zayıflatabilir, her ne kadar bu yönetim tepkilere aldırış etmeden geri adım atma konusunda ustalaşmış olsa da.

Çeviri: YDH