
YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim el-Emin bu çarpıcı yazısında, İsrail’in Lübnan’a yönelik artan vahşeti karşısında hem yerel hem de uluslararası aktörlerin sergilediği kayıtsızlığı sert bir dille eleştiriyor. El-Emin'in, "devlet otoritesi" kavramı ardına sığınarak Direniş’in silahını tasfiye etmeyi hedefleyen siyasi çevrelerin, düşmanın Lübnan halkına ve egemenliğine dayattığı ağır şartlar karşısındaki acizliğini gözler önüne seriyor.
Düşman, Direniş’in sabrını mı sınıyor; yoksa onu, Lübnan’a karşı yeni bir vahşet dalgasının kapısını aralayacak bir karşılık vermeye mi mecbur bırakmak istiyor?
Yahut Lübnanlılara, bilhassa müzakere masasına bel bağlayanlara doğrudan bir mesaj mı veriyor? Özü şu olan bir mesaj: "Söylenenler umurumda değil, ben bildiğimi okurum."
İsrail gerçekten de gerçekleştirdiği hava saldırılarının ve suikast operasyonlarının, Direniş’i silah bırakmaya zorlamak için kâfi geleceğine inanıyor mu?
Yoksa birileri ona -ve onunla birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ne- bu baskı düzeyinin Direniş havzasındaki denklemi tersyüz etmeye yeteceğini, halkı sokağa döküp "silahları bırakın" diye haykırtacağını mı vehmettiriyor?
Peki ya Amerikalılar? Onlar, İsrail’in yaptıklarına cevaz vermenin; bizatihi bazı yetkililerin İsrail’in Güney’den ne zaman çekileceğine dair ara sıra dillendirdikleri o mahcup sorulara verilmiş bir cevap olduğu kaidesiyle mi hareket ediyorlar?
Buna mukabil, "Devlet otoritesini tesis etme" [1] (Şöyle okuyun: Direniş’in silahını sökmek) kararını uygulamaya sadakatiyle böbürlenen Devlet’in, bugün olup bitenler karşısındaki tepkisi ne olacak? Ve acaba önceki müzakere turlarından hiç ibret aldı mı?
Peki, bizdeki yetkililer; Direniş’ten hazzetmeyen ve ona sadece muhalif olmakla kalmayan Simon Kerem gibi bir siyasetçinin şu sözlerini nasıl tefsir ediyorlar?
Kerem, İsraillilerle sadece iki toplantıda duyduklarının, kendisini "bunların talepleri herhangi bir Lübnanlı tarafın yerine getirebileceği kapasiteyi aşıyor" düşüncesine sevk ettiğini söylemişti.
İsrail, Ordu Komutanı’nın önümüzdeki ayın başında Washington’a yapacağı beklenen ziyaret esnasında hazırlanmakta olan müzakere -veya daha doğrusu istintak [2]- uruna böyle mi zemin hazırlıyor?
Amerikan ordularının komutanları ve onlarla birlikte Kongre’deki İsrail adamları, düşmanın taleplerini Ordu Komutanı’nın masasına koyup, ona açıkça şunları mı söyleyecekler:
"Aklını başına al! Sakın bize İsrail’in ne yaptığını sorma; zira o, senin yapmaktan aciz kaldığın şeyi yapıyor. Şayet sen, üzerine vazife olanı yapmaya girişmezsen, İsrail daha fazlasını yapacaktır."
Güney’in ve Bekaa’nın evlatları -sadece ön hatlardaki hudut köyleri değil, kuzeydeki en uzak bölgelerdekiler de- bugünden sonra devlet ricalinden ne beklemeli? Onlardan tekrar; uluslararası meşruiyetten, Arap kucağından, uluslararası toplumdan ve bir haneye su şebekesi bağlamayı bile becerememiş o devlet otoritesinden dem vuran o bildik, beylik beyanatları dinlemeleri mi isteniyor?
Gece gündüz "Tek Devlet", "Tek Otorite", "Sorumlu Devlet", "Kararlı Otorite" laflarını dillerine pelesenk edenlerin ve şundan, bundan ve daha nicelerinden dem vuranların[3] istediği bu mu?
Damarında zerre kadar kan, başında zerre kadar akıl kalan herkesin İsrail’in yaptıkları karşısındaki bu sükûtu daha ne kadar sürecek?
Sırf patlama sesleri henüz kulaklarına ulaşmadı ve çocukları titreyen kucaklarda uyumak zorunda kalmadı diye, bu meselenin kendisini ilgilendirmediğini mi varsayacaklar?
Yoksa karşımıza çıkıp bize şöyle diyecek birilerini mi beklemeliyiz: "İşte bunlar hep sizin eylemlerinizin mahsulüdür! İşgal, saldırı veya tehdit karşısında Direniş fikrine sadık kalmanızın bedelidir bu ödedikleriniz."
Sonra da bizden, onların birer egemenlik ve istiklal havarisi olduklarına inanmamız mı istenecek?
Güney’de cereyan eden hadiselerin, iki yılı aşkın süredir dur durak bilmeyen bir savaşın devamı olmaktan öte ne bir adı, ne de daha dakik bir tavsifi vardır.
Lübnan’ın kaderine; etrafındaki hiç kimse için, ne bizzat Filistin’de, ne Ürdün’de, ne Suriye’de ne Mısır’da ve tabii ki ne de Lübnan’da güvenliği istemeyen bir canavarla yan yana yaşamak yazılmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin küre-i arz sathında sergilediği cinnet hali karşısında; Düşman tarafında İran’a yönelik geniş çaplı ve acımasız bir saldırıyı, uzun sürecek savaş günlerini bekleyenler var.
Yine aynı yapıda; bu anın, Lübnan, Filistin, Irak ve Yemen’deki Direniş güçlerine -kendi hayal dünyalarında- "öldürücü darbeyi" indirmek için bir fırsat olduğuna inananlar mevcut.
En beteri ve maalesef en acısı şudur ki; Lübnan’da da bu vehme ortak olan, İran’ın vurulmasının Hizbullah’tan, silahından ve hatta fikirlerinden "kurtulmayı" kolaylaştıracağını zannedenler var!
Sözün özü şudur: Halkımız şuna itimat etmelidir ki Direniş; "Yakub’un gönlünde gizlediği bir murat sebebiyle" [4] devreye sokulan veya ihmal edilen seçmeli bir eylem değildir.
Ve yine emin olunmalıdır ki, düşmanın bugün yaptıklarının bir evveliyatı olduğu gibi, bir sonrası da olacaktır. Sükûtu ve gizemi kuşanan Direniş, bunu ne hayâsından ne de korkusundan yapmaktadır.
Bilakis bunu yapmaktadır; zira o, kendisini öyle bir ana hazırlamaktadır ki -o anın vaktini tayin etmek ne bize düşer ne de bizim haddimizedir- işte o an geldiğinde birileri çıkacak ve düşmana şöyle haykıracaktır: "Artık haddini aştın!"
[1] بسط سلطة الدولة (Bast Sultati’d-Devle): "Bast" (بسط) kökünden gelir; yaymak, döşemek, genişletmek demektir (el-Basit esmasıyla akrabadır). Burada siyasi bir terim olarak devletin egemenlik alanını genişletmesi kastedilir. (ç.n.)
[2] "Nutk" (konuşma) kökünden, İstif'al babındadır. Birini zorla konuşturmak, ağzından laf almak, sorguya çekmek manasına gelir. Yazar burada "Mubahase" (görüşme/müzakere) kelimesinin üzerini çizip yerine "İstintak" kelimesini koymuştur. Türkçede bu nüansı vermek için "Müzakere -veya daha doğrusu istintak-" ifadesini kullandık. Bu, Lübnan Ordu Komutanı'nın (General Rudolf Heykel kastediliyor) Washington ziyaretinin eşitler arası bir diplomatik gezi değil, bir hesap verme seansı olacağı imasını taşır. (ç.n.)
[3] "Ve an ve an ve an..." Orijinal: وعن وعن وعن (Ve 'an ve 'an ve 'an). Arapçada "an" (hakkında/dair) edatının tekrarı, karşı tarafın konuşmalarının boş, bıktırıcı ve içeriksiz olduğunu ifade eden bir icaz (kısaltma) sanatıdır. Türkçede bunu "ve şundan, ve bundan..." şeklinde çevirmek mümkündür ancak siyasi belâgatta "dem vurmak" deyimiyle birleştiğinde "ve şundan, bundan ve daha nicelerinden dem vuranlar" şeklindeki çeviri, yazarın bıkkınlığını ve karşı tarafı küçümsemesini daha iyi yansıtır. (ç.n.)
[4] "Yakub'un Gönlünde Gizlediği Bir Murat". Orijinal: لغاية في نفس يعقوب (Li-gâyetin fî nefsi Ya'kûb). Bu, Arap dilinin en meşhur deyimlerinden biridir ve kökeni Kuran-ı Kerim, Yusuf Suresi, 68. ayete dayanır. Hz. Yakub, oğullarını Mısır'a gönderirken hepsinin aynı kapıdan girmemesini öğütler. Kuran, bunun kaderi değiştirmeyeceğini ancak "Yakub'un içindeki bir dileği/haceti (hâceten fî nefsi Ya'kûb) yerine getirdiğini" belirtir. (ç.n.)
Çeviri: YDH