
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Kerim Haddad, devrimci siyaseti romantik bir başkaldırıdan ziyade, imparatorluklar çağında bir "beka stratejisi" olarak yeniden tanımlıyor. Yazar, Rosa Lüksemburg ve Ernst Meyer’in "Siyasi Gerçekçilik" anlayışını referans alarak; Gazze, Lübnan ve İran’daki direnişin, sadece askeri bir duruş değil, toplumsal tabana yayılan ve güç dengelerini gözeten rasyonel bir devlet/toplum inşası olduğunu ifade ediyor. Emperyalizm (ABD/İsrail) karşısında teslimiyetin veya uzlaşının bir güvenlik sağlamayacağını, Grönland örneği üzerinden küresel hukuksuzlukla kanıtlayan yazar; tek çıkış yolunun kendi öz gücüne dayanan, uzun soluklu ve "gerçekçi" bir mukavemet hattı örmek olduğu değerlendirmesini yapıyor.
Emperyal şiddetin Gazze üzerinde kesifleştiği, İran, Lübnan ve Direniş Cephesi üzerindeki tazyikin had safhaya ulaştığı şu tarihsel dönemeçte, "Devrim" suali yeniden tedavüle girmektedir.
Fakat bu dönüş, romantik bir intifada nostaljisi olarak değil; bilakis bir "siyasi gerçekçilik" [1] meselesi, bir güçler dengesi sorunu ve meydan okumayı asla kabul etmeyen imparatorlukların hüküm sürdüğü bir dünyada "nasıl ayakta kalınır" sorusuna cevap arayan bir beka davası olarak tezahür etmektedir.
İşte bu noktada, Rosa Lüksemburg’un talebesi ve Avrupa Komünist hareketinin unutulmuş dimağlarından Ernst Meyer’in geliştirdiği Siyasi Gerçekçilik Olarak Devrim mefhumu; Tahran’dan Beyrut’a, Gazze’den Kızıldeniz’e kadar coğrafyamızda cereyan eden hadiseleri şerh etmek için ciddi bir anahtar hüviyeti kazanmaktadır.
Rosa Lüksemburg, devrimi toplumdan kopuk bir "infilak" anı yahut öncülerin giriştiği bir macera olarak telakki etmezdi. Ona göre devrim, devrimci olmayan bir vakıanın içinde, onu dönüştürmek gayesiyle işleyen tarihsel ve akılcı bir siyasetti.
Ernst Meyer bu mefhumu devralmış ve Alman Komünist Partisi’nin en kritik evresinde onu ameli bir eylem programına tahvil etmişti.
Meyer’in zaviyesinden bakıldığında devrim, o "büyük anı" beklemek değil; toplumun kılcal damarlarında ittifaklar, gündelik mücadeleler, geniş cepheler ve örgütsel demokrasi yoluyla kümülatif bir kuvvet inşa etmektir.
Yani toplumu, kısa ömürlü bir kahramanlık tiyatrosuna değil, uzun soluklu bir mücadele sahasına dönüştürmektir. Bugün Ortadoğu’daki çatışmaya dair yapılan sığ okumaların ıskaladığı derin mana budur.
Zira bu sığ bakış, direniş ile emperyalizm arasındaki hesaplaşmayı sadece Filistin’e veya İran’ın "sulukuna" (davranışına) indirgemekte; sanki bu unsurlar devreden çıksa, siyasi buhranın çözüleceği vehmine kapılmaktadır.
Meyer, parti içindeki tecrübesiyle şunu erkenden idrak etmişti: Düşman sadece yaptıklarıyla değil, mahiyetiyle tanımlanır. Emperyalizm, tahrik edildiği için düşmanlık etmez; bilakis kendi yaşam alanı (lebensraum) içinde müstakil ve başıboş bir gücün varlığını kabullenemediği için saldırır.
Bu sebepledir ki Meyer, "söylemimizi düzeltirsek" veya "tonumuzu yumuşatırsak" düşmanın saldırganlıktan vazgeçeceğini zanneden devrimci saflığı reddetmiştir.
Bu mantık, bugün Arap ve uluslararası liberal aklın dillerine pelesenk ettiği şu teranenin aynısıdır: "Gazze’de direniş olmasaydı savaş çıkmazdı" yahut "İran devrimci olmasaydı Amerika onu hedef almazdı."
Bu, tehlikeli bir vehimden ibarettir. Zira ortada bir Filistin veya bir direniş olmasaydı dahi emperyalizm başka bir bahane icat edecekti. Çünkü mesele "dava" değil; tabi olmayı, uydu olmayı reddeden bir varlığın, bir toplumun veya bir devletin mevcudiyetidir.
Bu manada İsrail, nefsini müdafaa eden alelade bir ulus devlet değil; emperyalizmin ileri karakolu, Arap coğrafyasının bağrında hareketli bir üs ve Doğu’da müstakil bir gücün neşvünema bulmasını engellemekle vazifeli bir aygıttır.
Lübnan’ın sükût ettiğinde dahi hedef alınmasının, İran’ın müzakere masasında dahi kuşatılmasının, Gazze’nin muhasara altındayken dahi yerle yeksan edilmesinin sırrı budur.
Siyonizm burada salt bir kolonyalist proje değil, küresel tahakküm mimarisinin bir cüzüdür; mantığı askeri üslerin, donanmaların ve yaptırımların mantığıyla -sahayı zapturapt altına almak ve tahakküm sisteminde gedik açılmasına mani olmak- aynıdır.
Tam da bu noktada, Meyer’in geliştirdiği Birleşik Cephe [2] (Cephe-i Müttehide) kavramı, direnişi anlamak için çağdaş bir mikyas sunar.
Meyer, komünistlerin sosyalistler içinde erimesini değil, toplum içinde güçler dengesini değiştirebilecek geniş bir "tarihsel blok" inşa edilmesini savunuyordu.
Bugün Lübnan ve Gazze’deki direniş, sadece silahlı hiziplerden ibaret değildir; Amerikan-İsrail hegemonyasını basit bir siyasi ihtilaf olarak değil, varoluşsal bir tehdit olarak gören sosyo-politik bir kitlenin tezahürüdür.
Bu sebeple direnişin silahını bırakması, İran’ın tecrit edilmesi veya Lübnan’ın tarafsızlaştırılması "sulh" manasına gelmez; bilakis mutlak teslimiyetin kapısını aralar. Zira emperyalizm, ancak güç sahibi olanla müzakere eder.
Ernst Meyer, komünizmin toplumdan kopuk bürokratik bir aygıta dönüşmesini engellemek için partisi içinde benzer bir mücadele vermişti.
İç demokrasisini yitiren bir partinin, müdafaa ettiğini iddia ettiği sınıfları temsil kabiliyetini de yitireceğini söylüyordu.
Bugün bu fikri devletler ve direniş hareketleri seviyesine teşmil edebiliriz: Kendi toplumuyla bağını koparan her direniş, marjinal bir seçkinler zümresine; egemenliğini yitiren her devlet ise emperyalizmin yerel bir idari şubesine dönüşür.
İran, tüm iç çelişkilerine rağmen, mevcut dünya nizamında Amerikan sistemine tam manasıyla entegre olmayı reddeden son devletlerden biridir. Sadece bu duruş bile, Filistin, nükleer veya insan hakları meselelerinden azade olarak, onu yapısal bir düşman kılmaya yeter.
Bu bağlamda Gazze bir "insani yardım" meselesi değil, iki projenin temas hattıdır: Ortadoğu’yu parçalanmış, egemenlikten yoksun kılmak isteyen emperyal proje ile hür bir varoluş imkanını muhafaza etmek isteyen direniş projesidir.
Bunun yanı sıra, yaşanan katliamlar ahlaki bir sapma değil, sahayı yeniden tanzim etmek için kullanılan siyasi bir enstrümandır.
Meyer zamanında Stalinizm nasıl ki "doğru çizgi" adına demokratik devrim ihtimalini yok ettiyse, bugün de emperyalizm "güvenlik" ve "istikrar" namına aynısını yapmaktadır.
Tüm bunlar bizi Gerçekçi Devrim mefhumunun özüne götürür: Devrim bir hamaset nutku değil, uzun süreli bir çatışma ikliminde ayakta kalabilme kudretidir.
Bir topluma, bir ekonomiye, bir siyasete ve ittifaklara dayanmayan direniş ölür. Karşısına dikilinmeyen emperyalizm ise geri çekilmez, bilakis yayılır.
Asıl soru şudur: Tarihte sıkleti olan toplumlar mı olacağız, yoksa dışarıdan yönetilen birer sahne mi?
Ernst Meyer parti içindeki savaşını kaybetti lakin fikri baki kaldı. Bugün Tahran’dan Gazze’ye, Beyrut’tan Sanaa’ya kadar bu dersin farklı tezahürlerini görüyoruz: Devrimci olmak gerçekçi olmayı; gerçekçi olmak ise emperyalizmin istirham edilerek değil, ancak mukavemet edilerek durdurulabileceğini anlamayı gerektirir.
Siyonizm savaşın sebebi değil, bu coğrafyadaki en ileri suretidir. Yaşadığımız çatışmanın derin manası budur ve direnişi, tüm acılarına ve tenakuzlarına rağmen ahlaki bir tercih değil, tarihsel bir zaruret kılan da budur.
"Devrim olarak siyasi gerçekçilik" tezini bugün müstesna kılan şey, onun şık bir teorik alternatif olması değil; hadiselerin akışının bizatihi bu tezi tecrübi olarak ispatlamasıdır.
Bu görüşün muarızlarının takip ettiği yol -ister iki savaş arası Avrupa’da, ister bugünün Ortadoğu’sunda- daima acziyete ve akabinde çöküşe varmıştır.
Meyer zamanında Birleşik Cephe’yi "taviz", toplumsal güç inşasını "yavaşlık", siyasi gerçekçiliği ise "ihanet" sayanlar; Alman komünist hareketini tecride ve Nazizm karşısında hezimete sürükleyenlerin ta kendisiydi.
Onlar, "ideolojik püritenliği", hakiki bir güç dengesi kurmaya yeğlemişlerdi. Bugün de Arap dünyasında direnişin "zapturapt altına alınmasını", egemenliğin "yumuşatılmasını" veya meydan okumanın "diplomatik yolla idare edilmesini" salık verenler; ülkelerini askeri üslere, fon kuruluşlarına ve sefaretlerin vesayetine teslim edenlerin ta kendisidir. Karşılığında ne kalkınma, ne egemenlik ne de istikrar elde edebilmişlerdir.
Bugün Gazze’de nizami ordusu ve devleti olmayan muhasara altındaki bir halk; on yıllar boyunca ördüğü direniş ağı, toplumsal teşkilatlanma ve savaş hafızası sayesinde kendini bir aktör olarak dayatabilmektedir.
Buna mukabil, tüm "uluslararası meşruiyete" ve Amerikan silahlarına sahip Arap rejimleri, kendi egemenliklerini korumaktan dahi acizdir. Keza İran’ın "sumud"u (direnci), salt bir "ideolojik inat" değil; yaptırımlara, kuşatmaya ve savaşa tahammül edebilecek bir devlet inşasının, yani devrimi bir infilak anı olarak değil, uzun soluklu bir siyaset olarak icra etmenin neticesidir.
Bu teze muhalif olanların seçtiği yol -emperyal sisteme entegrasyon ve güç araçlarından feragat- ise tek bir mümkün sonuca çıkmıştır: Bağımlılık (rehinelik), çözülme ve daimi şantaj.
Düne kadar siyasi bir hayal mahsulü sayılacak şu manzarayı tefekkür etmek kafidir: Avrupalı güçlerin, bir dış istilaya karşı değil, bizzat ABD Başkanının bir emrivakisinden çekinerek Grönland’a askeri birlik indirmesi...
Başkanın, adanın satın alınarak veya zorla ABD mülkü olması gerektiğini alenen beyan etmesi... Bu sahne, dünya haberlerinde garip bir detay değil; emperyalizmin, liberal maskelerin düştüğü ve kaba kuvvetin çırılçıplak kaldığı "geç dönem" (late stage) hakikatini ifşa etmektedir: Toprak, kanun izin verdiği için değil; "Güçlü" istediği için alınır. [3]
Böyle bir dünyada uluslararası nizamdan, meşruiyetten veya kaidelerden bahsetmek abestir; geçerli olan tek akçe "mücerret güç dengesi"dir.
Batı aleminin bir parçası olmasına rağmen Grönland dahi o meşhur "değerler manzumesi" ile korunamamıştır.
Bu hadise, emperyalizmin kucağına atılmanın koruma sağlayacağını sanan bölgemizdeki pek çok yapının yaşadığı derin vehmi faş etmektedir.
Hakikat ise tam tersidir: Öz gücüyle direnme kabiliyeti olmayan, egemenlik yapısından ve caydırıcılık araçlarından yoksun her yapı; emperyalizmin merkezindeki menfaatler değiştiğinde veya "mizaç" bozulduğunda, her an yutulmaya müsait bir avdır.
[1] Orijinal: واقعية سياسية (Vakıiyye Siyasiyye). Realpolitik (Almanca kökenine atfen). Metin burada, siyaset bilimindeki "Reelpolitik" kavramını, genellikle atfedilen Makyavelist/Fırsatçı anlamından sıyırıp, Lenin ve bilhassa Ernst Meyer çizgisindeki "devrimci durum tespiti" manasında kullanıyor. Yazar, "Hayalperest Devrimcilik" ile "Teslimiyetçi Liberalizm" arasına üçüncü bir yol koyuyor (güç dengelerini (Mizanü'l-kuvva) gözeterek direnmek). (ç.n.)
[2] Komintern'in 3. ve 4. kongrelerinde tartışılan, komünistlerin sosyal demokratlarla faşizme karşı işbirliği yapmasını öngören taktik. Ernst Meyer bu taktiğin mimarlarındandır. Modern Bağlam (Tenasüp): Metin bu kavramı zekice bir manevrayla Ortadoğu'daki "Direniş Ekseni"ne (Mihverü'l-Mukaveme) uyarlıyor. Lübnan'da Hizbullah'ın sadece Şiileri değil, Hıristiyan ve Sünni unsurları da kapsayan "Tarihsel Blok" (Gramsci'ye selam çakarak) oluşturma çabasını, Meyer'in "Birleşik Cephe"si ile izah ediyor. (ç.n.)
[3] Metinde geçen "Geç dönem" (Late stage) ifadesi, kapitalizmin ve imparatorlukların çöküş evresindeki pervasızlığını anlatır. Çeviride, tercihen, "çırılçıplak tezahürü" diyerek bu utanmazlık (arsızlık) vurgulandı. (ç.n.)
Çeviri: YDH