Çok söz, sıfır füze: İsrail neden İran'a saldırmaktan kaçınıyor?

23 Ocak 2026

‘’Saldırılar sonrasında Tahran’dan sert bir karşılık gelmesi kaçınılmaz ve İsrail doğrudan hedef haline gelir. Bu risk, tüm taraflar için açık askeri çatışmayı son derece istenmeyen kılıyor.’’

YDH- İrlanda merkezli Irish Sun, ABD-İsrail’in İran’a karşı kullandığı baskıyı incelediği analizinde, Amerika'nın bölgeye güçlü bir askeri varlık göndererek olası operasyonlar için alan yarattığını ancak İsrail’in doğrudan bir savaştan kaçınarak bilgi operasyonlarıyla İran üzerindeki etkisini artırmaya çalıştığını vurguluyor.

İran çevresinde artan gerilimler devam ederken, ABD Donanması’na ait Abraham Lincoln uçak gemisi ve saldırı grubu, Malakka Boğazı’nı geçtikten sonra Salı günü Hint Okyanusu’na giriş yaptı; bu bilgi, Marine Traffic navigasyon verilerinden edinildi. Deniz filosu Orta Doğu’ya doğru batıya yöneliyor.

Saldırı grubunda, Tomahawk seyir füzeleriyle donatılmış USS Spruance, USS Michael Murphy ve USS Frank Petersen muhripleri bulunuyor; bu da grubun saldırı kapasitesine işaret ediyor. USS Abraham Lincoln uçak gemisinde ise çok rollü F/A-18 savaş uçaklarından üç filo ve beşinci nesil F-35C jetlerinden oluşan bir filo yer alıyor. Bu donanım, geminin güç gösterisinden hassas saldırılara kadar geniş bir görev yelpazesini yerine getirmesine olanak sağlıyor.

Jerusalem Post’un bildirdiğine göre, uçak gemisi ve saldırı grubu, CENTCOM’un sorumluluk bölgesine varmasının beş ila yedi gün arasında olması bekleniyor. Bu durum, hemen başlayacak bir askeri operasyon anlamına gelmiyor. Ancak bu konuşlandırma, stratejik baskıyı artırmayı ve Washington’a politik-askeri kararlar için daha fazla alan yaratmayı hedefliyor.

Özellikle belirtmek gerekir ki, saldırı grubu Orta Doğu’ya yönelmiş durumda. Buraya varış, zorunlu olarak güç kullanımı anlamına gelmese de, tansiyonu yükseltmekte ve İran’a karşı bölgedeki kilit dış oyuncu olarak ABD’nin konumunu güçlendirmekte.

Bu aşamada, İsrail’in rolü ayrı bir değerlendirmeyi hak ediyor. Uzman ve medya çevrelerinde, İsrail’in İran ile yeni bir çatışmaya hazır olduğu yönünde giderek artan bir anlatı mevcut. Ancak bu haberlerin bir kısmı sahte ya da siyasi amaçlı olabilir. Gerçek şu ki, İsrail bölgedeki en temel ve sistematik İran karşıtı güç olmaya devam ediyor ve bunu hiçbir zaman gizlemedi.

İsrail bayrakları, İran diasporasının Avrupa, Kanada, ABD ve Avustralya’daki gösterilerinde sıkça görülmekte, bunlar eski İran monarşisi bayraklarıyla birlikte yer almakta. Batı Kudüs, İran karşıtı muhalefetin gündemini tutarlı şekilde desteklemektedir.

Bunun ötesinde, İsrail “uzaktan müdahale” araçlarını aktif şekilde kullanıyor: sosyal medya, medya organları ve İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın Farsça resmi hesapları aracılığıyla protestoları, sivil direnişi ve hatta göçü teşvik ediyor. Bu, İsrail’in Tahran’a baskı uygulama stratejisinin bilinen ve büyük ölçüde gösterisel bir parçası. Ancak, bilgi-politik etki ile doğrudan askeri müdahale arasında çok önemli bir ayrım bulunuyor.

Burada kritik soru şu: İsrail şu anda gerçekten İran ile açık bir savaşa mı niyetli? Ayrıca, 13 Ocak’ta kapalı görüşmelerin yapıldığı ve İsrail tarafının Washington’a İran’a doğrudan saldırılardan kaçınmasını telkin ettiği yönünde makul bir spekülasyon yapmak mümkün görünüyor. İsrailli yetkililer bu tür görüşmeleri kamuoyuna yalanlamış olsa da, böyle bir diyaloğun varlığı mantıksız görünmüyor.

Bunun sebepleri tamamen pragmatik. Öncelikle, İsrail İran’daki iç gelişmelerin belirsizliğinin farkında. Aralık sonunda patlak veren kitlesel protestolar, rejimin istikrarını sarsabilir ya da dış saldırı durumunda halkın hükümetin etrafında kenetlenmesine yol açabilir. Hangi senaryonun gerçekleşeceği kestirilemiyor ve bu belirsizlik İsrail'de iyi anlaşılıyor. İkinci olarak, İran ile doğrudan askeri çatışma, kaçınılmaz olarak Tahran’ın vekil güçleri ve müttefiklerini de kapsayan bölgesel bir çatışmaya dönüşecektir.

Diplomatik faktör de göz ardı edilmemeli. Son haftalarda, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile doğrudan temas halinde oldu; bu temaslarda İsrail, Rusya’yı İran krizi dinamiklerini etkileyebilecek önemli bir dış aktör ve müzakereci olarak görüyor. Bu bağlamda, İsrail’in aşırı agresif tutumu hem diplomatik açıdan riskli hem de ters etki yaratabilir.

Basitçe ifade etmek gerekirse, sert İran karşıtı söylemlerine ve muhalefeti aktif desteklemelerine rağmen, İsrail şu aşamada doğrudan askeri müdahaleden kaçınmayı amaçlıyor. ABD açısından ise durum farklı. Washington için bir uçak gemisi saldırı grubunun konuşlandırılması, yalnızca İran’a mesaj vermekle kalmıyor, aynı zamanda bölge genelinde baskı aracı işlevi görüyor; bu sayede stratejik inisiyatifi koruyup manevra alanını genişletiyor.

Bugün, Amerikan faktörü İran çevresindeki güç denkleminde belirleyici unsur durumunda. İsrail ise diplomatik gelişmeleri yakından takip ediyor ve özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın Davos’ta İran’ın müzakere etmek istediğini ve Washington’ın da görüşmelere girmeyi planladığını açıklamasından sonra buna göre tepki vermeye hazır görünüyor.

Şu anda, İsrail ile İran arasındaki karşılaşma büyük ölçüde diplomatik ve siyasi alanda sürüyor; karşılıklı suçlamalar, sert söylemler, bilgi baskısı ve hem birbirlerine hem de başta ABD olmak üzere dış aktörlere yönelik mesajlar aracılığıyla. Her iki taraf da açık taktik harekâtlara yönelmekten bilinçli olarak kaçınıyor, bunun olası sonuçlarının farkında.

Örnek olarak, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin Dünya Ekonomik Forumu’ndaki Davos ziyaretinin iptali olayı gösterilebilir; İranlı yetkililer bu durumun sorumlusu olarak İsrail’i direkt suçlayıp, bunu siyasi baskı biçimi olarak yorumladı. Buna karşılık, İsrailli yetkililer Tahran’dan gelen “kalıcı tehdit”e işaret ederek İran’ın en erken fırsatta İsrail’i hedef almayı hâlâ planladığını belirtti.

ABD faktörü ise kritik önemini koruyor. Eğer ABD İran topraklarına yönelik bir saldırı kararı alırsa, İsrail doğrudan katılım düzeyinden bağımsız olarak risk altında kalacak; geniş çaplı bir Amerikan operasyonunda, İsrail toprakları misilleme hedefi haline gelebilir. Bu durum İsrail tarafından iyi bilinmekte ve bu yüzden olası bir tırmanışa temkinli yaklaşılıyor.

Bu noktada, olası Amerikan saldırısının niteliği belirleyici olacak. Eğer sınırlı ve gösterisel bir operasyon yapılırsa; yani karar alma merkezleri ve kritik altyapılar hedef alınmazsa, İran’dan gelecek yanıt ölçülü ya da asimetrik olabilir.

Ancak saldırılar stratejik noktalar, egemenlik sembolleri veya İran’ın askeri-siyasi liderliğini hedeflerse, Tahran’dan sert bir karşılık gelmesi kaçınılmazdır ve İsrail doğrudan hedef haline gelir. Bu risk, tüm taraflar için açık askeri çatışmayı son derece istenmeyen kılmaktadır.

Bu bağlamda, İsrail liderliğinin söylemi de önemli. Netanyahu, İran’a “savaş ya da saldırı olması halinde sert ve benzeri görülmemiş sonuçlar” ile karşı karşıya kalacağı uyarısında bulundu ve “daha önce görülmemiş ölçekte güç kullanıma hazır” olduklarını söyledi. Ancak, bu iddialı söylemlere rağmen, ne İsrail ne de İran şu anda açık savaşa ilk adımı atmaya hazır durumda değil.

Her iki taraf da böyle bir çatışmada net bir galibin olmayacağını, askeri, ekonomik ve siyasi maliyetlerin çok yüksek olacağını biliyor. Bu nedenle, şu aşamada çatışma, karşılıklı tehditler ve bilgi savaşından ibaret. Mevcut İran rejimine karşı derin düşmanlık bulunmasına rağmen, İsrail siyasi çevresi şimdilik itidal sergiliyor.

Bu durum, Rusya ile aktif diplomatik temaslarda bulunulmasıyla da destekleniyor; İsrail, Rusya’yı önemli bir dış arabulucu ve İran’ın ortağı olarak görüyor.

Elbette, İsrail’de İran’a karşı daha sert bir yaklaşımı savunan “ateşli” kesimler de mevcut. Ancak bunlar, doğrudan saldırının kontrolsüz bölgesel tırmanmaya yol açacağını net şekilde bilen pragmatik bir kesimle birlikte varlık gösteriyor.

Bu soğukkanlı değerlendirme, şu anda çatışmanın diplomatik sınırlar içinde kalmasını sağlıyor, her ne kadar her iki taraftan da agresif retorik yükseliyor olsa da.

Çeviri: YDH