Lübnan hükümeti, halkı ayaklanmaya mı sürüklüyor?

26 Ocak 2026

"Lübnan devlet kurumlarının tepesinde veya kenarında köşesinde yer alan bu 'teslimiyet iktidarı'nın yaptığı şey, tam olarak bir müstemleke valisi davranışıdır."

YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim el-Emin, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in Ortadoğu'da mutlak bir hegemonya kurma peşinde olduğunu; BAE, Fas ve Lübnan'daki "işbirlikçi" rejimlerin ise bu projeye gönüllü veya zoraki teslim olduklarını tekrar hatırlatıyor. El-Emin'e göre Lübnan'daki bu "teslimiyetçi otorite" meşruiyetini yitirmiştir; çözüm ise elitlerden veya dışarıdan gelmeyecek, bizzat halkın bağrından kopacak, 1982 ruhunu hatırlatan ve Direniş'i koruyan bir "halk intifadası"dır.

Artık ne yeni bir malumata ne de derinlemesine bir tahlile hacet kaldı. Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki eksen, tercihini kesin olarak yapmış ve elindeki gücün kendisine; doğuda, batıda, kuzeyde veya güneyde, dilediği şeyi dilediği yerde dayatma yetkisi verdiğine hükmetmiştir.

Kanada Başbakanı’nın o "hakikat anında" itiraf ettiği yegâne gerçek şudur: Amerika, dünyayı teker teker, devlet devlet, halk halk ve güç odaklarını birer birer yalnızlaştırıp yutma gayretindedir; karşısında duranları ise cılız ve azınlıkta kalmış insan topluluklarından ibaret görmektedir.

Çin gibi büyük güçlerin veya Kanadalı yetkilinin işaret ettiği orta ölçekli devletlerin, en azından öngörülebilir gelecekte, nitelikli bir karşı hamlede bulunması beklenmemektedir.

Hal böyleyken, şaşırtıcı olan değil, bilakis kuvvetle muhtemel olan senaryo; dünyanın dört bir yanında Amerikan zorbalığının [1] ve cürümlerinin artarak devam etmesidir.

Bölgemize gelince; Amerikan siyaseti herkesi köşeye sıkıştırıyor ve onları iki seçenek arasında tercihe zorluyor: Ya boyun eğip zillet içinde onların safında yer almak ya da ezilip ayaklar altında kalmak.

Artık ne yarım yamalak bir ittifaka ne çeyrek porsiyon bir işbirliğine; ne sükûta ne tarafsızlığa ne de görmezden gelmeye rıza gösteriyorlar. Aksine, kendini onların safında gören herkesten fiili ve etkin bir katılım talep ediyorlar.

Bu coğrafyada, söz konusu ittifakın sancaktarlığını İsrail üstlenmektedir. Öyle ki İsrail; Âl-i Zayid’in Emirlikleri, kralı titreyen Fas yahut Suriye, Yemen, Irak, Libya, Sudan ve Somali’ye yayılmış ayrılıkçılar gibi, Siyonist varlıkla ilişkisinden artık utanmayan rejimlerle doğrudan işbirliği tesis etmektedir.

Onlara sunduğu güvenlik ve askeri hizmetlerin karşılığında ise her türlü işbirliği ve desteğin bizzat kendi denetiminde olmasını şart koşmaktadır.

İsrail’in müttefiki olan devlet ve güçlere gelince; onlar neredeyse tam bir teslimiyet halindedir. İşlerin artık düzeltilemez bir noktaya evrildiğini ve bu saldırıya direnmenin intiharla eşdeğer olduğunu değerlendirmektedirler.

Ancak sadece kenarda durmakla yetinmeyip, bizzat projenin içine daha fazla batmış durumdalar. Suriyeli Kürtlerin, kendilerini Amerika’nın müttefiki sanıp başlarına gelen felaketten sonra bile, herhangi bir azınlığın gaflet uykusundan uyanacağına dair bir emare görünmemektedir.

Bilakis bu ayrılıkçı güçler, geleceklerinin ancak ve ancak Amerikan-İsrail projesine eklemlenmekle mümkün olacağını ve sürebileceğini zannetmektedirler.

Elbette, bölge ülkelerindeki egemen güçlerin hal ve gidişatı üzerine geniş bir tartışma mevcuttur; ki bu tartışma daha evvel Irak ve Suriye’de devrilen rejimler için de yapılmıştı. Lakin ufukta, iktidarı gasp edenlerin başkalarıyla hakiki bir ortaklık kurmak istediğine dair hiçbir işaret yok.

Arap dünyamızın son on beş yılda şahit oldukları, şu gerçeği haykırmak için kâfidir: Kendi halkının dilinden anlamayan hiçbir rejim ayakta kalamaz; ansızın çöker ve tüm dünya bir araya gelse onu korumaya muktedir olamaz.

Lübnan’da tehlike en somut ve en çıplak haliyle tezahür etmektedir. Bu sadece Amerikan-İsrail projesinin aşırı netliği ve küstahlığından değil, aynı zamanda dış müdahaleye "hoş geldin" diyen yerel güçlerin, istikballerini Amerikan yönetimine boyun eğmekte görmelerinden kaynaklanmaktadır.

İsrail savaşının üzerinden geçen bir yılın ardından gördüklerimiz ifşa etmiştir ki; Amerika ve İsrail’in yerel işbirlikçileri ne sayıca azdır ne de etki ve nüfuzları sınırlıdır.

Daha vahimi şudur: Amerikan-İsrail projesinin tehlikesini kabul etmekle birlikte, Lübnanlıların hatırı sayılır bir kesimi, "direnme acizliği" bahanesiyle teslim olmayı seçmiştir. Bu bahane tek bir anlama gelir: Ülkeleri için ne bir çaba sarf etmek ne de bir bedel ödemek istemektedirler. Bu tavır, onları "Büyük İşgal"in fiili ortakları haline getirmektedir.

Lübnan devlet kurumlarının tepesinde veya kenarında köşesinde yer alan bu "teslimiyet iktidarı"nın yaptığı şey, tam olarak bir müstemleke valisi davranışıdır. Sadece direnişi reddetmekle kalmıyor, kimsenin direnmesini de istemiyorlar.

Hutbelerinde, duruşlarında ve kararlarında, hatta zamanın kısa sürede ifşa edeceği taahhütlerinde, daha fazla taviz vermeye hazır olduklarını beyan ediyorlar.

Bugün, "dünyanın delisi", görünürdeki unvanı İran olan ama asıl hedefi tek bir darbeyle tüm bölgeyi boyunduruk altına almak, bu ülkelerin yönetimini ve servetlerinin yağmalanmasını İsrail’e ihale etmek olan yeni bir maceraya hazırlanıyor.

Bu maceranın en önemli gayesi ise bölgeyi parçalamak ve sonu gelmez iç savaşlara sürüklemektir. Bu cinnet halinin ortasında, Lübnan’da bu maceraya büyük umut bağlayanlar var.

Gerek iktidar koridorlarında gerek siyasi partiler arasında, hatta sermaye çevrelerinde; İran’a yönelik bir Amerikan darbesinin, Hizbullah’ın kökünü kazımayı kolaylaştıracağına inanan bir güruh mevcut.

Bunların arasında "egemenlik" şiarını yükseltenler olsa da, Hizbullah ve Direniş’ten kurtulmak adına Ahmed eş-Şaraa komutasındaki Suriye Ordusu’ndan medet ummaktan geri durmuyorlar. Bu güruh bugün tepeden bakarak, Amerika’nın direniş güçlerinin küresel merkezini vurup başı koparacağı, ardından diğer uzuvların kendiliğinden düşeceği vehmine kapılmış durumda.

Bu zevatın problemi, kendi halkının bir parçasının katline davetiye çıkardıkları ve fiilen kendi soydaşları olan Lübnanlıların öldürülmesi için kışkırtıcılık yaptıkları gerçeğini görmezden gelmeleridir.

Dahası, bu direnişçi grubun eli kolu bağlı durup canını kurtarmak için teslim bayrağı çekeceğini varsayarak hayal kuruyorlar.

Bu işbirlikçi Lübnanlı grubun -ister eski liderler ister onların mirasçıları olsun- yönetici aklındaki asıl sorun; kırk yıl önce de aynı şekilde Amerika ve İsrail’e bel bağlamış, İsrail, Amerikan ve Avrupa ordularını sevinçle karşılamış ve kendi halkına karşı örgütlü bir baskı mekanizması kurmuş olmalarıdır.

Bu grubun sorunu artık sadece hastalıklı zihinleri değil, aynı zamanda tarihsel tecrübelerden bihaber oluşlarıdır. Geri gelmeyecek bir maziye övgüler düzmenin, kendilerine eski pırıltılarını ve hükmetme güçlerini geri vereceğini sanıyorlar.

Meselenin en tehlikeli boyutu şudur: Devlet kurumlarına, siyasi, dini ve iktisadi yapılara çöreklenmiş bu "paralı askerler" topluluğu, tarihi tekerrür ettirmeye çalışanların, tarihin bu tür hamlelere en sert cevapları yine kendisinin verdiğini hatırlaması gerektiğini idrak edememiştir.

Bugün halkın toprak, kurtuluş, kalkınma, egemenlik ve özgürlük haklarının yok sayılması; 1982’deki "Büyük İşgal"e eşlik eden benzer bir yok sayışın tekrarından ibarettir.

O günkü bu gafletin neticesi, işleri işgal öncesine döndüren, düşmanla normalleşme girişimlerini akamete uğratan ve Lübnan’daki rejimin tabiatında nitelikli bir değişime yol açan halk intifadası olmuştu.

Bugün gidişat, aynı tecrübenin tekrarına doğru evrilmektedir. Bu da demektir ki, mevcut düzene karşı fiili bir halk intifadasına [2] ihtiyaç vardır.

Bu intifada, hatayı düzeltmek için zorunlu bir geçit olabilir. Bu, her ne kadar siyasi karakteri baskın bir ayaklanma olsa da, aynı zamanda ekonomik kriz duvarında geniş bir gedik açacaktır.

Bu, hala "meleklerin cinsiyetini" tartışmakla meşgul olan elitleri ve güçleri bekleyemeyecek bir intifadadır; bilakis kendi liderlerini ve kadrolarını bizzat doğuracak ve halkın aslında kendisini beklediğini keşfedecektir. Ve bu, Direniş'i ve silahını korumak için elzem bir intifada olacaktır; onu tasfiye etmek için değil.


[1] Bâltaca (Zorbalık/Haydutluk): Orijinal: البلطجة (El-Baltaca). Türkçe kökenli "Balta" kelimesinden Arapçaya geçmiş, Mısır lehçesinde ve modern Arap siyasi literatüründe "siyasi haydutluk, çeteleşme, kaba kuvvetle sindirme" anlamında terimleşmiştir. Özellikle Mısır devrimi sırasında rejimin kiralık sivil çeteleri için kullanılmıştır. El-Emin burada ABD'nin uluslararası hukuku hiçe sayan tavrını "süper güç" diplomasisi olarak değil, adi bir "sokak kabadayılığı" olarak nitelemektedir. (ç.n.)

[2] İntifada (Ayaklanma/Silkiniş): "N-F-D" kökünden (silkelemek, tozunu atmak) gelir. Bir şeyin üzerindeki kiri, pası veya yükü silkeleyip atmasıdır. Filistin literatüründe (Birinci ve İkinci İntifada) "işgale karşı başkaldırı" olarak kemikleşmiştir. Yazar bu kutsal kavramı, Lübnan iç siyasetine taşıyarak, mevcut yozlaşmış ve işbirlikçi olarak gördüğü sisteme karşı bir "halk silkinişi" talep etmektedir. (ç.n.)

Çeviri: YDH