
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Alaa el-Lami, Çin Halk Cumhuriyeti'nin dış politikasını yöneten dinamikleri; ideolojik sadakat ile pragmatik ulusal çıkarlar arasındaki gerilim üzerinden inceleyen kapsamlı bir jeopolitik analiz sunuyor. Yazar, Çin'in Venezuela ve İran gibi müttefiklerine yönelik desteğinin abartılı "sahte haberler" (fake news) ile şişirildiğini ifşa ediyor; Pekin'in aslında "dağın tepesinden kavgayı izleyen bilge maymun" misali, çatışmalara doğrudan girmekten kaçınan, sabırlı ve temkinli bir strateji izlediğini vurguluyor.
Bugünlerde zihinleri meşgul eden meşru bir sual dillerde dolaşıyor: Çin Halk Cumhuriyeti’nin dış siyasetini tayin eden ve temellendiren saik nedir? Acaba bu, iktidardaki Komünist Parti’nin umdeleri midir; yoksa devletin iktisadi ve jeopolitik anlık çıkarları mıdır? Yahut bunların ötesinde başka sebepler mi söz konusudur?
Bu soruya "Bilakis, mesele bunların hepsi ve hatta daha fazlasıdır" şeklinde efradını cami ağyarını mani bir cevap versek dahi; kimileri, Çin’in Venezuela ve İran gibi en yakın müttefiklerini savunma hususundaki o mütereddit, mahcup ve akışkan tavrının sırrını; keza Filistin halkına reva görülen soykırım savaşı ve şehirlerin topyekûn imhası karşısındaki tutumunu hayretle sorgulamaya devam edecektir.
Çin’e muhabbet besleyen bazı çevreler, Pekin’in Venezuela hadisesindeki son tavırlarını perdelemek gayesiyle, sosyal medya mecralarında sahih olmayan yahut hakikati tam yansıtmayan haberler neşrettiler.
Bu haberlerden biri, emperyalizm karşıtı onlarca sayfa ve haber sitesinde yayılarak şöhret buldu. Haber metni ile analitik makale karışımı olan ve "Çin’in Venezuela İçin Yaptıkları" başlığını taşıyan bu haber, Çin dostu olduğu iddia edilen Kurt Grötsch adında Alman bir yazar ve analiste nispet edildi.
Metne muttali olduğum an, muhtevası ve kurgusu içime bir şüphe düşürdü. Haberi neşredenlerden, tercümeye esas aldıkları orijinal kaynağı talep ettiğimde, "ABYA YALA" isminde, pek de ehemmiyetli ve yaygın görünmeyen İspanyolca bir siteye yönlendirildim ki bu da beni tatmin etmedi.
Şüphemi artıran bir diğer husus ise; bilhassa Trump yönetimine diş bileyen, ister Marksist sol, ister milliyetçi sağ olsun, köktenci anti-emperyalist matbuatın bu haberi neşretmemiş ve içindeki malumatı iktibas etmemiş olmasıydı.
Buna ilaveten, Çin’in aldığı iddia edilen o "sert tedbirler", bir istisna haricinde (ki ona birazdan değineceğim), haber bültenlerinde ne "son dakika" ne de sıradan bir haber olarak yer buldu.
Grötsch’e atfedilen makalede iddia edildiği gibi; "Çin Halk Bankası’nın, ABD savunma sanayii ile irtibatlı şirketlerle dolar üzerinden yapılan tüm işlemleri sessizce askıya alması; Boeing, Lockheed Martin, Raytheon ve General Dynamics gibi devlerin bir sabah uyandıklarında, Çin ile olan tüm muamelelerinin hiçbir ön ihtar olmaksızın dondurulduğu haberiyle yüzleşmeleri" sıradan bir havadis midir?
Yahut "Çin Devlet Elektrik Şebekesi şirketinin, ABD’li tedarikçilerle olan tüm sözleşmelerini kapsamlı bir incelemeye tabi tutması" veya "Çin Ulusal Petrol Şirketi’nin, ABD rafinerilerine yönelik yıllık 47 milyar dolar değerindeki petrol tedarik sözleşmelerini iptal ederek küresel ikmal hatlarında stratejik bir yeniden yapılanmaya gitmesi" alelade bir olay mıdır?
Haberin yazarı, bu iddiaların ardından şunu ekliyor: "Fakat bundan daha mühimi, verilen şu stratejik mesajdır: Çin, tek bir kurşun dahi atmadan ABD’yi enerji sahasında boğabilecek kudrettedir." [1]
Açık kaynaklı dijital medya dünyasında, yapay zekâ çağında ve her şeye dair ihtisas ansiklopedilerinin bulunduğu bir devirde, bu kelamın akla yatkın bir tarafı var mıdır?
Nihayetinde makalede, içinde hakikatten küçük bir parça barındırdığını fark edeceğimiz şu satırlar yer alıyor:
"5 Ocak’ta Pekin mali silahını ateşlediğinde, Çin Bankalararası Sınır Ötesi Ödeme Sistemi, Washington’ın tahakkümü altındaki SWIFT sisteminden kaçınmak isteyen her türlü uluslararası muameleyi kapsayacak şekilde operasyonel kapasitesini genişlettiğini duyurdu. Bu, Çin’in Batı finansal sistemine karşı dünyanın önüne tam ve işlevsel bir alternatif koyduğu manasına gelir. Artık Amerikan mali yapısına bel bağlamadan ticaret yapmak isteyen herhangi bir devlet, şirket veya banka; yüzde 97 oranında daha ucuz ve hızlı olan Çin sistemini kullanabilir."
Haberi bitirdiğinizde yazar hakkında geniş bir biyografi ile karşılaşıyorsunuz: Kurt Grötsch; Nürnberg Üniversitesi’nden doktora, Madrid’den işletme yüksek lisansı derecesine sahip, Avrupa ve uluslararası üniversitelerde ders veren bir akademisyen ve araştırmacı.
Kültür, iletişim ve yaratıcı endüstriler mütehassısı, birçok kültür merkezinin kurucusu, "Çin Kürsüsü" başkan yardımcısı ve Çin Minzu Üniversitesi elçisi...
Ancak yapay zekâ ve üretken dil modellerine bu "Kurt Grötsch" denen şahsı sorduğunuzda şu cevabı alırsınız:
"Bağımsız kaynaklardan, yazarın tanınmış veya güvenilir bir akademik şahsiyet olduğuna dair güçlü bir delil bulunmamaktadır."
Haydi, yapay zekânın söylediklerini bir kenara bırakalım ve beşerî zekâmıza, "aklı selim"e müracaat edelim; Çin’in ABD’ye böylesine yıkıcı iktisadi darbeler indirmesi ve ABD’nin buna sessiz kalıp sadece seyretmesi mümkün müdür?
Hülasa, bu haberin muhtevası şüphelidir; emperyalizm karşıtı ve halkların müdafii olan ciddi hiçbir gazete veya mecrada bahsine rastlayamazsınız.
Sadece İspanyolca yayın yapan ve hakkında pek az şey bilinen marjinal bir sitede yer almıştır. Bu haberden teyit edilebilen yegâne husus, Brezilya’nın mali transferlerde dolar endeksli SWIFT sistemi yerine, yerel para birimleriyle çalışan BRICS Pay sistemini aktive etme kararıdır.
Bazı analistler, Brezilya’nın bu kararı, Venezuela krizi ve devlet başkanının kaçırılması girişimi esnasında Çin ile istişare ederek aldığını düşünmektedir.
Muhakkak olan şudur ki; Brezilya’nın kararı Çin ile doğrudan bir istişare ve koordinasyon neticesinde gerçekleşmemiş olsa bile, Çin’in ve Brezilya’nın yanı sıra Rusya, Hindistan ve Güney Afrika’dan müteşekkil BRICS kurucu ülkelerinin muvafakatiyle hayata geçmiştir.
Yahut -ki mevcut veriler ve jeopolitik bağlam ışığında benim tercihim bu yöndedir- bu karar mezkûr tarafların onayıyla çok önceden alınmış, lakin fiili başlangıç işareti nihayet zikredilen tarihte verilmiştir.
Acaba Çin ve BRICS’teki müttefikleri, İran için de benzer bir karar alıp, ekonomisini kurtarmak adına "BRICS Pay" sistemini devreye sokabilirler mi? Yoksa bu, Washington ile üstü açık bir çatışmaya girmek manasına mı gelir?
Öte yandan, kimileri de Çin’in Siyonist rejimle ve Avrupalı faşist sağ ile ilişkilerini olduğundan fazla büyütmektedir. Bazıları, hayal ile hakikat kırıntılarının birbirine karıştığı makaleler ve videolar düzdüler.
Ben burada, ne Çin’i aklama ne de onu karalama hatasına düşmeden -ki her ikisinde de bir menfaatim yoktur- Çin’in dış siyasetteki ve uluslararası ilişkilerdeki tavrının özüne ve saiklerine ışık tutmaya çalışacağım.
Şayet benim ve Arap soluna mensup pek çok kişinin, Komünist Parti tarafından yönetilen bir devletten çok şey beklediği doğruysa; bu politikaları tevil etmeden veya ifrat ve tefrite kaçmadan, kendi tarihsel bağlamı içinde anlamamızın bir zaruret olduğu da o derece doğrudur.
Çin Halk Cumhuriyeti’nin dış siyaseti ve beynelmilel ilişkileri, kuruluşundan bugüne köklü bir değişim geçirmemiştir.
Belki Güney halklarıyla dayanışma sesinin yükseldiği, bilhassa Maocu dönemde hamasi ve keskin bir tona büründüğü vakitler olmuştur.
Fakat o dönemde dahi Çin’in dayanışması, "Halk Gönüllüleri Ordusu" adı altında asker gönderdiği Kore Savaşı (1950-1953) haricinde, müttefiki lehine silahlı müdahale boyutuna asla varmamıştır.
Vietnam’ın Amerikalı işgalcilere karşı yürüttüğü direniş savaşında, Çin ile Vietnam arasında bin üç yüz kilometreyi bulan uzun bir sınır hattı olmasına rağmen, Çin; Vietnam’a ve hürriyeti için mücadele eden diğer halklara para, silah ve siyasi destek vermekle iktifa etmiştir.
Sovyetler Birliği ise, Süveyş Krizi’nde (Üçlü Saldırı) Nasırcı Mısır’ı savunmak için silah çekme tehdidinde bulunmuş, Kore Savaşı’na pilotlarını ve silahlarını göndermiş, 1979 sonunda ise Afganistan’daki komünist darbeyi desteklemek için fiilen silahlı kuvvetleriyle müdahil olmuştur.
Mao Zedong’un, Çin’in Vietnam’daki komünist direnişe askeri destek vermemesini garipseyen bir gazeteciye verdiği meşhur bir cevap vardır. Mao mealen şöyle der:
"Vietnamlılar vazifelerini layıkıyla yapıyorlar; Çin ise saldıran kaplanın etinin, kendi pençelerine yakın kalmasını her daim tercih eder." Burada saldıran kaplandan kasıt, işgalci Amerikan kuvvetleridir. Çin dış siyasetinin özünü, kadim bir Çin hikmeti üzerinden de okumak mümkündür: "Aslan ile kaplan vadide bir kavgaya tutuşursa, bilge maymuna düşen, dağın zirvesinde savaşın sonunu beklemektir." [2]
Bu sözün özü hakkında dilediğimizi söyleyebiliriz; onu bencillikle yahut Çin’in iç menfaatlerine saplanıp kalmakla itham edebiliriz. Fakat bu söz, Çin dış siyasetinin bir veçhesini bize izah edebilir.
Zira Çin, tarihi boyunca egemenliği ve bağımsızlığına taalluk eden hususlar haricinde, uluslararası ihtilaflarda güç kullanma tehdidinde bulunmamıştır. Tayvan’ın Çin’e aidiyetini savunmak da, bu milli egemenlik müdafaasının sınırları dâhilindedir.
İkinci husus şudur: Çin, mukabelede bulunurken sükûneti, temkini ve "biriktirme" (teraküm) ilkesini esas alır.
Tepkisinde bazen gecikebilir, lakin kendisine yönelen hasmane fiile denk bir kuvvetle mutlaka cevap verir.
Hatırlayalım ki, Trump’ın yüksek cezai gümrük tarifeleriyle hedef aldığı ülkeler arasında, ona güçlü misillemelerle karşılık verip, onu yaptırımlarından defalarca ve pek çok sahada geri adım atmaya mecbur bırakan yegâne devlet Çin’dir.
Nitekim Washington Post gazetesi de bunu teyit etmiş ve Çin’in Trump’ı geri adım atmaya ve mütareke talep etmeye zorladığını yazmıştır.
Gazete, Trump’ın Pekin ile olan ticaret savaşını her geçen gün kaybettiğine dair "kati deliller" bulunduğunu belirtmiştir.
Bunun delili, yılın ilk yarısında Çin ekonomisi yüzde 5,3 oranında büyürken, Amerikan ekonomisinin sadece yüzde 1,25 oranında büyümesidir.
Zikredilenlere şunu da ilave edebiliriz: Çin, dost ve müttefiklerini desteklerken de, rakip ve hasımlarıyla muhatap olurken de; ağır, sebatkâr ve hedefe kilitlenmiş bir yılanın hareketini andıran, [3] etraflıca hesaplanmış adımlarla, yavaş, birikimli ve gizli bir mukabele yöntemini benimser.
Çin’in İran’a sağladığı silah ve teknoloji desteği hakkında çok şey söylendi; lakin Venezuela’ya desteği, bu ülkedeki menfaatlerine denk düşecek bir seviyeye ulaşmadı.
Çin’in Venezuela’da yoğun yatırımları olduğunu, 2007’den bu yana büyük kısmı Çin Kalkınma Bankası’nın petrol destekli kredileri olmak üzere 60 milyar dolardan fazla para akıttığını, Venezuela’dan tahsil etmesi gereken 17-19 milyar dolar civarında alacağı bulunduğunu, yatırımların petrol ve altyapı sektörlerinde yoğunlaştığını ve Çin’in Venezuela petrolünün en büyük alıcısı olduğunu bildiğimizde; Trump’ın Venezuela’ya yönelik korsanlığına ve devlet başkanını kaçırma girişimine karşı Çin’in verdiği cevap, asgari haddinde kalmış görünmektedir.
Bununla birlikte bazı gözlemciler, Trump’ın el altından Çin’e bu ülkedeki yatırımları hususunda teminat vermiş olabileceğine inanmaktadır. (Sonradan gelen haberler bu tahmini doğrular niteliktedir; zira çalınan Venezuela petrolünün ilk partisinin, Trump’ın seçim finansörlerinden birine ait bir şirket üzerinden 500 milyon dolara Çin’e satıldığı, bu meblağın yüzde 40’ının Trump’a, yüzde 60’ının ise Venezuela hükümetine gittiği ilan edildi. Çin daha evvel Venezuela petrolünü karaborsadan 15 dolar indirimle alırken, artık Amerikalı hırsızdan 5 dolar indirimle almaya başlamıştı).
Bu durum, bilhassa Trump gibi ahlaki veya hukuki her türlü kayıttan "firar etmiş", uluslararası hukuku hiçe saydığını ve kendi şahsi ahlak (!) ve inançlarını onun yerine ikame ettiğini açıkça beyan eden bir başkan söz konusu olduğunda, hiç de ihtimal dışı değildir.
Bu makaleyi, iki yıl evvel (el-Ahbar - 7 Aralık 2023) kaleme aldığım bir yazıda, ırkçı rejimin Gazze Şeridi’nde Filistin halkına karşı yürüttüğü soykırım savaşı esnasında Çin ve Rusya’nın sergilediği performansa dair şerhlerimi hatırlatarak bitirmek faydalı olabilir. O vakit, öfke ve hüzünden hali olmayan bir lisanla şöyle yazmıştım:
"Rus ve Çin diplomasisinin, trajik hadiselerin çoktan aştığı mütevazı, sözlü ve mütereddit sınırlar içinde kalması; Siyonist saldırganlığın bir imha ve etnik temizlik operasyonuna dönüşmesine rağmen bu tavrın yükseltilmemesi, artık tefsir veya tevil edilebilir bir durum değildir. Bu hal, her iki devletin (Rusya ve Çin) Araplarla genelde, Filistin halkı ve direniş güçleriyle özelde olan ilişkilerine en ağır zararı vermeye namzettir."
Ve şunu eklemek mecburiyetindeyim: Filistin trajedisi, bu halkın hürriyet ve istiklal uğruna verdiği mücadelenin tarihinde en yüksek zirvesine ulaşmıştır.
Halkın büyük bir kısmı tamamen yıkılmış şehirlerde, enkaz yığınları arasında, zorlu sağlık ve iklim şartlarında yaşamaktadır.
Vuku bulanlar, sadece failleri olan Siyonistler ve onların ABD liderliğindeki Batılı emperyalist müttefikleri için bir utanç vesilesi değildir. Aynı zamanda, Batı ve Siyonizm tarafından hedef alınan halkların -ki başında Filistin halkı gelir- dostu bilinen küresel çapta mühim iki devletin; yani Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu’nun performansı üzerinde de pek çok ve acı soru işaretleri bırakmaktadır. Tıpkı tarihin, tüm dünya devletleri ve bütün bir beşeriyet üzerine benzer soru işaretleri bırakacağı gibi...
[1] "Tek Bir Kurşun Atmadan" (Bila İtlaki Rasasatin Vahide) Orijinal: من دون إطلاق رصاصة واحدة. Arapçada Rasas (kurşun), kök olarak "birbirine kenetlenmiş yapı" (Kur'an'daki bünyanun mersus ifadesi gibi) manasına gelse de modern kullanımda mermi/kurşun demektir. İtlak ise "salıvermek, serbest bırakmak" kökünden gelir. Yazar burada Sun Tzu’nun Savaş Sanatı’ndaki meşhur, "En büyük zafer, savaşmadan kazanılan zaferdir" (Acme of skill is to subdue the enemy without fighting) ilkesine bir gönderme yapmaktadır. Çin’in "yumuşak güç" (soft power) veya ekonomik zorlama (economic coercion) yoluyla hasmını dize getirme stratejisi, kadim Çin savaş doktriniyle örtüşmektedir. (ç.n.)
[2] "Dağın Zirvesindeki Bilge Maymun" (el-Kırd el-Hakîm ala Kımmeti'l-Cebel). Orijinal: القرد الحكيم ... على قمة الجبل. Bu ifade, Çincede Zuò shān guān hǔ dòu "Dağa oturup kaplanların dövüşünü izlemek" deyiminden mülhemdir. Orijinal deyimde genellikle "kaplanlar" dövüşür, izleyen ise bir insan veya başka bir figürdür. Yazarın "maymun" metaforunu kullanması, Arap edebiyatındaki Kelile ve Dimne masallarındaki hayvan sembolizmine veya Çin burçlarındaki/mitolojisindeki "Maymun Kral" (Sun Wukong) figürüne, onun zekâsına ve kurnazlığına bir atıf olabilir. Bu strateji, Soğuk Savaş döneminde Mao’nun, ABD ile SSCB arasındaki gerilimi kendi lehine kullanma siyasetini (reelpolitik) özetler. Yazar, Çin’in Filistin meselesindeki pasifliğini bu "stratejik sabır" veya "fırsatçı tarafsızlık" ile açıklamaktadır. (ç.n.)
[3] "Yılan Stratejisi" (İstiratijiyyetü'l-Ef'a). Yazarın "yılan" (ef'a) benzetmesi menfi değil, "sebat" ve "sessizlik" manasındadır. Arap şiirinde yılan bazen sinsi düşman, bazen de toprağa bağlı, kadim ve sabırlı bir güç olarak tasvir edilir. Burada Çin’in hamlelerini davul zurnayla değil, derinden ve sessizce yapması kastedilmiştir. (ç.n.)
Çeviri: YDH