
YDH - Suudi Arabistan, ABD'nin güvenlik garantilerine olan güvenini yitirmesi ve olası bir çatışmanın kendisine vereceği zarardan çekinmesi nedeniyle, İran'a yönelik bir savaşa karşı durmaktadır. Özellikle Yemen savaşı ve Aramco saldırıları sırasında Amerikan korumasının yetersiz kalması, Riyad'ı Çin gibi alternatif stratejik ortaklıklara yöneltmiş ve İsrail yanlısı koalisyonlara katılmaktan alıkoydu. El-Ahbar gazetesi yazarı Lokman Abdullah'ın değerlendirmesine göre Krallık, ABD'nin kendisini eşit bir müttefikten ziyade bölgesel çıkarları için kullanılan işlevsel bir araç olarak görmesinden rahatsızlık duyuyor. Ayrıca Suudi medyası, BAE ve İsrail'in Yemen'deki stratejik noktalarda, özellikle Sokotra Adası'nda kurdukları ve aralarında Türkiye ile Suudi Arabistan'ın da bulunduğu ülkeleri hedef alan gizli casusluk ağlarını ifşa ediyor.
Suudi Arabistan'ın, ilişkileri normalleştirme anlaşmasına varmış olsalar da hâlâ dikenli ve karmaşık bir geçmişe sahip olduğu komşusu İran'a duyduğu sevgiden değil; aksine Tahran'ın kendisine yönelik herhangi bir saldırıyı bölgesel bir savaşa dönüştürme tehdidini de göz önüne alarak, böyle bir çatışmanın hem kendisi hem de bölge üzerindeki olası yansımalarından çekindiği için İran'a yönelik savaş isteyenlerin karşısında durduğu artık netleşmiş durumda.
Bu bağlamda, Krallık'ın fiili koruma ve güvenilir bir füze savunma şemsiyesi sağlanması yönündeki mükerrer taleplerine ABD'nin yanıt vermekte başarısız olduğu yönündeki saklanmayan Suudi kanaati öne çıkıyor.
Zira bu güvenceler birden fazla dönemeçte sınanmış ve ihtiyaç anında sınırlı kaldığı ya da hiç olmadığı görülmüştür.
Bu durum bilhassa, Suudi Arabistan'ın elindeki hava savunma sistemlerinin, yıllarca süren yatırımlara ve güvene rağmen, Yemen kaynaklı füzeler ve insansız hava araçlarına karşı etkili bir caydırıcılık sağlayamadığı ve Krallık içindeki hayati noktaların hedef alınmasını engelleyemediği Yemen savaşında kanıtlanmıştır.
Belki de bu süreçteki en büyük ve en acı verici kırılma, 2019'da Abkayk ve Hureys'teki Aramco petrol tesislerini hedef alan saldırılar karşısında Amerikan tutumunun sergilediği benzeri görülmemiş kayıtsızlık olmuştur.
Gerçek şu ki o anın yansımaları, Riyad'ın Amerikan taahhütlerinin samimiyetini ölçmek için yaptığı sonraki kasıtlı testlere kadar uzandı; ancak Washington'ın vaatleri, iki ülke arasındaki tarihi ortaklığın boyutuna denk düşecek somut koruma tedbirlerine veya doğrudan güvenlik taahhütlerine dönüşmedi.
Hatta bu testlerin bazıları, ABD'nin saldırıların etkilerini kendi çıkarlarını pekiştirmek, özellikle de petrol fiyatlarını kendi ekonomisine uygun şekilde belirlemek için kullanmaktan çekinmediğini gösterdi.
Tüm bunlar Suudi Arabistan'ı geleneksel Amerikan şemsiyesi dışında stratejik alternatifler aramaya itti.
2023 yılında Çin arabuluculuğunda İran ile imzalanan uzlaşı anlaşması da bu çerçevede gelişti ve Krallık'ın artık ABD'ye tek taraflı bağımlılıktan uzak, uluslararası tercihlerinde daha bağımsız ve çok yönlü bir yaklaşım benimsediği mesajını verdi.
Ayrıca Suudi Arabistan, ABD'nin Gazze Şeridi'ne yönelik savaşı sırasında İsrail'e her türlü askeri desteği sağlamak için gösterdiği benzeri görülmemiş gayreti, Washington ile ortaklık dengesindeki derin bozukluğun ek bir işareti olarak görerek hayal kırıklığı ve endişeyle izledi.
Riyad'a göre ABD'nin kendisini eşit bir stratejik müttefik olarak değil, bölgedeki Amerikan projesinin önceliklerine hizmet etmek üzere gerektiğinde çağrılan "işlevsel bir devlet" olarak gördüğü aşikardı; bu da Krallık'ın büyüklüğü, jeopolitik ağırlığı ve Arap-İslam dünyasındaki merkezi konumuyla çelişiyordu.
Bu temel üzerine Suudi Arabistan, Kızıldeniz'deki Amerikan "Refah Muhafızı" ve Avrupa'nın "Aspides" koalisyonlarına katılmadı.
Bunun nedeni yalnızca bu ittifakların esasen İsrail çıkarlarını korumak için oluşturulmuş olması ve bunlara katılımın Arap kamuoyu nezdinde utanç yaratma ihtimali değildi; aynı zamanda Krallık'ın Yemen saldırıları sırasında güvenlik şemsiyesinden mahrum bırakılmasına verilen stratejik bir tepkiydi.
O dönem diplomatik ve istihbari kaynaklardan aktarıldığına göre hem Suudi Arabistan hem de BAE, bu saldırıya olası bir katılım için, sadece İsrail güvenliğine hizmet eden sınırlı operasyonlarla yetinmek yerine, hedefin net ve doğrudan "Ensarullah" tehdidini sona erdirmek olması şartını koşmuştu.
Buradan hareketle, Suudi Arabistan'ın İran'a yönelik herhangi bir Amerikan saldırısını reddeden resmi tutumu ile Savunma Bakanı Halid bin Selman'dan sızdırılan (ve Krallık tarafından yalanlanan) "İran rejimine sınırlı bir darbe vurmanın onun iç ve dış konumunu güçlendirebileceği" yönündeki iddialar arasındaki çelişkinin arka planı netleşiyor.
Aslında bu ayrışma Suudi medyasında da açıkça görülüyor; el-Arabiya ve el-Hadas gibi bazı kanallar İran'a karşı tırmanışta Amerikan anlatısını benimserken, yerel medya organları özellikle Yemen konusunda İsrail karşıtı içerikler yayınlıyor ve Abu Dabi'yi Tel Aviv'in kucağına atılmakla suçluyor.
Bazı gazeteler, başta adalar olmak üzere Yemen'deki stratejik noktalara yatırım konusunda İsrail-BAE ortaklığını ifşa etme yoluna gitti.
Suudi el-Vatan gazetesi, Sokotra Adası'nda on yıllardır görünmez kaldığı belirtilen devasa bir casusluk ağının keşfedildiğine dair detaylar yayımladı.
Habere göre bu ağ, Hint Okyanusu ve Aden Körfezi'nden geçen ticari ve askeri gemi trafiğini izlemek için tahsis edilmişti.
Gazetenin özel kaynaklarına dayandırdığı bilgiye göre söz konusu ağ; Çin, Türkiye, Pakistan ve Mısır gibi ülkelerin yanı sıra Suudi Arabistan dahil Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine ait denizaltıları ve savaş gemilerini gözetlemek için kullanılıyordu.
Aynı sistem, limanların yakınındaki derin sulara yerleştirilen daldırma sensörleri aracılığıyla gemi ve denizaltıların ses izlerini takip ederek karasulardan geçen askeri ve ticari iletişimleri de dinliyordu.
Bu bilgilere göre Sokotra Takımadaları, dünyanın en önemli deniz yollarından birinde bölgesel ve uluslararası güçlerin hareketleri hakkında hassas bilgi toplama imkanı sunan stratejik izleme platformlarına ve üslerine dönüşmüş durumdaydı.
Çeviri: YDH