
YDH - İran, nükleer programını bölgesel nüfuz ve füze savunmasından ayrı tutarak "saf teknik" bir zeminde müzakere etme stratejisini kararlılıkla sürdürüyor. 2025 askeri müdahalelerinin ardından altyapısını hızla onaran Tahran, nükleer silah üretme kapasitesine sahip "eşik devlet" statüsünü geri dönülemez stratejik bir koz olarak masaya sürüyor. El-Ahbar gazetesi yazarı Hasan Haydar'ın değerlendirmesine göre önerilen uluslararası zenginleştirme konsorsiyumu ve teknik mühlet senaryoları, İran'ın nükleer haklarını korurken Batı'nın güvenlik endişelerini dindirmeyi ve yaptırımların tamamen kaldırılmasını hedefliyor.
ABD'nin Körfez'de artan askeri hareketliliği eşliğinde, İran nükleer meselesi uluslararası arenada yeniden gündemin ilk sırasına yerleşiyor.
Çatışmanın sınırlarını belirleme ve yeni mutabakatlara zemin hazırlama yönündeki karşılıklı istek, müzakerelerin canlanmasını beraberinde getiriyor.
Bu kapsamda Tahran, müzakere doktrininin temel taşı olan "dosyaların birbirinden kesin ve net bir biçimde ayrılması" ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalıyor. İran yönetimi; başta ABD olmak üzere Batılı güçlerin, balistik füze programı veya bölgesel nüfuz gibi nükleer program kadar hassas konuları tek bir "paket" halinde masaya getirme çabalarını kararlılıkla reddediyor.
Bu duruş, dosyaların birleştirilmesinin İran'ın elindeki güç kartlarını tüketmeye yönelik bir tuzak olduğu yönündeki stratejik güvenlik değerlendirmelerine dayanıyor; üstelik karşılığında kalıcı veya eşdeğer kazanımlar elde edileceğine dair somut bir garanti de bulunmuyor.
Tahran'daki karar vericilerin perspektifinden bakıldığında füze programı ve bölgesel ittifak ağı, tartışmaya kapalı "egemen caydırıcılık araçları" niteliği taşıyor.
Bu sebeple Tahran, olası her türlü müzakere sürecini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) denetimindeki saf "teknik nükleer" çerçeveyle sınırlandırmakta ısrar ediyor; böylece stratejik istikrarının emniyet supabı olarak gördüğü konvansiyonel güç unsurlarını pazarlık masasına dahil etme girişimlerine kapıyı kapatıyor.
Öte yandan, 2025 yazında nükleer tesislere yönelik askeri saldırıların altyapıda yol açtığı maddi hasarın boyutuna rağmen İran, özellikle Natanz, İsfahan ve diğer ağır darbe alan bölgelerdeki hayati idari ve araştırma tesislerini hızla rehabilite ederek gözlemcileri şaşırtıyor.
Bu performans, Tahran'ın "atom bombasına" sahip olma peşinde koşmasa da bugün "nükleer eşiği" geri dönülemez bir fiili durum olarak tescillemeye odaklandığına dair şifreli bir mesaj veriyor.
Söz konusu "eşiğe" ulaşmak, nükleer silah üretimini sadece siyasi bir karara ve rekor sürede uygulanabilecek teknik kapasiteye dönüştüren bilgi birikimine sahip olmak anlamına geliyor.
Bu durum, gelecekteki askeri müdahaleleri stratejik açıdan işlevsiz kılıyor; zira tesislerin ve duvarların yıkılması, korunaklı beşeri sermayenin veya birikmiş bilginin yok edilmesi manasına gelmiyor.
Tahran, nükleer kapasitesini bir "potansiyel güce" dönüştürerek müzakere masasında üstünlük kurmayı ve hasımlarını artık füzelerin denklemden silemeyeceği teknik bir gerçeklikle yüzleşmeye zorlamayı başarıyor.
Ciddi müzakere tekliflerinin merkezinde, İranlı müzakerecilerin "nükleer hakkı" tescilleme ile uluslararası endişeleri dindirme arasında denge kurma arzusunu yansıtan teknik bir senaryo öne çıkıyor.
Bu senaryo, zenginleştirmenin tamamen yasaklanmadığı, aksine sembolik sınırlar ve titiz denetimler altında düzenlendiği birkaç yıllık "uzatılmış teknik mühlet" ilkesine dayanıyor.
Bu tasavvura göre İran; şüphe uyandıracak stok biriktirmeden, yakıt döngüsüne sahip olma yönündeki egemen hakkını teyit etmeye yetecek kadar, yalnızca araştırma ihtiyaçlarını karşılayacak sınırlı sayıda santrifüj ve düşük zenginleştirme seviyesini muhafaza ediyor.
Burada amaç, üretimi genişletmekten ziyade, Batı'nın dosyayı askerileştirme gerekçelerini boşa çıkaracak şekilde prensibi sabitlemek olarak görülüyor.
Bu yaklaşım, İran'ın kurucu üye ve etkin ortak olacağı bir "uluslararası uranyum zenginleştirme konsorsiyumu" kurma fikriyle tamamlanıyor. Bu proje sadece barışçıl amaçlar için nükleer yakıt sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda Tahran'ın küresel ölçekte ileri sivil nükleer teknolojiye entegre olmasına olanak tanıyor.
İran açısından bu fikir bir taviz değil; ulusal altyapı yeni nesil nükleer standartlara göre yeniden inşa edilene kadar nükleer hakları koruma mekanizması işlevi görüyor.
Bu süre zarfında Tahran, tesislerini UAEA gözetiminde ileri nesil santrifüjlerle donatmaya devam ediyor; böylece mühlet sona erdiğinde zenginleştirmeye yeniden başlamak, tartışmaya kapalı yasal bir hak haline geliyor.
Karmaşık teknik sürece paralel olarak, yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyum stoku konusu da pazarlık alanındaki en hassas kartlardan biri olarak beliriyor. Raporlar, bir kısmı dağların derinliklerindeki yüksek korunaklı tesislerde dağıtılmış ve tam konumu belirsiz olan yaklaşık 410 kilogramlık bir stokun varlığına işaret ediyor.
Bu belirsizlik, stokun askeri saldırılarla yok edilemeyecek veya parçalanamayacak "bütünsel bir kütle" olarak müzakere edilmesini amaçlayan bilinçli bir İran stratejisinin yansımasıdır.
Bu stokun akıbetinin belirsiz bırakılması, Washington'ı büyük bir güvenlik ikilemiyle karşı karşıya bırakıyor: Ya yaptırımların tamamen kaldırılması karşılığında sıkı denetimin geri dönüşünü garanti eden kapsamlı bir uzlaşıya varılacak ya da herhangi bir anlaşma çerçevesinin dışında kalan, kritik ve korunaklı nükleer madde varlığıyla yaşanacak.
Bu durum, askeri seçeneğin İran'ın nükleer tehdidini kalıcı olarak bertaraf etmedeki başarısızlığını ve sınırlarını somutlaştırıyor.
2025 saldırılarını diplomatik bir itici güç olarak kullanmayı başaran İran'ın yaklaşımı, Washington ve Avrupa başkentlerini, nükleer programın barışçıl doğasını kapasitenin özüne dokunmadan garanti altına alacak bir formül bulma sınavına sokuyor.
Bu da dikte mantığından siyasi eşitlik mantığına geçişi zorunlu kılıyor. Bir başka deyişle uluslararası güçler, İran'ın "eşik devlet" haline gelmesini, yalnızca ekonomik baskı veya etkinliği nükleer bilginin tahkimatı karşısında aşınan askeri tehditlerle aşılamayacak stratejik bir veri olarak kabul etmek durumunda kalıyor.
Sonuç olarak, beklenen müzakerelerin akıbeti, Tahran'ın haklarını korurken aynı zamanda ABD'nin bazı taleplerini karşılayacak bir denge inşa etme becerisine bağlı kalacaktır.
Böylesi bir uzlaşıya varılması durumunda İran, bölgesel istikrara giden yolun nükleer haklarının tanınmasından geçtiği ve kendi güvenliğinin tüm bölgenin güvenliği anlamına geldiği yeni angajman kurallarını tesis etmiş olacaktır.
Çeviri: YDH