
YDH- İngiliz araştırmacı gazetecilik portalı Declassified UK’de yer alan makalede, Birleşik Krallık’ın Venezuela petrolü üzerindeki çıkarlarını korumak için on yıllar boyunca Shell ve BP gibi şirketlerle eşgüdüm içinde hareket ettiği belirtildi. Makaleye göre Londra, millileştirme girişimlerine karşı siyasi baskı ve propaganda araçlarını devreye sokarken, Hugo Chávez’in 2001’de gündeme getirdiği Hidrokarbonlar Yasası sonrasında Tony Blair hükümeti sürece doğrudan müdahil oldu. Declassified UK, 2002 darbesi sırasında Britanya’nın anayasa dışı gelişmeleri kayda geçirdiğini ancak petrol çıkarları açısından daha “uyumlu” bir yönetim beklentisini de koruduğunu aktardı.
***
Ekim 2001’de, başkanlığının ikinci yılında Hugo Chávez, dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair ve diğer üst düzey yetkililerle görüşmek üzere Londra’ya bir ziyaret gerçekleştirdi.
Resmi kayıtlara göre, Venezuela’nın petrol endüstrisini köklü biçimde yeniden yapılandırmayı hedefleyen bir düzenleme olan Venezuela başkanının önerdiği Hidrokarbonlar Yasası Britanya gündeminin üst sıralarında yer aldı.
Yasa, karma işletmelerde en az yüzde 50 devlet ortaklığını zorunlu kılarak ve yabancı petrol çıkarları üzerindeki telif oranlarını artırarak Venezuela’nın doğal kaynakları üzerindeki egemenliğini tesis etmeyi amaçlıyordu.
Bu durum, Venezuela’daki başlıca çıkarları Shell, BP ve BG Group’un petrol ve gaz yatırımlarına dayanan Britanya için ciddi bir endişe kaynağıydı.
Bir Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, Britanyalı şirketlerin Venezuela’da “halihazırda 4 milyar doların üzerinde yatırım yaptığını”, petrol sektöründe buna ek olarak 3 milyar dolarlık yeni yatırımların planlandığını not etti.
Bu nedenle Blair’e, danışmanları tarafından Chávez’e Birleşik Krallık hükümetinin “önerilen hidrokarbon mevzuatını çok yakından takip ettiğini” özellikle vurgulaması yönünde talimat verildi.
Özel yazışmalarda ise Blair’in danışmanı ve ileride MI6 Başkanı olacak John Sawers, “onu görmenin tek nedeni Britanyalı petrol ve gaz şirketlerine fayda sağlamaktır” diye yazdı.
Sawers’ın notu, Britanya’nın Venezuela ile ilişkilerine bir asırdan uzun süredir yön veren temel meseleyi açık biçimde ortaya koyuyordu: petrol.
Declassified, Ulusal Arşivler’deki onlarca dosyayı inceleyerek, Birleşik Krallık hükümetinin 20. yüzyılın başlarında petrolün ilk kez keşfedilmesinden bu yana Venezuela’da petrolün millileştirilmesini defalarca engellemeye çalıştığını ortaya koydu.
Britanya’nın önde gelen petrol şirketleriyle iş birliği içinde hareket eden Dışişleri Bakanlığı, Venezuela’nın kazançlı ham petrolü üzerindeki kontrolü sürdürmek için siyasi baskıya, propaganda faaliyetlerine ve gizli operasyonlara başvurdu.
Britanya’nın Venezuela petrolüne ilgisinin kökenleri
1912’de Royal Dutch-Shell Venezuela’da faaliyetlerine başladı ve iki yıl sonra şirket, ABD’li General Asphalt firmasıyla birlikte Mene Grande adlı küçük bir kasabada bir petrol sahası keşfetti.
Shell’in bir iştiraki olan Venezuelan Oil Concessions Limited’de (VOC) görev yapan jeolog George Bernard Reynolds, bu rezervleri “en titiz talepleri bile karşılamaya yetecek kadar” olarak tanımladı.
1920’ye gelindiğinde CIA, Venezuela’nın petrol üretiminin neredeyse tamamının ve en umut verici imtiyazlarının Royal Dutch-Shell ile iki ABD şirketi — Jersey Standard (SOCNJ) ve Gulf — tarafından kontrol edildiğini raporladı.
Nitekim Royal Dutch-Shell’in kontrolündeki Venezuela petrolü, 1917’de 210 bin varilden 1921’de 1 milyon 584 bin varile çıkarak yüzde 600’ün üzerinde arttı.
Shell Transport and Trading Company’nin başkanı Sir Marcus Samuel, Haziran 1915’te şu soruyu sordu: “Bundan daha kesin biçimde Britanyalı olan başka bir şirket var mı; imparatorluğun çıkarlarına hizmet etmeye bundan daha istekli ve muktedir olan kim var?” Ancak petrol üzerindeki yabancı kontrol, Venezuela’nın toprağı ve halkı açısından ağır sonuçlar doğurdu.
1936’da Maracaibo’daki petrol işçileri, düşük ücretler, kötü yaşam koşulları ve petrol şirketlerinin merhum diktatör Juan Vicente Gómez ile ilişkileri nedeniyle genel greve gitti. Grev 43 gün sürdü ve bu süre zarfında petrol üretimi yüzde 39 azaldı.
Buna karşılık Venezuela Devlet Başkanı General Eleazar López Contreras, çalışma koşullarını iyileştirmek amacıyla bir dizi reform başlattı.
Bu adımlar, ABD’nin Caracas Büyükelçisi Meredith Nicholson’ın “iş dünyasında gücün haklı olduğu” inancını taşıyan “eski tip emperyalistler” olarak tanımladığı Britanyalı ve Amerikalı petrol yöneticileri nezdinde onu gözden düşürdü.
Buna rağmen Venezuela petrolü Britanya’nın emperyal projesinin merkezinde kalmaya devam etti ve İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte, akademisyen Mark Seddon’un araştırmasına göre, 1940’ta Akdeniz’in kapanmasının ardından Ortadoğu petrolüne erişimin zorlaşması nedeniyle Venezuela petrolü “Britanya’nın savaş çabası içinde özel bir önem kazandı.”
Bu nedenle yetkililer, özellikle Shell dahil yabancı petrol çıkarlarının 1938’de Meksika’da kamulaştırılmasının ardından, Latin Amerika’daki millileştirme girişimlerinden giderek daha fazla endişe duymaya başladı.
Örneğin 1938’de Britanyalı diplomat John Balfour şunları yazdı: “Meksika gibi bir Latin Amerika ülkesinin, petrol kaynaklarının işletilmesine Britanya çıkarlarının katılımını ortadan kaldırmasının kendi çıkarına olmadığını göstermek için elimizden geleni yapmalıyız.”
Sermaye için tehlikeli bir rakip
Millileştirme endişeleri 1940’larda Rómulo Betancourt yönetimi sırasında yeniden gündeme geldi.
Betancourt, Dışişleri Bakanlığı tarafından 1945’te “Venezuela’daki sermayenin açık ara en tehlikeli düşmanı” olarak tanımlanırken, petrol şirketleri onun geçmişte komünizme verdiği destekten kaygı duyuyordu.
Bu endişeler abartılı çıktı; Betancourt zamanla katı bir antikomünist çizgiye yöneldi. Mart 1948 tarihli bir CIA dosyasına göre, Betancourt ve selefi Rómulo Gallegos, “Venezuela Komünist Partisi’nin yasaklanmasını” görüşmek üzere bir araya geldi.
Belgeye göre ilk adım, “[petrol işçileri sendikası] Fedepetrol’den Komünist Parti’ye bağlı tüm petrol sendikası delegelerinin görevden alınması” oldu.
Buna rağmen Shell yöneticileri, 1948’de Betancourt’u deviren askerî darbeye olumlu yaklaştı.
Birleşik Krallık Büyükelçisi John H. Magowan’ın Şubat 1949’da not ettiği üzere, yeni yönetimin “Betancourt’un ‘kapitalistlere’ ve ‘sömürgeci’ güçlere yönelik düşmanlığını tersine çevireceğine” inanıyorlardı.
Bu dönemde ABD merkezli SOCNJ Venezuela’nın en büyük petrol üreticisi hâline gelmiş olsa da Shell ikinci en önemli aktör olmayı sürdürdü ve 1950’ye gelindiğinde faaliyetlerini merkezileştirerek Caracas’ın kuzeyinde modernist bir genel merkez inşa etti.
Propaganda kampanyası
1960’larda Soğuk Savaş’ın gölgesi Latin Amerika üzerine düşerken, Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki bir propaganda birimi Britanya’nın Venezuela’daki petrol çıkarlarını gizlice korumak için çalıştı.
Bilgi Araştırma Dairesi (Information Research Department – IRD) adlı bu birim, 1948’de komünizm hakkında bilgi toplamak ve bunu dünya genelindeki temaslara dağıtmak amacıyla kurulmuştu.
Amaç, komünist ve diğer ulusal kurtuluş hareketlerine karşı direnç oluşturmak ve gazeteciler, siyasetçiler, askerî yetkililer ve iş insanları gibi yabancı nüfuz ajanlarını yetiştirmekti.
1961’e gelindiğinde IRD, solcu “yıkım” riski ve Britanya’nın petrol sektöründeki stratejik çıkarları nedeniyle Venezuela’yı Latin Amerika’daki üçüncü en önemli ülke olarak görüyordu.
O yıl IRD, Britanya istihbarat servisleriyle birlikte Venezuela’nın en büyük gazetesi El Nacional’e karşı bir boykotu teşvik etti. Amaç, gazeteyi “yabancı şirketlerin kamulaştırılmasını savunan ve komünist ajitasyonu teşvik eden kampanyasından vazgeçmeye zorlamaktı.”
Bu kampanya, Venezuela’daki güçlü muhafazakâr ve antikomünist grupların yanı sıra, reklamlarını gazeteden çekmeyi kabul eden yabancı petrol şirketlerinin de desteğini aldı.
1962’ye gelindiğinde IRD görevlisi Leslie Boas, El Nacional’in “tonunu büyük ölçüde değiştirdiğini” ve gazetenin tirajının günlük 70 binden 45 bine düştüğünü söyleyebiliyordu.
Yakın zamanda gizliliği kaldırılan belgelere göre, bu dönemde Venezuela’daki gerici ağlar Shell tarafından gizlice finanse ediliyordu.
Nisan 1962’de Boas, IRD Başkanı Donald Hopson’a, “şu anda Venezuela’da oldukça aktif çalışmalar yürüten” Latin American Information Committee (LAIC) hakkında yazdı.
LAIC’in ilk direktörü, Time/Life dergisi ile CIA arasında çalışan ve daha sonra 1973 Şili darbesinde rol oynayan Enno Hobbing’di.
Boas, Hobbing ile “uzun bir görüşme yaptığını” ve “her iki tarafın da parmaklarını yakmadan birbirine yardımcı olabileceği bir iki yol bulunduğunu” ifade etti.
Bu yardımlar arasında, LAIC’in yerel temaslarına “kaynağı belli olmayan IRD materyalleri sağlanması”, karşılığında ise LAIC’in Boas’a yerel antikomünist ağlara erişim ve bilgi sunması yer alıyordu.
Boas ayrıca Shell’in, ABD’li perakende devi Sears Roebuck ve “International Business Machines” gibi diğer şirketlerle birlikte LAIC’e “mali katkıda bulunduğunu” açıkladı.
Boas, “Shell de Venezuela gibi bu şirketlerin yerel şubelerinin mali ya da açık biçimde herhangi bir iş birliği yapmadığını; bunun merkez ofisler ve New York’taki kendi ofisleri bulunan LAIC üzerinden yürütüldüğünü” ekledi.
Bu dönemde Shell ve BP’nin de Latin Amerika, Ortadoğu ve Afrika’daki petrol çıkarlarını desteklemek için IRD’ye doğrudan ve “kayda değer” sübvansiyonlar sağladığı belirtildi.
Millileştirme yeniden gündemde
IRD, 1977’de kapatılana kadar 1960’lar ve 1970’ler boyunca Britanya’nın Venezuela’daki petrol çıkarlarını desteklemeyi sürdürdü.
1969 tarihli Venezuela ülke değerlendirme formunda bir IRD yetkilisi, “özellikle Shell’in yatırımları olmak üzere ülkede hatırı sayılır yatırımlarımız var; yalnızca Shell’in sabit tesisleri bile temkinli bir hesapla 300 milyon sterlin değerinde” diye yazdı.
Yetkili, Shell’in Venezuela’daki faaliyetlerinin “ödemeler dengemize görünmez gelirler yoluyla çok önemli katkı sağladığını” belirterek Britanya’nın temel hedefinin “yatırımlarımızı korumak” olduğunu vurguladı.
İki yıl sonra IRD saha görevlisi Ian Knight Smith, doğal kaynaklarının büyük ölçüde yabancı şirketlerin elinde olduğu bir ülkede her zaman güçlü bir etken olan “ekonomik milliyetçilik gibi duygusal bir meselenin eniden alevlendiğine” dair endişelerini Londra’ya iletti.
Daha da kötüsü, Venezuela Devlet Başkanı Rafael Caldera’nın “tüm doğal gaz yataklarını millileştiren bir yasa” çıkararak “yeni milliyetçiliğe kendi katkısını yapmış” olmasıydı.
Bunun üzerine IRD, Venezuela genelindeki temaslara dağıtılmak üzere “uluslararası petrol şirketlerine yöneltilen suçlamaların komünist kışkırtmalarla bağlantılı olduğuna” dair bilgilendirme notları hazırladı.
Ayrıca propaganda birimi, “Venezuela’daki yabancı yatırımları etkileyen hükümet politikalarını ya da yasaları etkileme konumunda olan IRD temaslarını bilgilendirmek için kullanılabilecek materyaller” arayışına girdi.
Yetkililer, özellikle “gelişmekte olan ülkelerde yabancı yatırımın olumlu yönlerini ele alan, aşırı sol tarafından dikkatle beslenen ‘tüm yabancı yatırımlar şüphelidir’ varsayımına karşı koyabilecek iyi araştırılmış bir makale” sipariş edilmesiyle ilgilendi.
Bu bağlamda Dışişleri Bakanlığı, özel olarak “Shell’in Venezuela petrolüne erişiminin mümkün olduğunca korunması gerektiği” yönünde tavsiyede bulundu.
Pastadan pay kapma yarışı
Tüm bu çabalara rağmen IRD, Venezuela’daki millileştirme dalgasını durdurmayı başaramadı ve 1970’lerde yabancı petrol çıkarlarının erken dönemde devlete devrine yönelik planlar geliştirildi.
Venezuela petrolü 1976’da resmen millileştirildi; Shell dahil yabancı şirketlerin yerini devlet şirketi Petróleos de Venezuela (PDVSA) aldı.
Ancak bu, Britanya’nın Venezuela’daki petrol çıkarları için yolun sonu anlamına gelmiyordu.
Kasım 1977 tarihli ve Venezuela Devlet Başkanı Carlos Andrés Pérez’in ziyareti için hazırlanan bir arka plan notunda, Dışişleri Bakanlığı “Shell hâlâ tek başına en büyük çıkarımız” değerlendirmesini yaptı.
Yetkili, “millileştirmeye rağmen bu ülkedeki en büyük ticari paydaşımız hâlâ Shell’dir; her ne kadar millileştirmeden sonra burada petrol üretmeseler de eski şirketleriyle yaptıkları hizmet ve pazarlama sözleşmelerinden milyonlarca dolar kazanmaya devam etmektedirler” diye ekledi.
Şirket ayrıca, “çoğu ABD ve Kanada’da satılmak üzere Venezuela petrolünün çok büyük hacimlerini almaya devam ediyordu.”
Bir başka yetkili, “Venezuela’nın ekonomik nimetlerinden pay kapmaya çalışan tüm Avrupa ülkelerinin — biz dahil — hararetli faaliyetlerine” dikkat çekti.
1978’de New York Times, Shell’in “petrol endüstrisi millileştirilmeden önceye kıyasla Venezuela’da daha da yoğun çalıştığını” yazacak kadar ileri gitti.
“Shell aktif biçimde devrede”
Yine de Britanya’nın petrol şirketleri Venezuela’daki petrol sahalarına geri dönmeyi arzuluyordu.
Bu umutlar, 1990’ların başında Devlet Başkanı Carlos Andrés Pérez’in “Petrol Açılımı” politikasıyla canlandı; ancak bu politika yoksulluğun patlamasına ve sokak protestolarına yol açtı ve 2001’de Chávez’in önerdiği Hidrokarbonlar Yasası ile bir kez daha suya düştü.
Chávez’in o yıl Londra’ya yapacağı ziyaret öncesinde Britanya’nın önde gelen petrol şirketleri, çıkarları üzerindeki olası etkiler konusunda yeniden başbakanın kulağını çınlatmaya başladı.
Blair için hazırlanan notta, Birleşik Krallık ve ABD şirketlerinin petrol reformlarından “endişe duyduğu” ve bunların yumuşatılmasını istediği açıkça belirtildi.
Ziyaretten birkaç gün önce Shell Başkanı Philip Watts, Blair’in Chávez ile nasıl başa çıkabileceğine dair öneriler sundu.
Watts, “Muhtemelen fark etmişsinizdir, Shell Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla ziyaret hazırlıklarına yardımcı olmakta aktif rol aldı” diye yazdı.
“Enerji sektörünün hem Venezuela hem de Birleşik Krallık ekonomileri açısından önemini göz önünde bulundurarak, Başbakan’ın Venezuela’daki planlarımız hakkında kısa bir bilgilendirmeden memnun kalabileceğini düşündüm” diye ekledi.
Bu planlar, “belirsiz yatırım ortamının iyileştirilmesini” ve ülkedeki “mali ve hukuki çerçevenin yumuşatılmasını” içeriyordu.
Yumuşatma hamlesinin bir parçası olarak Watts, Chávez onuruna bir “veda” yemeği de düzenledi; bu yemeğe Dışişleri Bakanı Jack Straw ve diğer üst düzey bakanlar davet edildi.
BP ve BG Group da “ziyaretle ilgili olarak 10 Numara’ya ilgilerini kaydettirdi”; BP, iki lider arasında bir görüşme yapılması yönünde “görüşünü güçlü biçimde ortaya koymaya” hazırlanıyordu.
“Amerikalılar endişeli”
ABD hükümeti de konuya dahil oldu.
18 Ekim’de Washington’daki Britanya Büyükelçiliği’nden bir yetkili Londra’ya, “Amerikalıların Hidrokarbonlar Yasası’nın enerji sektöründeki yatırımlar üzerindeki etkisinden endişe duyduğunu” yazdı.
Yetkili, “BP de dâhil olmak üzere büyük petrol şirketlerinin tamamı, vergi düzenlemeleri ve kısıtlayıcı ortak girişim hükümlerinin faaliyetlerini engelleyeceğini açıkça ifade etti” diye ekledi.
ABD Dışişleri Bakanlığı, Chávez’in “ABD’den gelen mesajları küçümseme eğilimi” göz önüne alındığında, bu kaygıları Londra’da duymasının “özellikle faydalı olacağını” düşündü.
Bu doğrultuda George Bush yönetimi, Blair’in “Hidrokarbonlar Yasası konusunda Chávez’i aklıselime davet etmesini; zira bu düzenlemeden zarar görecekler arasında BP’nin de bulunduğunu” umuyordu.
Ek baskı, Daily Telegraph’ın sahibi Conrad Black tarafından 2000 yılında Blair ile tanıştırılan Venezuelalı milyarder ve medya patronu Gustavo Cisneros’tan geldi.
Blair’in danışmanı Sawers, Cisneros’un Blair’e verdiği “tek mesajın”, “Chávez’in istikrar ve serbest piyasalar için gerçek bir tehlike olduğu (ve elbette kendisi gibi zengin Venezuelalılar için)” olduğunu not etti.
Cisneros tarafından hazırlanan bir brifing belgesi, örneğin, petrol fiyatlarının düşmesi hâlinde “Chávez’in özel sektöre saldırarak karşılık vereceği” uyarısında bulunuyordu.
Sawers, Cisneros’a şüpheyle yaklaşıyor ancak genel olarak Chávez’i sorunlu buluyordu. Sawers, Downing Street’in ön kapısında Chávez ile çekilecek bir fotoğrafın “ileride başımıza iş açma ihtimali olduğunu” yazdı.
“Bu, elini sıkmak zorunda kalmayacağım dünya tiranlarından biri” diye ekledi.
“Chávez’e karşı darbe”
Nisan 2002’de, Washington’un desteğiyle muhalif askerî ve siyasi figürler tarafından organize edilen bir darbe girişimi Chávez’e karşı patlak verdi.
Anayasaya aykırı biçimde Venezuela Devlet Başkanı ilan edilen ekonomist Pedro Carmona, hızla ülkenin demokrasisini tasfiye etmeye ve Chávez’in petrol reformlarını geri almaya girişti.
Darbe başladığında Carmona, Chávez hakkında Blair’in kulağına “zehir akıtan” medya patronu Cisneros’un ofislerindeydi.
Gizliliği kaldırılan belgeler, Britanya’nın darbenin anayasal olmayan niteliğini not ederken, Carmona rejiminin yabancı çıkarlar açısından daha uzlaşmacı olmasını sessizce umduğunu gösteriyor.
Caracas’taki Britanya Büyükelçiliği, “Kabine deneyim ve iş dünyası açısından güçlü” ve “umarız yönetim kapasitesi çok daha yüksek olur” diye yazdı.
Büyükelçilik ayrıca, Venezuela’daki Britanyalı iş insanlarından “faaliyetlerinin 15 Nisan’a kadar normale döneceği” bilgisini aldığını, Shell’in ise “petrol üretiminin etkilenmediğini” bildirdi.
Buna karşın Dışişleri Bakanlığı, Carmona rejimini “kimsenin seçmemiş” olmasından rahatsızlık duyuyordu.
Bir yetkili, “Venezuela halkı Chávez’den kurtulmak istemiş olabilir ya da olmayabilir, ama demokratik sistemin diğer unsurlarını kaybetmek istememişti” diye yazdı. “Sağcı iş insanları kendi ayaklarına kurşun sıktı.”
Dikkat çekici biçimde, Birleşik Krallık hükümetinin Washington’un olaylardaki rolüne dair bazı bilgilere sahip olduğu da görülüyor.
14 Nisan’da, Chávez bir askerî kışlada tutulurken, Caracas’taki Britanya Büyükelçiliği Londra’ya ABD Büyükelçisi’nin “bazı saatlerini Başkanlık Sarayı’nda geçirdiğini” bildirdi.
“Lütfen bu bilgiyi koruyun” notu düşüldü.
“Muhalefet”
Darbe kısa sürdü.
Chávez, Caracas genelinde patlak veren kitlesel seferberliklerin ardından 47 saat içinde görevine geri döndü.
Chávez’in yeniden iktidara gelmesiyle birlikte Dışişleri Bakanlığı, “son birkaç gündeki olayların” onun için “yollarını değiştirmesi yönünde ciddi bir uyarı” olarak görülmesini sessizce umdu.
Ancak durum gerginliğini korudu; Britanya Dışişleri Bakanı Jack Straw, Temmuz 2002’de Chávez’in konumunun “hâlâ sallantıda” olduğunu not etti.
Venezuela’daki siyasi muhalefet Whitehall tarafından özellikle uzlaşmaz görülüyordu; Straw, Chávez’in “onlarla kıyaslandığında adeta parladığını” söyledi.
Straw, muhalefetin “Chávez gibi birinin (kendilerinden olmayan ve her şeyden önce beyaz olmayan birinin) iktidarda olmasına ve böylesine geniş bir halk desteğine sahip olmasına duyulan saf öfke etrafında birleşmiş göründüğünü” ekledi.
Caracas’taki Britanya Büyükelçiliği’nden bir yetkili de 2002’de muhalefetin, “Nisan ayında tek bir hatta duvarı yıkmaya çalışan ve şimdi biraz farklı bir hatta ve biraz farklı bir açıyla aynısını denemeye çalışan bir tren gibi göründüğünü” yazdı.
Yetkili, “Muhalefetin kendini kandırması her geçen gün artıyor: sırayla ya faşist ya da komünist bir diktatörlükte yaşadıklarını iddia ediyorlar” ifadelerini kullandı.
Bu dönemdeki kilit muhalefet figürlerinden biri María Corina Machado’ydu; Birleşik Krallık hükümeti, Venezuela’da yenilenen bir rejim değişikliği kampanyası kapsamında bugün Machado ile görüşmeler yürütüyor.
Çeviri: YDH