
YDH - Gazze'deki direniş, bağımlı Arap devletlerinin küresel emperyalist sistem içindeki işlevsel ve korumacı yapısını sarsarak bu rejimlerin meşruiyet krizini derinleştirdi. El-Ahbar gazetesi yazarı Lula İbrahim'in değerlendirmesine göre devletin silah tekelini ve halk üzerindeki baskısını boşa çıkaran bu süreç, halk sınıflarının hiçbir otoriter aracıya ihtiyaç duymadan tarihsel bir özne olarak ortaya çıkabileceğini kanıtladı. Bu bağlamda yaşanan soykırım, rejimlerin kendi bekalarını ve emperyalist ittifaklarını koruma amacıyla başvurdukları yapısal bir savunma refleksi niteliğinde.
Gazze'de süregelen soykırım, resmi Arap rejimlerinin yapısını ve küresel emperyalist sistem içerisindeki işlevini tüm çıplaklığıyla açığa çıkaran bir kırılma anı oldu. Soykırıma ortaklık ya da suç ortaklığı düzeyindeki bu sessizlik; siyasi bir acziyet veya ahlaki bir zafiyet olarak değil, bu rejimlerin var oluşlarından bu yana üstlendikleri bilinçli ve işlevsel bir görev bağlılığı olarak okunmalıdır.
Peki, bu rejimler nasıl ortaya çıktı? Onları bağımlılığın araçları haline getiren bu işlevsel yapı nasıl şekillendi? Modern Arap devletlerinin büyük çoğunluğu, halk iradesine dayanan ulusal kurtuluş projeleri olarak değil; küresel kapitalist sistemin eşitsiz yapısı içerisinde belirli amaçlara hizmet eden sömürge sonrası "işlevsel birer aygıt" olarak kurgulandı [1].
Camp David sonrası Mısır, özgürlükçü bir projenin merkez devletinden, işgalin güvenliğini bekleyen bir sınır karakoluna dönüştürüldü. Ürdün, Doğu'dan gelebilecek bir direniş cephesini engelleyen bir tampon bölge olarak inşa edildi. Körfez rejimleri ise "güvenlik karşılığı petrol rantına" dayalı küresel kapitalist düzende, dışarıya organik olarak bağlı birer rantiye himaye bölgesi olarak yükseldi [2]. Filistin Yönetimi ise Oslo’nun bir ürünüdür; bu süreç Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ulusal yapısını tasfiye ederek Filistin toplumsal sınıflarını yeniden yapılandırdı. Meseleyi bir "idari uyuşmazlığa" indirgeyen Oslo, örgüt liderliğini uluslararası fonlara ve işgalciyle kurulan güvenlik koordinasyonuna göbekten bağlı, bürokratik-güvenlikçi bir sermaye sınıfına dönüştürdü [3].
Bu bağlamda söz konusu rejimler, toprakları özgürleştirmek veya halkları korumak için değil; egemen seçkinlerin çıkarlarını savunmak, yönetimlerin bekasını ve emperyalist ittifakların sürekliliğini garanti altına almak için kuruldu. Dolayısıyla bu yapılar Filistin’i özgürleştirmek için değil; bölgede emperyalist sistemin çıkarlarını ve bu çıkarların başında gelen siyonist varlığı koruma görevini icra eden sömürge kalıntısı himaye alanları olarak varlık kazandı.
Bağımlı Arap devleti üç temel sütun üzerine yükselir:
1) Emperyalist Merkezle Yapısal ve Organik Bağımlılık: Rejimin bekası, emperyalist sistemle olan ilişkisinin devamına endekslidir. Mehdi Amel’in ifadesiyle, sömürge tipi oluşumlarda devlet "eksik bir devlet" değil; bağımlılığı içeride ve dışarıda, siyasi, askeri ve ekonomik olarak yeniden üreten, görevini kusursuz icra eden sınıfsal bir aygıttır. Bu nedenle, bağımlı rejimlerin temel sorunu özgürleşmeyi başaramamaları değil, özgürleşme karşıtı işlevlerini yerine getirmekteki yapısal başarılarıdır [4]. Arap rejimleri Gazze’ye "ihanet" etmiyor ya da Filistin Yönetimi "yoldan sapmıyor"; aksine her biri kendi yapısal işlevine uygun hareket ediyor.
2) İçeriyi Denetleme ve Halkı Bastırma: Frantz Fanon, sömürgeleştirilmiş toplumlardaki ulusal seçkinleri, bağımsız bir tarihsel projesi olmayan "aracı burjuvazi" olarak tanımlar. Bu kesimler, sömürgeci yapı içindeki konumlarını korumak adına iç toplumu baskı aygıtlarıyla zapturapt altına alır ve halkın özgürlükçü şiddetinden sömürgeciden daha fazla korkarlar [5]. Köklü ve devrimci bir projeye yönelmedikleri takdirde, sınıfsal disiplini sağlayan ve statükodan beslenenlerin çıkarlarını kollayan "yerel gardiyanlara" dönüşürler.
3) Direnişin Şeytanlaştırılması ve Dayanışmanın Suç Sayılması: Direnişle dayanışma göstermek, "güvenlik ve istikrara" yönelik bir tehdit gibi sunulur. Çünkü direniş, içerideki despotizm ile dışarıdaki bağımlılık arasındaki yapısal bağı deşifre eder. Halkın gösterdiği dayanışmayı, iktidar yapısı için tehlikeli bir siyasi bilince dönüştürür.
Gazze, bağımlı devlet yapısının ne denli kırılgan olduğunu gözler önüne sererken, Arap rejimlerinin iktidar ve silah üzerindeki tekelini de yerle bir etti. Bu durum, yönetici seçkinler ile emperyalist sistem arasındaki sınıfsal ittifakı tüm çıplaklığıyla ifşa etmiştir.
Bağımlı devlet, silah tekelini düşmanla yüzleşmek için değil; siyasi kararları kontrol etmek, iç toplumu zapturapt altına almak ve bağımlılık koşullarını korumak için kullanır. Gazze modeli, "silah yalnızca devletin elindedir" denklemini geçersiz kılmış; halk sınıflarının, resmi nizamın kurumları dışında da kendi kaderini tayin etme hakkına sahip tarihsel bir aktöre dönüşebileceğini kanıtlamıştır.
Gazze; yönetici Arap elitleri, komprador rant sermayesi ve küresel emperyalist sistem arasındaki sınıfsal ittifak için doğrudan bir tehdit niteliğindedir. Rant ve bağımlılık ekonomisinin dışına çıkan bu model, hem Arap rejimlerinin hem de Filistin Yönetimi’nin sınıfsal dokusunu deşifre etmektedir. Gazze kanıtlamıştır ki; bağımsız bir siyasi kurtuluş süreci, dış emperyalist güçlerin ve yerel elitlerin çıkarlarını koruyan "aracı bir sınıfa" ihtiyaç duymaz.
Devrimci bir eylem olarak Gazze, Arap rejimlerinin insani ve siyasi söylemlerindeki sahteliği açığa çıkarmaktadır; bu nedenle de caydırıcı bir şiddetle değil, yok edici bir soykırımla karşı karşıya bırakılmaktadır. Arap rejimleri ve Filistin Yönetimi, bu soykırımın yalnızca izleyicisi değil, bizatihi bu soykırım sisteminin birer parçasıdır. Soykırım sürecini "insani yardım" söylemleriyle yönetmeye çalışmak tarafsız bir duruş değil; yönetici sınıfların yeniden üretim koşullarını ve temsil ettikleri iktidar biçimini korumaya yönelik doğrudan bir savunma refleksidir.
Arap rejimleri Gazze’den coğrafi bir alan olarak değil, genelleşebilir bir model olarak korkmaktadır. Çünkü bu model; halkın bağımsız bir siyasi irade koyabileceğini ve halk gücünün, hiçbir otoriter aracıya ihtiyaç duymadan özgürlükçü ve tarihsel bir kuvvete dönüşebileceğini haykırmaktadır. Bu bağlamda Gazze, rejimlerin kendi bekalarını garanti altına almak adına yok etmeleri gereken yapısal bir tehlikeyi temsil eder. Soykırım; direniş modelini yok etmeyi, bölgesel bir emsal teşkil etmesini engellemeyi ve yönetici elitler ile emperyalist nizam arasındaki sınıfsal ortaklığı korumayı amaçlayan "yapısal ve savunmacı" bir şiddettir.
Bu soykırımcı yapı göz önüne alındığında, rejimlerden Gazze’yi kurtarmasını beklemek beyhude bir hayaldir. Bu tür çağrılar, rejimlerin bir "hata" içinde olduğunu varsayar; oysa hakikat şudur ki Arap rejimleri, kendileri için tasarlanan sömürgeci işlevi harfiyen yerine getirmektedir.
Dolayısıyla bu sistemin bekasını kabullenmek, her bir Arap vatandaşının onurunun çiğnenmesine razı olmak ve halkları soykırım listesinde sırasını bekleyen bir yığına dönüştürmek demektir.
Sömürgeci işlevleri doğrultusunda inşa edilen rejimlerden ve bağımlılık yapısından beslenen seçkinlerden umudu kesmek gerekir. Umut, kendi tarihsel özneliğini devrimci bir sınıf olarak geri kazanan Arap halklarındadır. Halklar birleşip siyasi olarak örgütlendikleri takdirde sömürgeci yapıyı kırabilir [6], siyasi iradeyi geri alabilir ve kendilerine komplo kuran bağımlı burjuva sınıfı ile rejimlerini alaşağı edebilirler. İnsanlık onuru ancak soykırım mantığına karşı bu şekilde geri kazanılabilir; halk ancak o zaman kendi asli konumuna, yani tarihin ve özgürlüğün yapı taşı olma vasfına geri dönecektir.
Kaynakça:
[1] Samir Amin: Eşitsiz Gelişme: Çevresel Kapitalizmin Toplumsal Biçimleri Üzerine Bir Deneme (1976).
[2] Adem Heniyye: Arap Körfez Devletlerinde Kapitalizm ve Sınıf (2011).
[3] Seyf Dana: Batı Şeria'da Filistin Yönetimi: Başarısız Devlet Tiyatroları (2014).
[4] Mehdi Amil: Mezhepsel Devlette (1986).
[5] Frantz Fanon: Yeryüzünün Lanetlileri (2004).
[6] A.g.e. (Fanon, 2004).
Çeviri: YDH