
YDH - ABD Dışişleri Bakanlığının isimlendirdiği "Donald J. Trump Barış Enstitüsü" bünyesinde ilk toplantısını yapan Barış Kurulu, uluslararası çözüm mekanizmalarının kişiselleştirilmesini ve çok taraflı yapıların devre dışı bırakılmasını simgeliyor. İran merkezli Nur News'in değerlendirmesine göre Trump’ın Birleşmiş Milletler’e alternatif olarak sunduğu bu yapı, 20 yerine 60 ülkenin katılım sağladığı iddiası ve üyelik bedellerindeki tutarsızlıklar nedeniyle ciddi bir şeffaflık sorunu barındırıyor. Yeniden inşa faaliyetlerini direnişin tasfiyesi şartına bağlayan bu girişim, insani yardımdan ziyade bölgeyi ekonomik ve siyasi bağımlılık altına sokmayı hedefleyen bir stratejik mühendislik projesi niteliği taşıyor.
ABD Dışişleri Bakanlığının girişimiyle adlandırılan "Donald J. Trump Barış Enstitüsü" bünyesinde Barış Kurulu'nun ilk resmi toplantısının yapılması, sözde uluslararası bir mekanizmanın kişiselleştirildiğine dair anlamlı bir işaret. Trump, bu kurulu ucu açık bir kapasiteye ve belirleyici bir geleceğe sahip bir kurum olarak nitelendirirken, Birleşmiş Milletler gibi yapıların yerine geçecek daha etkili bir alternatif olduğunu savundu.
Bu yaklaşım, çok taraflı kurumların terk edilmesi veya zayıflatılması politikasının bir uzantısı olarak değerlendiriliyor. Küresel çapta kabul görmüş mekanizmaların yerini Washington’ın siyasi iradesine bağlı yeni bir kurumun alması, karar alma merciinin uluslararası hukuki çerçevelerden siyasi ve tek taraflı bir yapıya aktarılması anlamına geliyor. Böyle bir modelde yeniden inşa, insani bir proje olmaktan ziyade Amerika'nın arzuladığı düzeni yeniden tanımlama aracı olarak görülüyor.
Trump, Barış Kurulu'nun 60 ülkenin yer aldığından bahsetse de Davos’taki toplantı yaklaşık 20 ülkenin katılımıyla gerçekleşti. Ayrıca, her üyenin 1 milyar dolar ödeyeceği iddiası, açıklanan toplam rakamla örtüşmüyor. Eğer 20 ülke üyeyse, taahhüt edilen rakamın 5 milyar değil 20 milyar dolar olması gerekirdi.
Bu çelişkiler, kurulun mali mekanizması ve hedefleri hakkındaki belirsizliği artırıyor. Afganistan ve Irak’taki geçmiş deneyimler, kaynakların özel Amerikan kanallarında toplanmasının kalıcı bir yeniden inşaya yol açmadığını; aksine bu kaynakların güvenlik ve jeopolitik hedefler doğrultusunda harcandığını gösterdi. Bu açıdan bakıldığında 5 milyar dolarlık rakam, insani bir taahhütten ziyade daha büyük bir planı meşrulaştırma aracı olarak görülebilir.
Gazze'yi kurtarma iddiası, Washington'ın İsrail'e yönelik milyarlarca dolarlık askeri destek paketlerini onayladığı bir dönemde dile getiriliyor. Batı Şeria’daki işgalin sürmesi, yerleşim birimlerinin genişlemesi ve Batı’nın sergilediği cılız tepki, barış iddiasında bulunanların gerçek niyetine dair farklı bir tablo çiziyor.
Bunun yanı sıra Fransa ve Almanya gibi bazı Avrupa devletleri, saldırıları durdurmaya odaklanmak yerine siyasi ayrıntılarla ilgileniyor. Hatta British Museum’daki bazı tarihi açıklamalardan Filistin isminin çıkarılması gibi kültürel adımlar, Filistin’in tarihi kimliğini silmeye yönelik örtülü bir sürecin işareti olarak değerlendiriliyor. Tüm bu gelişmeler, yeniden inşa sürecini işgalin cezasız bırakılmasının gölgesinde bırakıyor.
UNRWA, UNICEF ve Sınır Tanımayan Doktorlar gibi kurumların dışlanması veya zayıflatılarak yardımların Amerikan kanallarına yönlendirilmesi, kaynak yönetiminde merkezileşmeye gidildiğini gösteriyor. Aynı zamanda yeniden inşa için direnişin silahsızlandırılmasının ön şart olarak sunulması, bu planın siyasi mahiyetini açığa çıkarıyor.
Böyle bir çerçevede yeniden inşa, toplumsal ve ekonomik bir dizginleme aracına dönüşebilir. Eğer yardımlar savunmasız bırakılma şartına bağlanırsa, yeniden inşa süreci açıkça bir baskı aracına dönüşecektir. Bu model sadece Filistin için değil, tüm bölge için bir mesaj taşıyor: Yapılanma maskesi altında ekonomik ve siyasi bağımlılığın mühendisliği.