
YDH- The Libertarian Institute tarafından yayımlanan analizde, ABD’nin Haziran 2025’te İsrail’e destek verdiği ve “On İki Gün Savaşı” olarak anılan savaşın ardından, “Washington’un askeri kapasitesi ve savunma sanayi sınırlarının daha görünür hale geldiği” belirtildi.
Analizde, ABD’nin İsrail’i savunmak amacıyla yaklaşık yüz elli THAAD önleyicisi ve seksen SM-3 füzesi kullandığı, bunun Pentagon’u “alışılmadık bir konuma” sürüklediği kaydedildi.
ABD’nin stoklarının “önemli ölçüde” azaldığı, üretim hatlarının tüketim hızına “yetişemediği” ve İran’la yeni bir büyük çatışmanın, Washington’un artık “tam olarak sağlayamayacağı” bir hava savunma şemsiyesi gerektireceği aktarıldı.
“Mesele karşılayabilmek”
Analizde, “mesele ABD’nin İran’ı tekrar vurmak isteyip istemediği değil, bunu karşılayıp karşılayamayacağı” ifade edildi.
Mevcut durumda yanıtın “hayır” olduğu, ancak tarihin bu tür duraklamaların kalıcı olmayabileceğini gösterdiği belirtildi.
Müzakerelerin, kalıcı barıştan ziyade, İsrail’in tükenen mühimmatını ve hava savunmasını yeniden doldurması için “stratejik bir mola” işlevi gördüğü kaydedildi.
On İki Gün Savaşı’nın da aktif müzakereler sürerken başladığı, farklı siyasi çevrelerin bu süreci “kasıtlı bir aldatmaca” ya da İsrail tarafından “sabotaj edilen bir diplomatik süreç” olarak tanımladığı hatırlatıldı.
Sansür, uydu verileri ve vurulan hedefler
Savaş boyunca Tel Aviv yönetiminin, İran füzelerinin gerçekte neyi vurduğuna ilişkin “anlatıyı kontrol etmeye çalıştığı” belirtildi.
Askeri sansür yasalarının, gazetecilerin hassas tesislere yakın saldırı noktalarını haberleştirmesini “engellediği” aktarıldı. Ancak uydu verilerinin “farklı bir tablo” sunduğu kaydedildi.
The Daily Telegraph’ın, Oregon State University kaynaklı radar analizlerine dayanan haberinde, İran füzelerinin en az beş İsrail askeri tesisini “yüksek isabetle” vurduğu bildirildi.
Bunlar arasında Tel Nof Hava Üssü, İsrail’in önde gelen sinyal istihbarat birimi “Birim 8200”ün bulunduğu Camp Glilot ve Zipporit silah üretim tesisinin yer aldığı aktarıldı.
Bu saldırıların İsrail içinden rapor edilmediği, Jerome Bourdon’un “Muhtemelen hasarın tam boyutunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz” sözleriyle durumu özetlediği ifade edildi.
Enerji, sağlık ve savunma sınırları
Hayfa’daki BAZAN petrol rafinerisinin iki hafta süreyle kapandığı ve yaklaşık “250 milyon dolarlık kayıp” yaşandığı kaydedildi.
Bi’ir Seba’daki Soroka Tıp Merkezi’nin İran’ın füze saldırılarında doğrudan isabet aldığı aktarıldı.
En kritik nokta olarak, 18 Haziran itibarıyla bir ABD yetkilisinin İsrail’in Arrow önleyicilerinin tükenmek üzere olduğunu açıkladığı belirtildi.
The Washington Post’un değerlendirmelerine göre, İsrail’in füze savunmasını yalnızca on ila on iki gün daha sürdürebileceği aktarıldı.
Analizde, savaşın süresinin her iki tarafın cephaneliklerinin “fiziksel sınırları” tarafından belirlendiği vurgulandı.
ABD stokları ve üretim açmazı
ABD’nin On İki Gün Savaşı sırasında küresel THAAD stoklarının yaklaşık yüzde 25’ini kullandığı, yaklaşık yüz elli önleyici fırlattığı belirtildi. Buna ek olarak seksen SM-3 ve otuz Patriot PAC-3 önleyicisinin de harcandığı kaydedildi. Ancak üretimin, tüketim hızına “uzaktan yakından yetişemediği” ifade edildi.
THAAD önleyicilerinin yılda yalnızca on bir ila on iki adet üretildiği, bu hızla savaşta kullanılan yüz elli önleyicinin yerine konmasının on iki yıldan fazla süreceği aktarıldı.
Center for Strategic and International Studies/Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS) analistlerinin 2025 sonlarında, 2027’ye kadar yeni THAAD teslimatı olmayacağı uyarısında bulunduğu belirtildi.
Pentagon’un THAAD tedariki için 700 milyon doları yeniden programlamasının, füze başına 15 milyon dolar maliyetle yalnızca kırk beş füzeyi kapsadığı kaydedildi.
Jewish Institute for National Security of America /Amerika Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü (JINSA)’dan Ari Cicurel’in, “Hem İsrail hem ABD, önleyici stoklarını muazzam ölçüde tüketti. Savaş öncesi seviyelere dönmekten hâlâ çok uzağız” sözlerine yer verildi.
Savunma sanayiindeki yapısal sorun
Analizde, önleyici füze açığının “daha derin bir yapısal sorunun” yalnızca bir belirtisi olduğu ifade edildi.
Foundation for Defense of Democracies/ Demokrasilerin Savunması Vakfı (FDD)’nin Nisan 2025’te yayımladığı raporda, Tayvan, Ukrayna ve İsrail’e tahsis edilmiş ya da edilebilecek yirmi beş silah sisteminin incelendiği, bunlardan yalnızca yedisinin güçlü bir savunma sanayi tabanına sahip olduğu belirtildi.
155 mm top mermileri örneğinde, ABD Ordusu’nun Ekim 2025’e kadar aylık 100 bin mermi hedeflediği, ancak Haziran 2025 itibarıyla üretimin 40 bin seviyesinde kaldığı aktarıldı. Bunun da yanıltıcı olduğu, çünkü aylık yalnızca 18 bin tam mühimmatın üretilebildiği, itici barut için Kanada’daki tek bir tesise bağımlı olunduğu ve ABD’de yerli üretim bulunmadığı kaydedildi.
Umman’da yeniden başlayan görüşmeler
Bu tablo karşısında, ABD ile İran’ın 6 Şubat 2026’da Umman’ın Maskat kentinde müzakerelere yeniden başladığı belirtildi.
Sekiz aylık sessizliğin ardından yapılan görüşmelere ABD adına Steve Witkoff’un, İran adına ise Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin başkanlık ettiği aktarıldı.
Zamanlamanın “şüphe uyandırıcı” olduğu, On İki Gün Savaşı’nın 13 Haziran 2025’te, nükleer müzakerelerin altıncı turundan yalnızca üç gün önce başlatıldığı hatırlatıldı.
War on the Rocks’un bu dönemi, İran’ın “Washington’la diplomatik meşguliyet” ve “askeri hazırlıksızlık” içinde olduğu bir an olarak tanımladığı aktarıldı.
Arakçi’nin saldırıları “diplomasinin ihaneti” olarak nitelediği ve “Amerikalılarla 15 Haziran’da umut vadeden bir anlaşma yapmak üzere buluşacaktık… Bu, diplomasinin ihaneti ve uluslararası hukukun temellerine eşi görülmemiş bir darbedir.” dediği kaydedildi.
“Diplomasi örtü olarak kullanıldı” iddiası
The Wall Street Journal’ın, “ABD diplomasisi İsrail’in sürpriz saldırısı için örtü görevi gördü” değerlendirmesine yer verildi.
Donald Trump’ın saldırılar sonrasında New York Post’a “Tarihi her zaman biliyordum. Çünkü her şeyi bilirim.” dediği aktarıldı.
Doug Bandow’un, Cato Institute’un İsrailli yetkililere dayanan değerlendirmesini aktardığı; buna göre İsrail ve ABD’nin, İran’ı bir saldırının yakın olmadığına ikna etmek için “çok katmanlı bir yanlış bilgilendirme kampanyası” yürüttüğü ve Trump’ın bu süreçte “aktif bir rol oynadığı” ifade edildi.
Müzakereler mola mı, çözüm mü?
Analizde, mevcut müzakerelerin “gerçek bir diplomasi mi yoksa yeni bir stratejik mola mı” olduğu sorusunun açık kaldığı belirtildi.
Arakçi’nin, “mevcut güvensizliğin ilerleme önünde ciddi bir engel oluşturduğunu” söylediği aktarıldı.
Askeri sanayi perspektifinden bakıldığında, müzakerelerin diplomatik niyetten bağımsız olarak “zaman kazandırdığı” ifade edildi.
İsrail Savunma Bakanlığı’nın 2024’te yaklaşık 220 milyar şekel, yani 61,5 milyar dolarlık silah satın aldığı; bunun önceki yılların dört katı olduğu ve acil yeniden stok ihtiyacını yansıttığı belirtildi.
İsrail’in Arrow-3, Arrow-4, Demir Kubbe, Davut'un Sapanı ve kara konuşlu lazer sistemlerinin geliştirilmesini hızlandırdığı kaydedildi.
ABD açısından da benzer bir zorunluluk bulunduğu, Trump yönetiminin 1 trilyon dolarlık rekor savunma bütçesi taahhüt ettiği ve 2026 Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası (NDAA) kapsamında kilit mühimmatlar için çok yıllı tedarik yetkisi verildiği aktarıldı. Ancak uzmanların, üretim kapasitesi ile gerçek tüketim oranları arasındaki fark göz önüne alındığında bunun “yetersiz” olduğu uyarısında bulunduğu ifade edildi.
“Sınırlar geri döndü”
Analizde, temel sorunun, stokların bir başka büyük çatışmayı düşünecek ölçüde yeniden inşa edilmesinin ne kadar süreceği olduğu vurgulandı. THAAD üretim hızları ve 2027’ye kadar teslimat olmaması dikkate alındığında, yanıtın “aylarla değil, yıllarla ölçüldüğü” belirtildi.
Center for New American Security tarafından yapılan harp oyunlarının, Tayvan üzerinden Çin’le bir çatışmada ABD’nin uzun menzilli mühimmatlarının bir haftadan kısa sürede tükeneceğini gösterdiği aktarıldı.
On İki Gün Savaşı’nın, ABD’nin tek bir müttefike dahi yüksek yoğunluklu çatışma desteğini, stoklarını ciddi biçimde tüketmeden sürdüremediğini ortaya koyduğu ifade edildi.
Analiz, “askeri sanayi sorunlarının yeniden ön plana çıktığını” ve ABD’nin, “istisnacılık” iddialarına rağmen, geçmişteki tüm imparatorluklar gibi kaynak kısıtlarıyla karşı karşıya olduğunu belirterek sona erdi.
Washington’un bu sınırları ne kadar hızlı kabul edip daha temkinli bir dış politikaya yöneleceğinin belirleyici olacağı, aksi halde “stokların kendiliğinden dolduğu” ve üretimin mucizevi biçimde hızlandığı varsayımının ağır sonuçlar doğuracağı kaydedildi.