
YDH- Ali Jezzini, el-Meyadin için kaleme aldığı analizde, Amerika Birleşik Devletleri’nin işgalci İsrail ile İran arasında artan gerilimler ortamında Batı Asya’daki askeri duruşunu inceliyor. Yazar, önceki bir değerlendirmeden hareketle ayrıntılı kuvvet konuşlandırmalarından ziyade daha geniş stratejik tabloya odaklanıyor; mevcut konuşlanmaların ne anlama geldiğini irdeliyor ve önümüzdeki günlerde en olası senaryoları ele alıyor. Makale, güç analizi, tırmanma dinamikleri ve oyun teorisi çerçevesini bir araya getirerek, her aktörün kararlarını şekillendiren siyasi, ekonomik ve stratejik kısıtlamaları dikkate alıyor. Statükonun sürmesinden sınırlı saldırılara ya da tam ölçekli bir savaşa uzanan olası sonuçlar değerlendiriliyor.
***
Kuvvet konuşlandırma güncellemesi
Şu ana kadar Körfez’de büyük ölçekli bir üs tahliyesi gerçekleşmedi. Yakıt ikmal uçakları, büyük insansız hava araçları, elektronik harp platformları ve sinyal istihbarat unsurlarının önemli bir bölümü konuşlandırılmaya devam ediyor. Muvaffak es-Salti Hava Üssü’ndeki uçak sayısı şu şekilde artırıldı:
24 adet F-15E: Büyük olasılıkla ilerleyen aşamalarda önleme veya taarruz uçağı olarak kullanılacak.
30 adet F-35A: Yer hedeflerine saldırı ve özellikle hava savunmasını imha etme amaçlı gizli uçaklar.
6 adet EA-18G: Elektronik harp uçakları.
12 adet A-10C: Yavaş hızları ve 30 mm’lik toplarıyla saldıran insansız hava araçlarını önlemek üzere kullanılacak kara saldırı uçakları.
36 adet F-16: F-15’lerle benzer görevlerde kullanılacak.
12 adet F-22: Derin nüfuz ve öncü sorti görevleri için hava üstünlüğü sağlayan savaş uçakları.
.jpg)
Ayrıca, İran’ın kısa menzilli balistik füzelerine karşı savunma amacıyla Körfez ülkelerine birkaç ek Patriot füze bataryası konuşlandırıldı. Katar’daki el-Udeyd Hava Üssü’nde bir Patriot füze bataryasını gösteren bir görüntü dolaşıma girdi. Çevredeki Körfez ülkeleri, Amerikan üslerini hedef alan İran insansız hava araçlarının önlenmesinde büyük olasılıkla rol oynayacak.
.jpg)
ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln, Arap Denizi’nde kalmaya devam ediyor ve İran kıyılarına 500–600 kilometreden daha yakın bir mesafede seyrediyor; zaman zaman bu mesafeyi 800–1000 kilometreye kadar çıkarıyor. Bu mesafeler, JASSM ve benzeri havadan fırlatılan uzun menzilli mühimmatlar dışında, uçak gemisinden havadan yakıt ikmali yapılmadan taarruz operasyonlarına izin vermiyor.
USS Gerald R. Ford uçak gemisiyle ilgili olarak ise henüz kesinleşmiş bir bilgi bulunmuyor. Batı Asya’ya doğru yelken açmaya başladığı ve Akdeniz’e ulaşmasının yaklaşık bir hafta süreceği ifade ediliyor. İşgal altındaki Filistin kıyılarının batısında kalması halinde, muhtemelen muhrip gemileri ve füze saldırıları yoluyla hava savunma operasyonları için konumlanacaktır.

Rusya ve Çin’den İran’a çok sayıda tanımlanamayan ekipman sevkiyatı gerçekleştirildi. Bunlardan bazılarının, intihar dronlarını engelleme ve iniş durumunda hızlı müdahale açısından önemli olacak şekilde modernize edilmiş Mi-28NME helikopterleri olduğu doğrulanmış olsa da sevkiyatların büyük kısmının tam entegre sistemlerden ziyade radar sistemleri, elektronik harp ya da genel olarak hava savunma kabiliyetleriyle ilgili olması muhtemel görülüyor.
Geçtiğimiz günlerde Amerikan kuvvetleri, İslam Devrim Muhafızları Ordusu tarafından Şahid-129 olarak tanımlanan ve Arap Denizi’nde Abraham Lincoln uçak gemisi grubunu takip ettiği bildirilen bir insansız hava aracını düşürdü.

Dikkat çekici olan husus, bu insansız hava aracının İran kıyılarından yaklaşık 700 kilometre uzakta, yaklaşık 200 kilometrelik görüş hattı yönlendirme sınırlarının ötesinde uçuyor olmasıydı. Bu durum, insansız hava aracının ya bir dizi röle insansız hava aracına bağlı olduğunu ya da bu mesafede operasyon yapmasını sağlayan uydu iletişim sistemleriyle donatıldığını düşündürüyor.
İran’ın hedefleme stratejisinde şu anda eksik olan en önemli unsurun, özellikle uzun menzilli istihbarat, gözetleme ve keşif kabiliyeti olduğu belirtilmelidir. Çin’in sivil uydu görüntülerini düzenli olarak yayımlaması, bu alanda gelecekte olası bir Çin desteğine işaret edebilir; Çin bu desteği resmen inkâr edebilir. Pratikte, bu tür bir yardım, büyük olasılıkla eğitim gerektirecek herhangi bir silah sisteminden daha değerli olacaktır.
Bir oyun teorisi modeli
Yukarıda belirtilen veriler ile her tarafın beklediği ya da kaçınmaya çalıştığı riskler ve getiriler kullanılarak bir oyun teorisi modeli uygulandığında sonuçlar şu şekildedir:
A seçeneği, ABD’nin varlığı ve baskısı da dahil olmak üzere mevcut durumun devamıdır.
B seçeneği, fiyat artışı potansiyeline sahip sınırlı saldırıları içermektedir.
C seçeneği ise topyekûn bir savaştır.
Kazançlar minimum -10 ile maksimum +10 arasında değerlendirilmektedir.
Model, İsrail’in zaman kısıtlamalarına duyarlılığını ve stratejik fırsatın bir daha ortaya çıkmayabileceği yönündeki endişelerini (Trump’ın istisnai konumu, ABD’nin doğuya yönelen stratejik odağı, azalan kamuoyu desteği gibi unsurlar) dikkate almaktadır. Sonuçlar, ABD’nin A seçeneğini tercih ettiğini, ancak bu senaryoda İsrail’in sınırlı bir kayıp yaşadığını göstermektedir.
B seçeneği, rejim değişikliği olasılığı hesaba katılmaksızın, İsrail rejimine bir miktar, Amerika Birleşik Devletleri’ne ise daha az fayda sağlamaktadır. Rejim değişikliği olasılığı iki şekilde modellenmiştir: sınırlı saldırılar altında yüzde 10 ve karar alıcıların bu olasılığın yüksek olduğuna inanması durumunda yüzde 50. Genel hesaplamalar, bu özel senaryo dışında, açık savaşı tercih eden İran haricinde önemli ölçüde değişmemektedir.

Olası savaş senaryoları
23 Ocak’ta yayımlanan önceki makalenin kaleme alındığı dönemde, Amerikan varlığının sınırlı olması ve 14 Ocak’ta olası bir saldırıya dair söylentiler arasında, İran’daki yüksek alarm durumuna rağmen, İran hava sahası dışından yapılan kalkışlar haricinde ABD uçak sayısı yetersizdi.
O dönemde büyük ölçekli hava savunma sistemleri ve elektronik istihbarat unsurları tam olarak konuşlandırılmamıştı. O zamanki değerlendirme, bir saldırı olasılığının orta düzeyde olduğu ve İran’ın Ürdün’deki Muvaffak es-Salti üssünü hedef alan bir yanıtının, üssü sınırlı bir çatışma için “kum torbası” olarak kullanırken İsrail rejimini sonuçlardan koruyarak, muhtemel Amerikan tercihleriyle örtüştüğü yönündeydi.
İran’ın mesajı açıktı: Herhangi bir saldırı, topyekün savaş anlamına gelecekti. Bu mesaj Amerikan tutumunu değiştirdi ve Trump’ın yeniden düşünmesine neden oldu.
Şu anda, Körfez Savaşı ya da Irak işgali sırasında olduğu gibi beş uçak gemisi grubunun veya 1991 Körfez Savaşı’ndaki altı uçak gemisinin konuşlandırıldığı ölçekte bir Amerikan gücü bulunmuyor. Ancak mevcut durum A ve B senaryolarını mümkün kılmakta ve ABD her ne kadar kaçınmaya çalışsa da C senaryosuna yol açabilecek bir zemin oluşturmaktadır.
Trump’ın savaşsız tavizler koparmayı tercih ettiği açıktır; ancak İran’ın nükleer programının tamamen durdurulması konusunda taviz vermesi olası görünmemektedir. Daha muhtemel senaryo, önceki aşamaların sonuçlarına bağlı olarak ardışık aşamalar ve hedefler etrafında yapılandırılmış, birkaç gün ya da hafta sürecek bir kampanyayı içermektedir:
İran hava savunmasının imha edilmesi yoluyla operasyonel özgürlüğün sağlanması.
Balistik füze fırlatmalarının engellenmesi, fırlatma kapasitesinin mümkün olduğunca azaltılması ve özellikle işgal altındaki topraklardaki hassas bölgeleri hedef alan füzelerin çoğunun önlenmesi.
İlgili ekipmanları imha etmek için istihbarat birimlerinin harekete geçirilmesi.
İnternet kesintileri sırasında daha önce yapılanlara benzer suikast veya sabotaj operasyonlarının gerçekleştirilmesi.
İran’da rejim değişikliği için çalışılması ya da Lübnan’dakine benzer şekilde istikrarsızlaştırıcı koşulların dayatılması; iç parçalanma ve meşruiyet kaybının teşvik edilmesi.
Tüm bu adımlar son derece zor ve belirsizdir. İran’ın direncini koruması, fırlatma kabiliyetini muhafaza etmesi, hava savunmasını tüketmesi ya da özellikle güçlü istihbaratın bu tür eylemleri mümkün kılabileceği Körfez’deki hava savunma radar sistemlerini imha etmeyi başarması durumunda sonuçlar felaket olabilir.
Senaryo henüz net değildir ve bir saldırı gerçekleşirse üç ana olasılık bulunmaktadır:
Önceki 12 günlük savaşta olduğu gibi İsrail’in ilk saldırıyı gerçekleştirmesi. Bu durumda ABD, İran’ın Körfez ve Ürdün’deki havaalanlarını hedef almayacağını ummaktadır; zira bu havaalanları istihbarat görevleri yürütmekte, yakıt ikmali yapmakta ve İran insansız hava araçlarını önleyecek uçaklar için kalkış noktası işlevi görmektedir. İran’ın bunu yapması son derece düşük bir ihtimaldir; çünkü bu, bir eli arkadan bağlı şekilde savaşmak anlamına gelecektir.
Eğer İsrail iyi sonuçlar elde ederse, ABD müdahale eder ve daha önce belirtilen adımları asgari maliyetle uygular. Başarısız olması ve karşı saldırıya uğraması halinde ise ABD, daha önce yaptığı gibi arabulucu rolü üstlenerek ve yalnızca petrolü koruduğunu söyleyerek ateşkes sağlamak için güç kullanma tehdidinde bulunur. Bu senaryo, Amerika ve müttefikleri için en az zarar verici, ancak başarılı olması halinde İran için en yıkıcı senaryo olduğu için muhtemel görülmektedir.
Baştan itibaren kapsamlı bir ABD-İsrail ortak operasyonu yürütülmesi. İran güçlerinin imhasında erken başarı sağlanamazsa, özellikle Körfez’deki Amerikan güçlerine karşı ayrılan cephanelik ile İsrail’e karşı ayrılan cephaneliğin farklı olması nedeniyle, bölge genelinde kapsamlı bir İran yanıtı gündeme gelecektir.
Bu senaryonun İran tarafından tam bir rejim değişikliği savaşı olarak algılanmaması ve nihayetinde C seçeneğine yol açmaması son derece düşük bir ihtimaldir. Bu, İsraillilerden çok Amerikalılar için tehlikeli bir sonuçtur ve Trump’ın geçmişi, yüksek riskli eylemlerden kaçınmaya çalıştığını göstermektedir. Bu durumu “İsrail’in savaşı” olarak görüp “onlar saldırsın, biz savunalım” yaklaşımı benimseyebilir; bu da ilk senaryoyu güçlendirmektedir.
“Salam dilimleme” stratejisi; İran’a yönelik kuşatmanın kademeli olarak sıkılaştırılması ve İran petrol gemilerine el konulmasının başlatılması. İran petrol ihracatının yüzde 80’inin Çin’e gittiği dikkate alındığında, bu strateji Venezuela örneğine benzemektedir.
Wall Street Journal’a göre, bu senaryo daha önce Trump’a sunulmuş, ancak İran’ın karşı önlemleri ve petrol fiyatlarını yükseltme riski nedeniyle reddedilmiştir. Petrol burada hassas bir konudur; zira varil başına 90-100 dolara doğru uzun süreli bir yükseliş, ABD’yi ekonomik durgunlukla karşı karşıya bırakabilir ve bu da ara seçimler öncesinde felaket bir tablo anlamına gelir.
Bu strateji, İran’ın karşılık vermesi halinde kaba kuvvet tehditleriyle ya da İran’ın karşılık vermemesi durumunda ABD’nin İran elitleri içindeki bölünmeler olarak algılayabileceği unsurlar üzerinden uzlaşma vaatleriyle desteklenebilir. Biden yönetimi, El-Aksa sürecinden sonraki ilk yılda İranlılarla benzer bir yaklaşım denemiş ve sonuç genel olarak açık olmuştur. Bu nedenle İranlılar, bu senaryonun, kapsamlı bir savaşa yol açsa bile misilleme doğuracağını göstermeye devam etmektedir.
Şu ana kadar İranlılar, tüm yolların ya bir anlaşmaya ya da C seçeneği olan ve herkesin kaybettiği, kayıpların büyük farklılıklar gösterdiği tam bir savaşa çıktığı mesajını vermektedir. Rakamlar konusunda uzlaşma olmayabilir; dolayısıyla mesele, bazı Batılı analistlerin öne sürdüğü gibi bir çılgınlık ya da yalnızca bir şehitlik zihniyeti değil, rasyonel bir hesaplama meselesidir.
Savaş modellemesinin sınırları ve stratejik kesinlik yanılsaması
Modelin sunduğu şey, çeşitli aktörlerin önündeki seçenekleri özetlemeye yönelik basit bir girişimdir; kaçınılmazlık anlamına gelmez. Bu tür modeller, özellikle İran halkının direncini, birlik olma kapasitesini ve fedakârlığa dayanma gücünü ölçemez.
Sayısal modeller tamamen güvenilir olsaydı, ABD Savunma Bakanı Robert McNamara Vietnam Savaşı sırasında istifa etmezdi. Veriye dayalı bir yaklaşımla hareket eden McNamara, hesaplamalarının Vietnamlıların özgürlükleri ve bağımsızlıkları için fedakârlık yapma isteğini dikkate almaması nedeniyle utanç içinde görevinden ayrıldı.
İsrail’in özgüveninin önemli bir bölümünün yalnızca İran içindeki istihbarat ağlarından ya da belirli bilgilere erişimden kaynaklanmadığına inanıyorum. İran’ın kayıpları yaşanacaktır ve bunlar neredeyse kaçınılmazdır. Ancak bu özgüven, aşırı özgüveni, son başarıların ardından gelen büyüklük duygusunu ve bunun Batı Asya’ya hakim olunacak belirleyici savaş olabileceğine dair dini bir inancı, mevcut fırsatın bir daha ortaya çıkmayacağı yönündeki gerçek bir korkuyla birleştiriyor olabilir.
Amerikalılar ise tam tersine çok daha az ihtiyatlı görünmektedir. İranlıların önemli bir bölümünün saldırılara destek vereceğini ve bunu hevesle karşılayacağını varsaydıklarını düşünüyorum. Bu eğilim, bireylerde olduğu kadar büyük güçler arasında da yaygındır: hayalperestlik. Bu tür varsayımlar çoğu zaman felaketle sonuçlanan yanlış hesaplamalara yol açar; liderler kendi beklentilerinin projeksiyonlarına aşırı güvenir ve bir düşmanın zorluklara dayanma isteğini ve yeteneğini hafife alır.
Savaş ihtimali kesin değildir; ancak şu anda yüzde ellinin üzerindedir. Askeri konuşlanma tamamlanmak üzeredir; özellikle Boeing RC-135 keşif uçaklarının Katar’dan Girit’e çekilmesi ve E-3 AWACS uçaklarının bölgeye konuşlandırılmasıyla bu durum daha da belirginleşmiştir.
Her halükârda, bu değişkenler altında ve Amerika Birleşik Devletleri’ne büyük bir darbe gelmesi durumunda, potansiyel bir Amerikan geri çekilmesiyle birlikte İsrail’in bölgesel varlığı sorgulanacaktır. Böyle bir savaşın nasıl sonuçlanacağını yalnızca Tanrı bilir.
Şahsen en iyi senaryonun savaşın çıkmaması olduğuna inanıyorum. Direniş Ekseni’nin kayıplarını telafi etmesi birkaç yıl sürecektir ve bu süre zarfında, bu yalnızca kişisel bir değerlendirme değil, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgedeki varlığını azaltmak zorunda kalması da muhtemeldir. Bu nedenle İsrail, gelecekte Hindistan, Etiyopya ve Avrupa devletleri gibi yerel müttefiklerle iş birliği içinde, Amerika’ya olan bağımlılığını azaltarak bölgeye bağımsız biçimde hakim olmayı hedeflemektedir.
Sonuç
Sonuç olarak, mevcut durum, kaçınılmaz bir savaşa doğru yürüyüşten ziyade son derece istikrarsız bir stratejik kesişme noktasını temsil etmektedir. Devam eden askeri konuşlanma, belirli bir sonucu garanti etmeden olasılık yelpazesini genişletmektedir.
Sınırlı bir çatışma kâğıt üzerinde yönetilebilir görünse de, yanlış hesaplama payı son derece dardır ve İran, ABD ve İsrail saldırılarını rejim değişikliği olarak yorumlarsa topyekûn bir savaşı tercih edebilir. ABD ve İsrail yetkililerinin, herhangi bir askeri eylemin ana hedefi olarak rejim değişikliğini ilan etmekten geri durmadığı dikkate alındığında, tırmanma dinamiklerini kontrol etmek zorlaşmaktadır.
Her aktör zamanı, caydırıcılık güvenilirliğini, iç kısıtlamaları ve bölgesel dengeyi farklı şekilde değerlendirmekte; bu durum risk toleransı ve stratejik tercihlerde asimetri yaratmaktadır. Sonuç olarak dayanıklılık, siyasi uyum ve sürekli maliyetleri karşılama kapasitesi, ilk saldırılardan ya da teknolojik üstünlüklerden daha belirleyici olacaktır.
Olayların müzakereye mi yoksa çatışmaya mı evrileceği, yalnızca askeri kapasiteye değil, aynı zamanda tarafların birbirlerine dair varsayımlarının doğruluğuna ya da yanlışlığına, muhakeme yeteneklerine ve itidal düzeylerine de bağlı olacaktır.
Çeviri: YDH