Bin Selman ve Trump görüşmesine dair bir okuma

22 Şubat 2026

"Washington-Riyad ilişkileri geleneksel petrol-güvenlik kalıbından çıkarak; yatırım, teknoloji ve ticaret odaklı pragmatik ve çok boyutlu bir ortaklığa evrildi."

YDH - New York'taki Trump-Bin Selman görüşmesi, ikili bir temasın ötesine geçerek Batı Asya'nın güvenlik ve ekonomi mimarisindeki yapısal dönüşümü simgeliyor. Kaşıkçı cinayeti sonrası buzların eridiği bu yeni dönemde, "petrol karşılığı güvenlik" denklemi yerini teknoloji, devasa yatırımlar ve bölgesel liderlik odaklı, pragmatik bir ortaklığa bırakıyor. Islamic World News portalının değerlendirmesine göre Suudi Arabistan, Washington ve Pekin arasında denge kuran bağımsız bir kutup olarak öne çıkarken; Filistin meselesi, İran ile nükleer rekabet ve İsrail'in saldırgan tutumu, bu "yeni düzenin" önündeki en kırılgan engeller olarak geçerliliğini koruyor.

Böyle bir atmosferde New York görüşmesi, yalnızca iki liderin bir araya gelmesi değil; Suudi Arabistan’ın yükselen bölgesel düzendeki yerini yeniden tanımlama çabasıydı.

Bu düzen, ABD’nin sahadaki rolünün azalması ve yeni aktörlerin ağırlık kazanmasıyla şekillenirken, her şeyden önce ekonomik pazarlıklara ve güvenlik anlaşmalarına dayanıyor.

Zirvenin bir diğer kritik boyutu ise Washington ile Riyad arasındaki inişli çıkışlı ilişkilere dayanıyordu. Cemal Kaşıkçı cinayetinin ardından gerilen ilişkilerde Trump, bu görüşmeyle geçmişi görmezden gelerek işbirliği için yeni bir yol açmaya çalıştı. Bu buluşma, aslında iki taraf arasındaki münasebetlerde yeni bir aşamanın başlangıcını ve Batı Asya’nın güvenlik ile ekonomi çerçevesini yeniden çizme arayışını temsil ediyor.

1) Bin Selman’ın sahneye dönüşü: Bağımsız bir aktörün inşası

2018’deki Cemal Kaşıkçı cinayeti, Suudi Arabistan-ABD ilişkilerini donma noktasına getirmiş ve Bin Selman’ı Batı’da riskli ve izole bir figüre dönüştürmüştü.

Ancak New York’taki son görüşmede Trump, "bazı şeyler olur" gibi ifadelerle bu dosyayı fiilen rafa kaldırdı ve geçmişi yeni işbirliği sürecinden ayırmaya çalıştı.

Bu üslup değişikliği, Riyad’ın baskı altındaki bir aktör olmaktan çıkıp "vazgeçilmez ortak" konumuna yükseldiğini gösteriyor. ABD; enerji denklemini, yatırımları ve bölge güvenliğini kurgularken artık Riyad’ı görmezden gelemiyor.

Suudi Arabistan’ın bu yeni özgüveni, her şeyden önce içerideki dönüşümden besleniyor. Vizyon 2030, ülke ekonomisini her zamankinden daha zengin ve tutkulu hale getirirken; teknoloji, altyapı ve gelecek odaklı projelere yapılan devasa yatırımlar Riyad’ı petrole dayalı geleneksel yapısından uzaklaştırdı.

Bu değişim, Bin Selman’ın dış politikada ihtiyaç sahibi bir figür olarak değil, küresel blokların her ikisi için de güvenilir ve "bağımsız bir aktör" olarak konumlanmasını sağladı.

Finansal gücü, siyasi cesareti ve Washington sahnesine kademeli dönüşü, onu hem ABD ve Çin hem de küresel ekonomi rotasında aynı anda rol alabilen nadir liderlerden biri kılıyor.

2) Trump’ın yeni güvenlik düzeni arayışı

Trump, yeni döneminde Ortadoğu için taze bir güvenlik mimarisi tasarlamayı hedefliyor. Bu düzende Suudi Arabistan, ABD’nin yerine bölgesel caydırıcılıkta ana rolü üstlenecek.

Trump, güvenlik yükünü Washington’ın omuzlarından alarak Riyad’ın mali gücüne ve askeri kapasitesine yaslanmayı planlıyor.

Yeni savunma anlaşması, gelişmiş silah satışları ve güvenlik işbirliği bu yaklaşımın parçaları olup Trump’ın Suudi Arabistan’ı yeni düzenin temel sütunu olarak gördüğünü kanıtlıyor.

Riyad, ABD’nin bölgedeki doğrudan varlığının azalmasından doğacak boşluğu doldurabilecek bir ortak olarak değerlendiriliyor.

Aynı zamanda Riyad, Trump için ABD’nin makro politikalarını şekillendirmede bir araç niteliğinde. İran dosyasında Suudi Arabistan hayati bir role sahip; zira Tahran ile Washington veya Tel Aviv arasındaki her ciddi gerilim, Riyad’ın ara buluculuğu olmadan bölgesel bir savaşa dönüşebilir.

Ayrıca Rusya’nın ekonomik gücünü dizginlemede etkili olan enerji piyasasının kontrolü ve petrol fiyatlarının istikrarı, Suudi Arabistan’ın eşliği olmadan mümkün değil. Tüm bu faktörler, Trump’ın Riyad ile ilişkisini tamamen "kazan-kazan" temelli bir pazarlığa dönüştürüyor; yani siyasi değerlere veya ideolojilere değil, somut çıkarlara dayalı bir ortaklık inşa ediliyor.

3) İkili ticarette yapısal dönüşüm

2000-2012 yılları arasında ABD-Suudi Arabistan ticari ilişkileri tamamen petrol odaklıydı ve ABD, Riyad’dan yapılan enerji ithalatına ciddi şekilde bağımlıydı.

Bu ithalat, 2008 ve 2012 gibi yıllarda 50 milyar dolara kadar çıkarak ABD’nin ticaret dengesini en kötü noktaya taşımıştı.

2012’den sonra kaya gazı (shale) devrimiyle birlikte ABD’nin ithalatı sert bir düşüş yaşadı ve petrol bağımlılığı neredeyse sona erdi. Buna karşılık ABD’nin Suudi Arabistan’a ihracatı arttı ve 2016’dan itibaren ticaret dengesi ilk kez artıya geçti.

Bu dönüşüm, ilişkinin "güvenlik karşılığı petrol" denkleminden "teknoloji, sermaye ve hizmet" modeline evrildiğini gösteriyor. Suudi Arabistan, enerji tedarikçisi rolünden sıyrılarak ABD teknolojisi, altyapısı ve savunma sanayisi için devasa bir pazar haline geldi.

Bu yapısal değişim, son dönemdeki büyük sözleşmelere zemin hazırlayarak ekonomik teraziyi ABD lehine çevirdi.

4) Açıklanan anlaşmaların ana eksenleri

4.1) Savunma ve güvenlik

Anlaşmaların güvenlik ayağında Suudi Arabistan’a "NATO dışı ana müttefik" statüsü verilmesi ve yeni bir savunma paktı ilanı yer alıyor. Bu iki adım, Riyad’ın ABD’nin gelişmiş ekipmanlarına erişimini artırırken bir tür güvenlik garantisi de oluşturuyor.

Söz konusu yaklaşım, 2019’da petrol tesislerine yapılan saldırı sonrası Washington’ın sessiz kalmasına bir tepki niteliği taşıdığı gibi İran’a da caydırıcı bir mesaj gönderiyor.

Fakat bu durum, Körfez’deki silahlanma yarışını hızlandırabileceği ve askeri üstünlüğünün tehdit edildiğini düşünen İsrail’in F-35 satışına yönelik endişelerini artırabileceği için bölgesel dengeyi daha hassas hale getiriyor.

4.2) Ekonomi, enerji ve teknoloji

Ekonomik boyutta Riyad, yatırımlarını 1 trilyon dolara kadar artırma vaadinde bulundu. Bu hamle hem Trump için siyasi bir değer taşıyor hem de Suudi Arabistan’ın ABD’deki finansal konumunu pekiştiriyor.

Yapay zekâ, veri merkezleri, dijital teknolojiler ve stratejik madenler alanındaki işbirliği, doğrudan Suudi Arabistan'ı petrole dayalı bir ekonomiden teknoloji ve altyapı merkezine dönüştürmeyi hedefleyen Vizyon 2030’a hizmet ediyor.

4.3) Nükleer dosya

Nükleer alanda müzakerelerin "tamamlandığı" duyurulsa da anlaşma metninin yayımlanmaması, uranyum zenginleştirme konusundaki hassasiyeti yansıtıyor.

Suudi Arabistan yakıt döngüsüne erişim isterken; ABD, bu ayrıcalığın İran ile nükleer rekabeti kızıştırarak bölgedeki kırılgan dengeyi bozmasından endişe ediyor.

5) IMEC ve yeni ticari-jeopolitik düzen

Hindistan, Körfez ve Avrupa’yı Suudi Arabistan merkezli bir hatla birbirine bağlamayı amaçlayan IMEC projesi, Gazze savaşı ve İsrail’in Katar’a yönelik saldırılarıyla durma noktasına gelmişti.

Ancak projenin canlandırılması yeniden önem kazandı; çünkü bu koridor Körfez’i küresel bir lojistik merkezine dönüştürebilir, Süveyş Kanalı ve Hürmüz Boğazı’na bağımlılığı azaltabilir, Çin’in nüfuz alanlarını kısıtlayabilir ve İran üzerinde dolaylı bir ekonomik baskı kurabilir.

Bu proje hayata geçerse Suudi Arabistan, Doğu ile Batı arasındaki ana düğüm noktası ve ABD’nin stratejik araçlarından biri haline gelecek.

6. Kördüğüm: Filistin meselesi

İsrail ile Filistin arasındaki çatışma; Washington-Riyad-Tel Aviv arasındaki üçlü ilişkilerin önündeki en büyük engel. Suudi Arabistan, iki devletli çözüm yolunda somut bir ilerleme kaydedilmeden normalleşmeye yanaşmıyor. İsrail’in Gazze, Lübnan ve Katar’daki saldırgan eylemleri, böyle bir anlaşmanın Riyad üzerindeki siyasi maliyetini yükseltti. Bu derin uçurum, tüm bölgesel planları bir tıkanma noktasında tutuyor.

7) Masadaki görünmez değişken: İran

Trump ve Bin Selman görüşmesine dair tüm senaryolarda İran konusu gizli ama belirleyici bir unsur olarak varlığını koruyor. Suudi Arabistan son aylarda, nükleer müzakerelerin canlandırılması için yeni bir yol açılması gerektiğini defalarca vurguladı.

Zira İran ile İsrail arasındaki karşılıklı saldırılar ve bölgesel gerilimler, en küçük bir hatanın Batı Asya’yı geniş çaplı bir savaşa sürükleyebileceğini gösterdi.

Riyad için Tahran ile kontrollü bir diyalog zeminine dönmek, kalkınma hedeflerinin teminatı olarak gördüğü bölgesel istikrarı korumanın tek yolu. Öte yandan Trump da İran’ı bölgede maliyetli askeri varlık bulundurmadan dizginlemek istiyor; bu nedenle Suudi Arabistan’ı dolaylı baskı ve denge kurma aracı olarak görüyor.

8) Ortadoğu düzeni için sonuçlar

Son anlaşmalar, yeni ortaklıklar ve IMEC gibi projeler, Ortadoğu’da yeni bir mimarinin şekillendiğine işaret ediyor. Bu mimaride Suudi Arabistan artık ne sadece Washington’ın ne de sadece Çin’in yörüngesinde; kendisini bağımsız bir kutup olarak tanımlıyor, mali ve siyasi gücünü bölgesel gelişmeleri etkilemek için kullanıyor.

ABD de artık eski rolünde değil; müdahaleci bir aktörden ziyade pazarlıkların tasarımcısı ve koordinatörü gibi hareket ediyor.

Bu süreç, Riyad ve Washington’ın yeniden yakınlaşmasıyla bölgedeki uzun vadeli planları sarsılabilecek olan Çin ve Rusya için önemli bir mesaj taşıyor.

Aynı zamanda, daha önce kendisini bölgesel planların merkezi olarak gören İsrail artık geniş çaplı anlaşmaların önündeki bir engele dönüşürken; İran ise bu yeni düzen karşısında kırılgan bir caydırıcılık ve müzakere masasına temkinli bir dönüş çabası içinde.

New York görüşmesi, ikili bir zirvenin çok ötesinde, Batı Asya’nın ekonomik ve güvenlik dokusundaki büyük değişimin bir parçasıydı.

Washington-Riyad ilişkileri geleneksel petrol-güvenlik kalıbından çıkarak; yatırım, teknoloji ve ticaret odaklı pragmatik ve çok boyutlu bir ortaklığa evrildi. Bu durum, bölgenin ideolojik ittifaklardan çıkar dayalı ilişkilere geçtiğinin somut bir göstergesi.

Buna rağmen, bu yeni düzen henüz oldukça kırılgan. Filistin meselesindeki anlaşmazlıklar, nükleer dosyadaki belirsizlik, ABD’nin güvenlik taahhütlerindeki soru işaretleri ve İsrail’in sert tutumu bu yapının kökleşmesini engelliyor.

Bu nedenle yeni mimari, oturmuş bir sistemden ziyade deneme aşamasında kabul edilmeli; her yeni kriz bu süreci kolayca tersine çevirebilir.

Çeviri: YDH