
YDH- İsrail’in Lübnan’daki son tırmanışı, Baalbek ve Ayn el-Hilwe mülteci kampına yönelik hava saldırılarıyla zirveye ulaştı ve onlarca kişinin ölümüne ve yaralanmasına yol açtı.
Ensarullah’ın resmi web sitesinde yayımlanan makalede, bu saldırıların yalnızca uzun süredir süregelen ateşkes ihlallerinin bir yenisi olmadığı, aynı zamanda İsrail’in bütünlüklü ve giderek yoğunlaşan stratejisinin bir tezahürü olduğu bildirildi.
Makalede, İsrail stratejisinin sadece askeri baskıyla sınırlı olmadığı, diplomatik ve siyasi boyutları da kapsadığı, nihai amacının bölgesel caydırıcılık doktrinini yeniden uygulamak ve tüm bölgeyi kendi iradesine boyun eğdirmek olduğu ifade edildi.
Son hava saldırılarının, çocuk, kadın ve yaşlı sivil ayırımı gözetmeden konutları hedef aldığı ve İsrail’in yalnızca askeri noktaları vurduğunu öne süren iddiaları çürüttüğü kaydedildi.
Direnişin sosyal tabanına yönelik caydırma politikası
Makalede, Ayn el-Hilve kampına yapılan bombardımanın, düşmanın “bilinçli caydırma” doktrininin pratik bir uygulaması olduğu belirtildi.
Bu doktrinin, direnişin sosyal tabanını cezalandırmayı, terör ve yıkım yoluyla kararlılığını kırmayı ve yeniden inşa olasılıklarını engellemeyi hedeflediği bildirildi. Ancak tarih boyunca bu politikanın halkın iradesini kıramadığı ve halkın toprağına ve inançlarına bağlılığını daha da güçlendirdiği ifade edildi.
Uluslararası sessizlik ve Amerikan desteği
Makalede, İsrail’in suçlarının öngörülebilir olduğu, buna eşlik eden uluslararası sessizliğin neredeyse suç ortaklığına dönüştüğü ve Amerikan desteğinin her suça siyasi ve diplomatik koruma sağladığı bildirildi.
Ateşkesin sponsorlarının artık sadece gözlemci olmadığı, sessizlikleri ve önyargıları nedeniyle fiilen İsrail’in ortakları haline geldiği kaydedildi.
Eski Lübnan Cumhurbaşkanı General Emil Lahud’un, İsrail’in saldırganlığı veya uluslararası iş birliği konusunda şaşırmadığı, ancak bazı iç tepkiler karşısında infaz edeni haklı çıkarıp mağduru eleştiren söylemlerden duyduğu hayreti ifade ettiği belirtildi. İç bölünmelerin düşmanın verdiği zarar kadar ciddi zararlar doğurduğu kaydedildi.
Lübnan’ın duruşu ve direnişin önemi
Makalede, Lübnan’ın sessiz kalmak yerine kararlı ve hemen bir duruş sergilemesinin önemine dikkat çekildi. Bu duruşun farklı mezheplerden geniş destek kazanabileceği, Müslüman Alimler Topluluğu gibi oluşumların devletin önceki taahhütler uyarınca aldığı önlemleri askıya almasını ve düşman yükümlülüklerini yerine getirene kadar yeni adımlardan kaçınmasını talep ettiği belirtildi.
Devletin BM Güvenlik Konseyi’ni toplayarak sorumluluklarını yerine getirmesi ve adalet için yalvaran değil, direnme gücüne sahip bir egemen ülke olarak hareket etmesi gerektiği kaydedildi.
Direnişin, Lübnan’ın varlığını, egemenliğini ve onurunu savunduğu, sadece bir mezhebi veya grubu korumadığı bildirildi.
Lübnan ve Filistin’in ayrılmaz bağları
Makalede, Ayn el-Hilve kampına yönelik saldırının, Bekaa’daki bombardımanla eşzamanlı gerçekleşmesinin, Lübnan ve Filistin nedenlerinin ayrılmaz bağını ortaya koyduğu ve her iki meselenin birbirinden ayrılamayacağı belirtildi.
İsrail saldırılarının, sistematik bir suç teşkil ettiği ve İsrail’in terörist doğasını ortaya koyduğu vurgulandı.
Bölgesel perspektif ve Arap dayanışması
Makalede, İsrail’in saldırı stratejisinin yalnızca mevcut direnişi zayıflatmayı amaçlamadığı, aynı zamanda bölgenin geleceğini kendi güvenlik hedefleri doğrultusunda şekillendirmeyi hedeflediği bildirildi. Lübnan’ın, İsrail’in genişleyen saldırıları karşısında bir sahne olduğu, projenin Filistin çevresindeki devletlerle sınırlı kalmayacağı, Golan Tepeleri, Sina, Şeba Çiftlikleri veya Nakab sınırlarıyla kısıtlanamayacağı kaydedildi.
Yanıtın parçalı veya tereddütlü olamayacağı; gerekenin, İsrail baskısına boyun eğmek yerine, Siyonist projeden tehdit altında olan Arap devletlerinin kolektif gücünü kullanarak kapsamlı bir savunma stratejisi oluşturmak olduğu ifade edildi.
Direnişin Arap dünyasına mesajı
Makalede, Lübnan’ın geçmişte “altın denklem” olarak bilinen ordu, halk ve direniş üçlüsüyle başarılı bir formül sergilediği, günümüzdeki mücadelenin ise bir irade savaşı olduğu bildirildi.
Direnişin, Lübnan’ın varlığını ve onurunu savunurken tüm Arap dünyası için ilk savunma hattı işlevi gördüğü kaydedildi.
Makalede, direnişin sadece Lübnan için değil, denizden okyanusa kadar tüm Arap dünyasını, tam boyutlu bir boyun eğdirme girişimlerine karşı koruduğu ifade edildi.