
YDH - Hukukçu Ömer Neşeba, el-Ahbar gazetesi için kaleme aldığı makalede, uluslararası ilişkilerde "tehdit dilinin" bir diplomasi yöntemi olarak normalleştirilmesine karşı sert bir hukuki ve etik eleştiri sunuyor. Neşeba; Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in, İran ve Lübnan’a yönelik sürekli saldırganlık ve bombardıman tehditlerini, sadece fiili bir savaş ilanı değil, aynı zamanda uluslararası hukukun (BM Şartı) sistematik olarak yok edilmesi girişimi olarak tanımlıyor. "Güçlünün haklı olduğu" orman kanunlarının egemen olduğu bir düzende, meşru müdafaa hakkının istismar edildiğinin altını çizen Neşebea, tehdit altında imzalanan hiçbir anlaşmanın geçerli olmadığını belirterek, bu gidişatın sadece bir bölgeyi değil, küresel güvenlik mimarisini de "intihara" sürüklediği uyarısında bulunuyor.
Amerika’nın İran’ı hedef alma tehditleri, savaş henüz fiilen başlamadan uluslararası meşruiyetin bakiyesini havaya uçuran [1] önleyici mermiler gibidir.
Washington’un İran’ı bombalama tehdidinin tonu yükseldiğinde veya İsrail oluşumu, tehditlerini Lübnan’da her gün yaşanan kanlı bir saldırganlığa dönüştürdüğünde, uluslararası hukukun tabutuna son çivi çakılmış olur; gücün hakka üstün geldiği "orman kanunları" [2] hüküm sürmeye başlar.
Birleşmiş Milletler Şartı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra insanlığın üzerinde uzlaştığı küresel anayasa niteliğindedir; bu anayasanın bel kemiğini oluşturan 2. Maddenin 4. fıkrası, güç kullanma tehdidini veya doğrudan güç kullanımını açıkça yasaklar.
Şartı kaleme alan hukukçular, tehdidin suç giden yolda ilk adım olduğunun idrakindeydiler. Nitekim çoğu devletin hukuk sisteminde sadece cinayet değil, bir şantaj ve korkutma aracı olarak silah göstermek de suç sayılmıştır.
Bugün Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail oluşumunun, İran ve Lübnan’a yönelik geniş çaplı savaş tehditleri üzerinden şahit olduğumuz şey, bunun bir normalleşmeye dönüştürülmesi ve devletlerarası ilişkilerde kabul edilebilir bir davranış kalıbına sokulmasıdır; sanki İran’ın, Lübnan’ın, Venezuela’nın ve hatta Danimarka’nın ulusal egemenliği, güç dengelerine göre değişen bir "görüş meselesi" haline gelmiştir.
Bu ahlaki ve hukuki çöküş, en net biçimiyle Lübnan’ın güneyinde kendini göstermektedir. Uluslararası toplum, Güvenlik Konseyi kararlarına saygı duyulması gerektiğini iddia ederken, 1701 sayılı karar [3], bizzat İsrail ordusunun elinde her gün infaz edilmektedir.
Kasım 2024’teki ateşkes ilanından 2026 yılının başına kadar geçen sürede, uluslararası raporlar İsrail tarafından gerçekleştirilen 15 bini aşkın ihlali belgelemiştir; buna hava ve kara saldırıları ile doğrudan bombardımanlar da dahildir ve bu saldırılar yüzlerce Lübnanlı sivilin şehadetine, yaralanmasına ve sakat kalmasına yol açmıştır. İsrail’e ait savaş uçakları Lübnan hava sahasını sık ve yoğun bir şekilde ihlal etmekte; İsrail komuta kademesinin Lübnan’ın güneyindeki halka yönelik tehditler savurmadığı bir hafta bile geçmemektedir.
Bugün Lübnan’a karşı uygulanan tehdit, sınır noktalarının işgali ve güneydeki tarım arazilerinin ne olduğu belirsiz kimyasal maddelerle ilaçlanması, uluslararası meşruiyetin İsrail’in güneydeki sürekli saldırganlığına bir kılıf olarak kullanıldığını göstermektedir.
Birleşmiş Milletler bünyesindeki uluslararası güçlerin (UNIFIL) gözü önünde Lübnan’ın egemenliği her gün ayaklar altına alınırken, artık bir "dünya düzeninden" bahsetmek mümkün değildir.
Ne var ki, Amerikan ve İsrail tehdit dili, uluslararası hukukun ihlalini meşrulaştırmak için sıklıkla "meşru müdafaa" bahanesine sığınmaktadır.
Oysa Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi, kimseye saldırganlık için açık bir çek vermez. Meşru müdafaa, fiili bir silahlı saldırının gerçekleşmesini ve buna karşılık "gereklilik" ile "orantılılık" ilkelerine uyulmasını şart koşar. Stratejik endişeleri saldırganlık için hukuki gerekçelere dönüştürmek, ister İran’da olsun ister Lübnan’da, Birleşmiş Milletler sisteminin sonu demektir.
Bugün, savunma amaçlı bile olsa silah bulundurma şüphesi, bombalamak ve uluslararası anlaşmaları ihlal etmek için yeterli bir mazeret haline gelmiş; başıbozuk güçlere sonu gelmez savaşlar yürütmeleri için açık bir ruhsat verilmiştir.
Şunu hatırlatmak gerekir ki, meşru müdafaa çerçevesi dışında, Güvenlik Konseyi’nin yetkilendirmesi olmaksızın güç kullanmanın hiçbir meşruiyeti yoktur.
Lübnan topraklarının ihlal edilmesi veya İran’ın nükleer tesislerinin vurulması tehdidinde olduğu gibi, Konsey’in iradesini yok saymak, kolektif güvenlik sisteminin intiharıdır.
Amerika Birleşik Devletleri, askeri açıdan hareket etmek için kendi kendine yetki verdiğine karar verdiğinde, herkesi koruması gereken o hukuki çatıyı da yerle bir etmektedir.
Lübnan’ın egemenliğine saygı duymak, askeri ruh haline bağlı bir tercih değil, uyulması zorunlu bir kuraldır (jus cogens). Eğer hukuki kurallar çifte standartla uygulanır hale gelirse, "hukuk" olma vasfını yitirir ve zulmü pekiştiren birer tahakküm aracına dönüşür.
Hukuki açıdan bakıldığında askeri tehdit, müzakere sürecinin tamamını tıkamaktadır. Viyana Sözleşmesi’nin 52. maddesi [4], güç kullanma tehdidi sonucu imzalanan her türlü antlaşmanın geçersiz olduğunu hükme bağlar.
Dolayısıyla, insansız hava araçlarının ve hava saldırılarının gölgesinde koparılan her türlü uzlaşı, hukuken ölü doğmuş bir anlaşmadır. İrancı ve Amerikalı taraflar arasında süregelen müzakerelerin, Amerikan askeri tehditleri gölgesinde bir sonuca ulaşması kuşkusuz mümkün değildir.
Lübnan’da süregelen askeri tehditler eliyle yeni bir siyasi gerçeklik dayatma çabaları ise uluslararası hukukun temel ilkelerinin fütursuzca ihlalidir; İsrail oluşumu, uluslararası anlaşmaların birer "teslimiyet belgesi" olmasını arzulamaktadır.
Bombalama tehdidini ve uluslararası anlaşmaların ihlalini kabul edilebilir bir baskı aracı olarak normalleştirmek, uluslararası hukukun çöküşüne ve kural tanımaz imparatorluklar çağının başlangıcına işaret etmektedir.
[1] Bakiyye (بقيا / ما تبقى): Kökeni "b-k-y" (kalmak, geriye kalmak) fiilinden gelir. "Bakiyye", bir şeyin son parçası, tortusu, kalıntısı demektir. (ç.n.)
[2] Şeriatü’l-Ğab (شريعة الغاب): "Şeriat" (yol, kanun, sistem) ve "Ğab" (orman/vahşi doğa) kelimelerinden oluşur. İbn Haldun'un toplumsal düzen kuramı ile Antik Arap şiirindeki vahşi doğa tasvirlerini birleştiren bir kavramdır. Güçlünün zayıfı yediği, hukukun olmadığı "doğa durumu"nu ifade eder. (ç.n.)
[3] 1701 Sayılı Karar (القرار 1701): 2006 İsrail-Lübnan Savaşı'nı durduran, BM Güvenlik Konseyi'nin 11 Ağustos 2006 tarihli kararıdır. Güney Lübnan’da silahsızlandırılmış bir bölge oluşturulmasını ve Litani Nehri'nin güneyinin denetim altına alınmasını öngörür. Neşeba, burada "kararın infaz edilmesi" (اغتيال) tabirini kullanarak, kararın sadece kağıt üzerinde kaldığını değil, bizzat hedef alınarak yok edildiğini (terör gibi) ima eder. (ç.n.)
[4] Viyana Sözleşmesi, 52. Madde (اتفاقية فيينا لقانون المعاهدات): 1969 tarihli "Antlaşmalar Hukukuna İlişkin Viyana Sözleşmesi", uluslararası hukukun anayasası sayılır. 52. madde, baskı altında (tehdit veya güç kullanımı) yapılan antlaşmaların geçersiz olduğunu (null and void) belirtir. Neşeba, burada "batıl/geçersiz" (bütlan) kelimesini kullanmış. Türk hukuk terminolojisinde "hükümsüz" veya "geçersiz" kelimeleri teknik olarak tam karşılığıdır. (ç.n.)
Çeviri: YDH