Amerikan süngülerinin hükmü yıkılsın!

03 Mart 2026

"Haddini bilmeyene, sınırında durmayana rahmet yoktur. Bir direnişçinin tırnağına zarar gelmesi demek, bu topraklarda kalan yiğitlerin onuru ve kanı demektir."

YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim el-Emin, Lübnan hükümetinin direniş eksenine karşı aldığı kararların, dış baskıların bir sonucu olduğunu belirtiyor. El-Emin, hükümet yetkililerini Amerikan ve Suudi eksenli dış güçlerin ajandasına hizmet etmekle, ülkeyi iç savaşa sürüklemekle ve halkın çıkarlarını göz ardı etmekle suçluyor. El-Emin, direnişin meşruiyetini savunan ve mevcut hükümetin takındığı tavrı vatanseverlikten uzak, teslimiyetçi bir "ihanet" olarak anıyor.

İnsanın söylemek istedikleriyle, söylemesi gerekenler arasında her zaman bir ayrım vardır. Bunu dil sürçmesinden çok, gözlerin ışıltısı ve sesin tonu ele verir.

Sorun, kişi kendi isteklerini dile getirmeye yeltendiğinde, aslında buna gücünün yetmediğini bilmesidir. O an bir anlığına, arzularını açığa vurma fırsatı bulduğu için minnettar görünür, ancak hemen ardından karanlıkta kimsenin görmediği, somurtan bir yüz gibi kendi gerçek boyutuna döner.

Nevaf Selam'ın dün hükümet oturumundan çıktıktan sonraki hali tam olarak böyleydi; kendini olduğundan büyük göstermeye çalışıyor, sanki bir savaş meydanındaki muharipmiş gibi kravatını çıkarıyordu. Enformasyon Bakanı'nı kareden uzaklaştırarak açılış konuşmasını yaptı: "Direnişçilerin meşruiyetini ellerinden almaya karar verdim!"

Elbette Jozef Aun, o an "Beyefendi"nin koltuğunda oturmayı dilerdi; ikisini de bugün bulundukları yere getiren dış güçlere yaranma görevini kıskandığından değil, bir general ve çatışma usullerini bilen biri olarak, direnişe hüküm giydirme ve dünyanın efendisi ile yandaşlarının lügatine göre "en şerefli insanları" "en sefil" ilan etme işini bizzat kendisinin yapmasının daha uygun olacağını düşündüğünden.

Her neyse, dünkü Bakanlar Kurulu kararından heyecan duyan sadece bu ikisi değildi. Karar, ihanet sınırını aşarak iç savaş kışkırtmasına yaklaşıyor; silah taşıyan, güvenlik ve askeri güçlerdeki yoksul Lübnanlılardan, insanlık tarihinin en tehlikeli düşmanına karşı atalarının bile koruyacak bir devleti olmayan akranlarına ateş açmalarını talep ediyordu.

Tüm bunlar, "gerçekçilerin" (yani teslimiyetçilerin) öncülük ettiği, dünyanın delisi Donald Trump ve bölgenin zorbası Benyamin Netanyahu'nun isteklerine boyun eğmeyi salık veren bir tantana eşliğinde gerçekleşiyor.

Lübnan'da pek çok kişi, bu yapının kurulduğundan beri iktidar koltuklarına sömürgecilik tarafından oturtulmuş, ona sadık, huzurunda zelil, emrinden çıkmayan ve kendi halkının aleyhine bile olsa dediklerini yapmaya hevesli "insan müsveddeleri" hakkında söylenenleri reddetmek için doğru an olduğuna inanıyor.

Bunların en sinsisi, haftalar önce Selam ve Aun'dan hükümet aracılığıyla Hizbullah'ın güvenlik ve askeri aygıtlarını lağvedip yasa dışı ilan etmelerini isteyen Semir Caca gibi en açık sözlüleridir.

Bu, Amerikalıların en az kırk yıldır talep ettiği, çeşitli dönemlerde ve hükümetlerde şanslarını denedikleri bir istekti; ancak iktidarda aklı başında olanlar, bu çılgınlığı önlemişti.

Amerikan işgali ve Suudi uşağı tarafından Lübnanlılara başbakan, bakan ve sair makamlarda dayatılan bu iradesiz yetkililer, halkı temsil ettiklerine nasıl inanabilir ve sırf dış hamilerinin arzularını tatmin etmek için nasıl iç savaş çıkarmaya yeltenebilirler?

Direnişin işgale karşı koyarak maceraya atıldığını söyleyenler kendileri değil mi? Peki, kararlaştırdıkları ve ordu ile güvenlik güçlerinden yapmalarını istedikleri şey akıl kârı mı? Bu ülkenin geri kalan onurunu da yok edecek bir savaşa davet edenler kendileri değil mi?

Dünkü suçun ortağı olan herkese, elleriyle yarattıkları şeyin tam olarak Amerikalıların İsrail adına talep ettiği, direnişe karşı silah kaldıran herkesi öldürmeyi ve tutuklamayı amaçlayan savaş olduğunu açıklayacak birine ihtiyaç var mı?

Bunlar ve dünkü hükümet kararına onay verenler, yaptıkları işin onlara nişan takılmasını gerektiren vatansever bir eylem olduğunu mu sanıyorlar? Yoksa tarihi bilmiyorlar mı? Kendi halkı arasında fitne ateşini körüklemek için çalışanların, gezegenin en azılı suçlularının küçük birer ajanı olduğunu hatırlatacak birine mi ihtiyaçları var?

Diyelim ki kalpsizsiniz; düşmanın Gazze halkına yaptıklarına üzülmediniz. Ya da diyelim ki duyarsızsınız; İran'a yönelik Amerikan saldırısı sizi provoke etmedi.

Hatta daha da ileri gidelim, adalet kavramından habersizsiniz; bir ülkenin ve ümmetin liderine düzenlenen suikast karşısında ağzınızı açmadınız. Peki bu, şerefinizden, vicdanınızdan ve en ufak bir sorumluluk duygunuzdan yoksun olduğunuz anlamına mı gelir?

Sırf Amerikalı efendinin gözüne girmek ve İran'a savaş kararına destek verenlerden olduğu ortaya çıkan "testere sahibi"nin hatırına, Lübnanlıların silahlarını birbirlerine doğrultmalarını nasıl isteyebilirsiniz?

Yoksa siz de, Trump'ın onuruna dair ne varsa söküp aldığı o aciz ve sinsi Avrupa kıtası efendilerinizi mi örnek alıyorsunuz da, yaptığınızı devlet adamlığı sanıyorsunuz?

Amerikalıların, Fransızların, Almanların, İngilizlerin, Suudilerin, Emirliklerin ve diğerlerinin Hizbullah'ın silahlarını zorla bırakmanız için kapınıza dayandığı tartışmaları hatırlamıyor musunuz?

Hatta içlerinden bazılarının, direnişe veya kitlesine acıdıklarından değil, emredileni yerine getirme becerinizden şüphe duydukları için nasıl geri adım atıp "biraz bekleyin" dediklerini; İsrail'in Amerikalı Siyonistlerin ağzından Lübnan ordusu ve komutanlığının zayıf olduğu ve Hizbullah'la yüzleşemeyeceği hükmünü vermeden önce...

Beyrut, Paris ve Washington'da dönen siyasi ve askeri görüşmelerin detaylarını görmediniz mi? Batılılara, özellikle de Amerikalılara, Lübnanlılara sunulanın sadece iki seçenek olduğu söylendiğinde: Ya İsrail eliyle ölüm, ya da birbirlerinin eliyle ölüm? İçinizdeki en bilge yetkililerden birinin Amerikalılara bunu duyurup, aynı mantığın başka bir seçenek aramayı dayattığını eklediğini hatırlamıyor musunuz?

Ülkeyi yerle bir edecek bir iç savaşa sürüklememeniz için tavsiyelerde bulunan, gerilimi yatıştıracak uzlaşmalar yapılmasını ve Lübnan'ın kendi mantığını dünyaya kabul ettirene dek baskı dengelerinin değişmesini beklemenizi öneren Mısır İstihbarat Şefi Hasan Reşad'a saldıran siz değil miydiniz?

Jozef Aun ve Nevaf Selam, Suudi Arabistan'ın Saad Hariri'yi sırf Hizbullah ile ittifak yaptığı için değil (ki onunla olan fikir ayrılığını gizlemiyordu), devlet ile direniş arasındaki ilişkinin kaderi sorulduğunda babasının söylediklerini tekrarlayarak iç savaşa dönüşecek bir iç çatışmaya girmeyi reddettiği için nasıl cezalandırdığını hatırlamıyorlar mı?

Hükümetin dün yaptığı şeyin "vatana ihanet"ten aşağı bir tanımı yoktur. İç savaşa davet eden herkes halkına ve ülkesine ihanet eden bir suçludur; Lübnan'ın düşmanının muradını yerine getirmek isteyen herkes ülkesine ihanet eden bir suçludur; dünyanın delilerinin hezeyanları karşısında sevinçle konuşan herkes küçük bir deliden başkası değildir, ancak haritada yeri yoktur.

Hükümet toplantısından sonra "cevherlerini" döktüren Nevaf Selam'ı izleyen, onu Winston Churchill dinliyor sanabilir. Belki de birinin ona gerçek boyutunu hatırlatması gerekiyordur; iyiliksever halkımızın arasında bu durum için kullanılan, usta at binicilerinin dillerinden düşürmediği o güzel sözden daha iyisi yoktur: "Nalbant atı nallamaya geldiğinde, böcek de ayağını kaldırmış!"

Haddini bilmeyene, sınırında durmayana rahmet yoktur. Bir direnişçinin tırnağına zarar gelmesi demek, bu topraklarda kalan yiğitlerin onuru ve kanı demektir.

Amerikan süngülerinin hükmü yıkılsın!

Çeviri: YDH