
YDH - İran'a yönelik ABD-İsrail saldırıları, Avrupa'yı stratejik bir krizin ve derin bir siyasi bölünmenin eşiğine getirdi. Kıtada bir yandan savaş karşıtı sesler yükselirken, diğer yandan Atlantik İttifakı'na bağlılık vurgusu öne çıktı. El-Ahbar gazetesi yazarı Said Muhammed'in değerlendirmesine göre enerji arzındaki güvenlik endişeleri ve havayolu ulaşımının felç olması, bölge ekonomisini ağır bir baskı altına soktu.
Dünya siyaset sahnesi, mart ayı başında İran'a yönelik başlayan ABD-İsrail saldırganlığıyla birlikte keskin jeopolitik değişimlere sahne oluyor.
Tahran'ın bu saldırıya, işgal altındaki topraklara fırlattığı füzeler ve insansız hava araçlarıyla yanıt vermesi; bunun yanı sıra Körfez ülkeleri, Kuzey Irak, Ürdün ve İngiltere'nin Kıbrıs'taki askeri varlıklarını hedef alması tansiyonu yükseltti.
Bu karmaşık ve öngörülemez ortamda Avrupa'nın stratejik açıdan dışlandığı gerçeği gün yüzüne çıktı. Washington ve Tel Aviv, savaş kararlarını ve stratejik planlamaları Avrupalı başkentlerin haberi olmadan yürütürken; Avrupa, stratejik ortak rolünden sıyrılarak olayları izleyen ve alınan kararların sonuçlarını yönetmeye çalışan bir konuma sürüklendi.
Kıta, ardı ardına gelen enerji krizleri, seyrüsefer bozulmaları ve bölgedeki yüz binlerce vatandaşını tahliye etme mecburiyetiyle karşı karşıya kaldı.
İngiltere tarafında Başbakan Keir Starmer, önceleri olayları uzaktan izleyen bir tutum sergilese de, kendi askerlerinin ve vatandaşlarının güvenliğinin tehlikeye girmesiyle tavrını değiştirdi.
ABD güçlerinin, İran'ın füze depolarını ve İHA rampalarını vurmak amacıyla Kıbrıs'taki Akrotiri Hava Üssü'nü kullanmasına onay verdi. İranlıların bu karara yanıtı gecikmedi; Akrotiri'yi kamikaze İHA'larla hedef almaları üzerine yetkililer en üst düzeyde alarm durumu ilan etti ve yakınlardaki Baf Havalimanı tahliye edildi.
Starmer şu an şiddetli bir siyasi fırtınanın ve bölünmüş bir parlamentonun ortasında. Sol kanat, özellikle yükselişteki Yeşiller Partisi, askeri operasyonlardan tamamen uzak durulmasını istiyor ve ABD'nin hamlelerini uluslararası hukukun ihlali olarak görüyor.
Buna karşılık, Reform Partisi ve Muhafazakarlar, hükümeti ABD'ye mutlak askeri destek vermeye zorluyor. Savunma Bakanı John Healey ise sert bir ton takınarak, İngiliz askeri hamlelerini vatandaşlarını koruma zorunluluğuyla meşrulaştırdı.
Benzer bir bölünme Avrupa genelinde de görülüyor. İspanya, ABD-İsrail'in İran'a yönelik hamlelerine açıkça karşı çıkan bir cephe oluşturdu.
Başbakan Pedro Sanchez, bu adımları "tek taraflı, tehlikeli ve uluslararası hukukun hükümlerine tamamen aykırı" diye niteledi. Slovenya hükümeti de İspanya ile aynı görüşü paylaşarak bölgenin geniş kapsamlı bir savaşa sürüklenme riski konusunda uyarıda bulundu.
Öte yandan, Almanya ve Fransa, Atlantik İttifakı'ndaki üyeliklerini önceleyen bir yol izledi. Berlin ve Paris, Londra ile birlikte üçlü bir bildiri yayımlayarak bölgesel müttefikleri korumak adına kararlı savunma adımları atmaya hazır olduklarını açıkladı.
Şansölye Friedrich Merz, ABD Başkanı Donald Trump'a yönelik eleştirilerden kaçınarak, Atlantik ötesi ilişkilerin sağlamlığına ve özellikle Avrupa'daki savaş gibi kritik konularda Avrupa'nın ABD desteğine olan ihtiyacına odaklandı.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da benzer bir yol izleyerek İran'ın yanıtını kınadı ve müttefiklerin güvenliğini sağlamak için askeri kaynak ayırmaya hazır olduğunu belirtti.
Roma'da ise kriz, hükümet üyelerinin dahil olduğu siyasi bir skandala yol açtı. İran'ın füze saldırıları başladığında tatilini Dubai'de geçirdiği ortaya çıkan Savunma Bakanı Guido Crosetto'nun görevden alınması için parlamentoda sesler yükseldi.
Bakanın, binlerce İtalyan vatandaşının BAE'de mahsur kaldığı ve uçuşların durduğu bir ortamda ülkeye özel bir devlet uçağıyla tek başına dönmesi tepkileri daha da körükledi.
Muhalefet partileri, özellikle Beş Yıldız Hareketi, bu davranışı hükümetin kriz anındaki yetersizliğinin kanıtı olarak değerlendirdi.
Orta ve Doğu Avrupa'da, Çekya ve Slovakya gibi ülkeler vatandaşlarını kurtarmaya odaklanan pragmatik bir yol izledi. Macaristan ise Brüksel'deki toplantıları, Rus petrol boru hatları ve Ukrayna ile olan sorunlarını gündeme getirmek için fırsat bildi ve ortak Avrupa bildirisinin yayımlanmasını engelledi.
Brüksel'deki AB merkezinde yoğun bir diplomasi trafiği yaşandı. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, durumu değerlendirmek ve gelecekteki senaryoları öngörmek üzere acil bir güvenlik kurulu oluşturdu.
AB Dış Politika Sorumlusu Kaja Kallas, bölgesel gerilimin tehlikelerine dikkat çekerek, Hürmüz Boğazı gibi kritik deniz yollarında seyrüsefer serbestisinin korunmasının öncelikli olduğunu vurguladı.
Ancak, İspanya gibi ülkelerin uluslararası kurallara uyum vurgusunun bildiriye eklenmesi konusunda ısrarcı olması, bakanlar düzeyindeki toplantıda ortak bir metin yayımlanmasını zorlaştırdı.
Uzun süren görüşmelerin ardından, sadece itidalli olma, sivilleri koruma ve tahliye operasyonlarını kolaylaştırma çağrısı yapan bir metin üzerinde uzlaşıldı.
Tırmanan gerilimin ekonomik yansımaları Avrupa'yı derinden sarstı. Küresel enerji fiyatlarındaki artış piyasalarda geniş çaplı dalgalanmalara yol açtı.
Brent ham petrolünde rekor seviyeler kaydedilirken, Avrupa'da doğalgaz fiyatları yüzde 20'nin üzerinde arttı. Katar'dan gelen sıvılaştırılmış doğalgaz tedarikinin kesileceği ve Hürmüz Boğazı'ndaki ticari trafiğin tamamen duracağı yönündeki korkular, Avrupa Merkez Bankası gibi karar mercilerini zor bir sınavla karşı karşıya bıraktı.
Yüksek enerji maliyetleri enflasyonu yeniden tetikleme riski taşırken, euro bölgesi ekonomisinde derin bir yavaşlama endişesini körükledi. Havacılık sektörü ise neredeyse tamamen durma noktasına geldi.
British Airways, Lufthansa ve Air France gibi devler, Ortadoğu'ya olan uçuşlarını askıya alarak güzergahlarını değiştirdi. Bu durum binlerce Avrupalı yolcunun BAE'deki havalimanlarında mahsur kalmasına yol açtı ve havayolu şirketlerinin hisselerinde sert düşüşlere neden oldu.
Çeviri :YDH