İran'da 'bayrak etrafında kenetlenme'

05 Mart 2026

"İsrailli karar verici ve değerlendirme mercilerinin bu varsayıma yönelik derin kaygısı, savaş esnasında kamuoyuna yansıtılmasa da oldukça bariz."

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Ali Haydar, ABD ve İsrail’in İran'a karşı yürüttüğü savaşın, rejimi çökertme ve İran’ın caydırıcılık gücünü kırma hedeflerine ulaşmakta başarısız olduğunu analiz ediyor. İran’ın dış tehditleri iç mobilizasyon için kullanarak güç yapısını daha dirençli hale getirdiğini vurgulayan Haydar, Tel Aviv ve Washington'ın "başsız bırakma" stratejisinin aksine, rejimin kriz anlarında daha sağlam kenetlendiğine dikkat çekiyor.

ABD-İsrail'in İran'a yönelik savaşı başlamadan hemen önce Washington ve Tel Aviv hattının yeniden "İran'ın füze tehdidi" ve Tahran'ın nükleer dosyasına dair müzakere sürecine odaklanması tesadüf değil.

O dönemde yükselen tansiyon, ABD ve İsrail'in 12 günlük savaşla hedeflediği yapısal dönüşümün gerçekleşmediğini gösteriyordu.

Nitekim ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, operasyonun İran'ın caydırıcılık yapısında "niteliksel bir kırılma" yarattığını ve "stratejik bir kazanım" elde edildiğini açıklamışlardı, ancak bu kazanımın sınırlı olduğu sonradan anlaşıldı.

O günden bu yana yaşanan gelişmeler, tarafların İran'ı geri adım atmaya zorlayacak bir caydırıcılık denklemini dayatmada başarısız olduklarını gösterdi.

Hatta Tahran, savaştan yaralı çıkmış olsa da kartlarını yeniden düzenlemiş, güç unsurlarını daha sağlam bir zemine oturtmuş görünüyor.

Bu bağlamda, İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney'in ve birçok komutanın hedef alınması, düşmanın stratejik düşüncesinde rejimin yapısını değiştirmeye yönelik bir arayışa işaret ediyor.

Kaldı ki "lideri" suikastla ortadan kaldırmak için olağanüstü bir istihbarat çabasına değil, "başın kesilmesinin" içerde şoka yol açarak karar alma mekanizmalarını dağıtacağı, güç odakları arasında bölünme yaratacağı ya da iç sahayı yeniden şekillendirecek bir kargaşa doğuracağı yönündeki derin bir siyasi bahse dayanılıyordu.

Bu bahis, İran rejiminin birbiriyle iç içe geçmiş, inanç ve güvenlik temelli kurumsal bir yapıdan ziyade tek bir şahıs etrafında şekillendiği varsayımına dayanıyor.

Oysa gerçekler ve son on yılların tecrübesi bu varsayımın yanlış olduğunu ortaya koyuyor. İran rejimi, şokları absorbe etme, meşruiyetini yeniden üretme ve "egemenliği savunma" söylemiyle halk nezdindeki tabanını genişletme, hatta dış tehdidi bir iç seferberlik aracına dönüştürme konusunda yüksek bir beceri sergiliyor.

İsrailli karar verici ve değerlendirme mercilerinin bu varsayıma yönelik derin kaygısı, savaş esnasında kamuoyuna yansıtılmasa da oldukça bariz.

Kaldı ki bu kaygı yalnızca İran füzelerinin sayısıyla veya menziliyle değil, İslam Cumhuriyeti'nin savaştan çıkacağı denklemin doğasıyla da ilgili.

Tahran, füze stokunu yenileyebildiğini, füzelerin isabet oranını artırabildiğini ve fırlatma rampalarını hedef alınmalarını zorlaştıracak şekilde merkeziyetsiz bir düzende dağıtabildiğini kanıtlarsa, uzun vadeli bir caydırıcılık tesis etmiş demektir.

Bu durumda, gerçekleşmesi halinde bir sonraki çatışma hızlıca sonuçlandırılabilecek sınırlı bir tur değil, İsrail'in iç sahasının yoğun ve sürekli olarak hedef alınacağı açık bir yıpratma savaşına dönüşür.

Bu potansiyel değişim, "hızlı sonuç alma" ve savaşı iç sahaya taşımadan düşman toprağında karşılama esasına dayanan İsrail güvenlik doktrinini kalbinden vurur.

Daha da tehlikelisi, rejimi dağıtma bahsi tam tersi bir sonuca yol açabilir. İran'da liderliğin hedef alınmasının ardından içerde bir yarılma yaşanması yerine, iktidarın "yeni bir veli fakih" etrafında kurumsal olarak kenetlenerek düzenli bir şekilde devredilmesi söz konusu olabilir.

Geçmiş tecrübeler, varoluşsal nitelikteki saldırılar karşısında siyasi ayrılıkların yerini egemenlik ve bekâ önceliği etrafındaki uzlaşmaya bıraktığını, liderlik arkasındaki saf tutma eğiliminin siyasi ve toplumsal farklılıkların önüne geçtiğini kanıtlıyor.

Eğer bu durum, siyasi bir dirençle ve müzakere dosyalarında temel tavizler verilmemesiyle birleşirse, İsrail açısından savaşın sonuna dair en tehlikeli gerçekçi senaryo, Tel Aviv'in hedeflerine ulaştığını yeniden ilan etmesi; ancak İran'ın füze kapasitesinin etkisiz hale getirilmemesi, rejimin dağılmaması ve hatta liderlikte pürüzsüz bir geçişle birlikte halkın çatışmanın maliyetini göğüslemeye daha hazır bir duruma evrilmesi olur.

Bu tür bir durumda, İsrail'in "askeri kazanımı" sınırlı bir taktik başarıya dönüşürken; stratejik kayıp, daha sağlam ve maliyetli bir karşılıklı caydırıcılık denkleminin sabitlenmesiyle uzun vadeli hale gelir.

Kapsamlı çatışma seçeneğinde ısrar etmek, ateş çemberini daha da genişleterek tehlikeli bir boyuta taşıyabilir; özellikle İran ve müttefiklerinin henüz kullanmadıkları birçok kartı varken. Uzun süreli çevreleme politikasına güvenmek ise rakibe kapasitesini güçlendirmesi ve denklemlerini sağlamlaştırması için ek zaman tanıyacaktır.

Bu iki seçenek arasında zaman, belirleyici bir faktöre dönüşüyor: Çatışma, İran'ın güç yapısında esaslı bir değişim yaşanmadan uzadıkça, daha isabetli füzeler, daha yüksek iç uyum ve kırılması zor bir siyasi dirençle karakterize edilen yeni bir denklem yerleşiyor.

Bu anlamda savaşın sona erebileceği en tehlikeli nokta, stratejik çevreyi yeniden şekillendiren sürdürülebilir denklemlerin ürettiği, kademeli güç değişimini gizleyen aldatıcı sessizlik olabilir.

Savaş, çatışmanın seyrinden anlaşıldığı üzere İran'ı daha uyumlu ve caydırıcılığı yüksek bir şekilde yeniden üretecekse, bölgenin çehresini de ilk günlerinde göründüğünden çok daha derin bir şekilde değiştirecektir.

Belki de bu değişimin işaretlerini sezmek, Tel Aviv ve Washington'daki karar vericileri zorlu bir sınavla karşı karşıya bırakıyor. Öte yandan, azami hedeflere ulaşılamadığının zımnen kabulü, henüz ortada bulunmayan alternatif seçeneklerin aranmasını zorunlu kılıyor.

Çeviri: YDH