Direnişin isabetli ve akıllıca kararı

05 Mart 2026

"Direnişin büyük bir titizlikle alınmış olan bu kararının, yerli düşmanları ve onların efendileri kadar şaşırtması, maalesef bazı 'dostlarımızı' da şaşırtmış ve sarsmıştır."

YDH - Necib Nasrullah, el-Ahbar gazetesinde kaleme aldığı makalede, Lübnan'daki mevcut siyasi otoriteyi, Amerikan ve İsrail politikalarına hizmet etmekle ve direnişin meşruiyetini hedef alan "işbirlikçi" bir tutum takınmakla suçlayan sert bir politik manifesto sunuyor. Nasrullah, direnişin başlattığı askeri "devreye sokma" eyleminin, bir tercih değil, ülkenin içinde bulunduğu "acziyet" ve "ihanet" çemberini kırmak için bir zorunluluk olduğunu vurguluyor. Nasrullah, direnişi halkla organik bir bağ kuran (abdi-halk vurgusu) meşru güç olarak konumlandırırken; iktidarı, dış güçlerin elinde oyuncak olmuş, iradesini yitirmiş bir "güruh" olarak tanımlıyor.

Hayır, artık mevcut iktidarın acziyetinden veya korkaklığından[1] bahsetmek ne caiz, ne makbul, ne de kafi. Bugün, Amerikan ve İsrail menşeli kararı benimseyerek direnişe ve halkına doğrudan ateş açılmasına; direnişin önde gelen isimlerinin kuşatılıp takibata uğratılmasına onay vermesiyle bu sulta[2], bilinen acziyetin veya vasıflandırılan korkaklığın çok ötesinde bir tabloyu ifşa etmektedir.

Aslına bakılırsa, bu boş tartışmaya girişmek ya da onu ciddiye alıp müzakere etmek, asıl meselenin üzerini örtmeyi hedefler.

Asıl mesele, sultanın başındaki ismin ve diğerlerinin, bu düşman projesinin ta kalbinde yer almış olmalarıdır.

Modern tarihin tanıdığı en asil, en şerefli ve en temiz direnişi hedef almaktan bir an bile vazgeçmeyen, rotasından şaşmayan o meşum proje...

2 Mart tarihli o suç içerikli kararlar, sadece ortadaki açık işbirlikçiliği ve bu sultanın mahiyetini ifşa etmekle kalmıyor; aynı zamanda direnişin 40 yılı aşkın başarılı geçmişinde düşmanın elde edemediği başarıları, bu sultanın ona altın tepside sunma çabasındaki rolünü de gözler önüne seriyor.

Daha da ötesi, bu kararlar, sultanın iç karışıklık ve iç savaşın dehşeti karşısındaki vurdumduymazlığını; ülkeyi ve insanını kan ve gözyaşı deryasına sürükleme planlarına olan hazır bulunuşluğunu, hatta bu konudaki iştahını açığa vuruyor.

İçerideki düşman, her daim harici düşmandan daha tehlikeli olmuştur. Buradaki tehlike, sadece düşmanın gündemiyle kurulan o utanç verici uyumda -ki bu uyum, karar mekanizmalarının kuşatılmasıyla iyice büyümüştür- değil, aynı zamanda düşmanlıktaki yarışta yatmaktadır; öyle ki bu son kararla birlikte tüm kutsallar çiğnenmiştir.

Bu düşmanlığın, basit bir aşağılık kompleksinden veya bağımlı olma ve işbirlikçilik[ tutkusundan -tüm o ahlaki, ulusal ve milli çöküş biçimlerinden- başka hiçbir rasyonel sebebi yoktur. Daha vahimi, bu rolü oynamak için seçilmiş olanlar, atama veya düşürme yoluyla gasp ettikleri resmi makamlarından, efendilerinin başaramadığını kendilerinin başarabileceklerine inanmalarıdır.

Lübnan'ın askeri müdahalesini devreye sokması boşluktan doğmadı; zaten hiç durmamış olan bir savaşı yeniden alevlendirmek de değildi.

Düşmanın bir yılı aşkın süredir dur durak bilmeden devam ettirdiği saldırılar için aradığı bir bahane hiç değildi. İşin gerçeği şudur: Saldırı hiç durmadı ve düşman, anlaşma metninde taahhüt ettiği şartlara uymadı.

Çünkü düşman, bu iktidara tam bir güven duyuyordu ve direniş kahramanlarının 66 gün süren destansı karşı koyuşunda ateş gücüyle elde edemediği sonucu, bu iktidarın ona teslim edeceğine dair bir bahse girmişti.

Direnişin askeri müdahalesini devreye sokması -ki belki biraz gecikmiştir- Batılı ve Arap dış güçlerin tepeden inme bir şekilde atadığı o iktidar güruhunun[4] elinden kaybettiğimiz inisiyatifi geri kazanmak ve ülkeyi, o güruhun politikalarıyla bizi içine düşürdüğü sahte acziyet uçurumundan kurtarmak için atılmış zorunlu bir adımdır.

27 Kasım 2024 tarihli mutabakat metninde yazılı olanlara uymayı reddeden ve ülkeye saldırılarını sürdüren düşmana karşı askeri yanıtı devreye sokmak, dengeyi yeniden kurma imkanının kapısını aralıyor.

Bu, stratejik bir hamledir ve artık çok iyi anlaşılmıştır ki; bu iktidarın göreve başlarken ettiği yemin, vatanına veya evlatlarına değil, kendisini oraya ulaştıranlara veya uydurma masraflarına inandıklarına yönelikmiş.

Hülasa, bu bağlamda atılan "devreye sokma" kararı isabetli ve hikmetli bir karardır. Kaçınılmaz olan maliyetlerine rağmen, bu kararın derin ve kapsamlı olumlu sonuçları olacaktır. Bu sonuçlar, sadece ülkeyi, görevi sadece itaat etmek ve kendilerini o makamlara getirenlere hizmet etmek olan bir avuç işbirlikçinin yarattığı acziyet halinden kurtarmakla sınırlı kalmayacaktır; bu hizmet, ülkeyi ve halkını uçsuz bucaksız bir ölüm cehennemine sürüklemek pahasına olsa bile.

Bu, bir fırsat kararıdır. Lübnan'ımızı, direniş öncesindeki dönemde dahi olmadığı kadar savunmasız hale getiren o teslimiyetçi politikalar ve yabancı dikteler olmasaydı hiç kaybedilmeyecek olan o dengeyi yeniden kurmanın kapısını açmaktadır.

Önümüzdeki saatler ve günler, bu devrimci, cesur ve atılgan kararı yöneten hikmeti gözler önüne serecektir.

İçerideki, küfünden çürümüş ve pas tutmuş aparatlara gelince; onlar, hiçbir faydası olmayan egemenlik lakırdılarına devam edebilirler.

Bu stratejik kararın üzerine bina edilecek niteliksel fark şudur: Direnişimizin erleri, yerli uşaklara ve onları yöneten efendilerine, füzelerin çizeceği, tüfeklerin yazacağı, yumrukların yaratacağı ve hiçbir zaman toprağı -tüm toprağı- esirgemeyen o temiz kanların satır satır işleyeceği kaderi dayatacak bir cesarete, azme, iradeye ve kararlılığa sahiptirler.

Son bir not olarak şunu söylemek gerek; direnişin büyük bir titizlikle alınmış olan bu kararının, yerli düşmanları ve onların efendileri kadar şaşırtması, maalesef bazı "dostlarımızı" da şaşırtmış ve sarsmıştır.

Keşke söylemeselerdi dediklerimizi söylediler; hiçbir kavrayışları, sorumluluk duyguları veya anlayışları olmadan, düşmanların sözlerini papağan gibi tekrarlayan o şaşkınlar gibi göründüler. İşin acı tarafı, kararın önemini ve stratejik boyutlarını onlara anlatacak kimselere de danışmamış olmalarıdır.

Daha da vahimi, bu "dostların" gözünden kaçan şey şudur: Bu hamlenin zamanlaması ve şekli, insanlara ve onların çıkarlarına duyulan yüksek sorumluluk bilinciyle belirlenmiştir.

Aksi halde direniş, bu hamleyi ağır darbelerle başlatabilirdi. Ancak direniş, sivilleri hedef almasıyla bilinen Siyonist çılgınlığının tehlikelerine karşı halkın kendini korumasını beklemeyi tercih etmiştir.

Zira direniş, halkının ve evlatlarının bir parçasıdır. Dün böyleydi, bugün de böyle, yarın da böyle kalacaktır.


[1] Et-Tehazül (التخاذل): H-Z-L (خ-ذ-ل) kökünden türetilmiştir. Bu kök, birini desteksiz bırakmak, yardıma ihtiyacı olduğu anda onu yalnız bırakmak, onu ortada bırakmak manasına gelir. Te-fa-ul kalıbı, bu eylemin karşılıklı veya bir huy haline gelmiş, süreklilik arz eden bir durum olduğunu imler. İslam geleneğinde "Hizlan" (yardımsız bırakma), Allah’ın yardımını kesmesi manasına da gelir. Bu yüzden siyasi bir metinde kullanılması, sadece beceriksizliği değil, ihanete varan bir "taraf değiştirmeyi/satışı" çağrıştırır. (ç.n.)

[2] Es-Sulta (السلطة): -L-T (س-ل-ط) kökünden gelir. "Musallat olmak", bir şeyin üzerine baskın çıkmak manasındadır. Arapçada "Sultan" da bu kökten türer; yani "güç sahibi, baskın gelen". (ç.n.)

[3] İrtihan (الارتهان): R-H-N (ر-ه-ن) kökü; rehin almak, ipotek koymak manasındadır. Bir siyasetçinin veya iktidarın dış güçlere "rehin" verilmesi, kendi iradesini ipotek ettirmesi. Bu, Arapça siyasi literatürde "mandacılık" ve "işbirlikçilik"in en ağır tabirlerinden biridir. (ç.n.)

[4] Ez-Zumra (الزمرة): Küçük grup, cemaat, güruh manasına gelir. Kuran'da da geçer (Zümer Suresi, bölük bölük olanlar). Ancak modern siyasette "çete", "klik" veya "ayrıcalıklı küçük grup" manasında kullanılır. (ç.n.)