
YDH - ABD ve İsrail'in İran'a yönelik haydutlu keylemi, yönetimin hızla devrileceği yönündeki hatalı varsayımlar üzerine kurulu olduğu için başarısızlıkla sonuçlandı ve çatışma ucu açık bir yıpratma savaşına dönüştü. İran'ın dış destekten yoksun şekilde sergilediği direnç, bölgesel ve uluslararası güç dengelerini sarsarken, ABD'nin bu süreçten net bir zaferle çıkamaması stratejik çıkarları açısından yıkıcı sonuçlar doğurma riski taşıyor. El-Ahbar gazetesi yazarı Yahya Debbuk'un değerlendirmesine göre gidişatı, her iki tarafın da iradesinin sınandığı bir kırılma noktasına işaret ediyor.
ABD ve İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü askeri harekat, ilk darbenin etkisine dair aşırı iyimser bir bahse dayanıyordu. Saldırgan taraflar, İranlı liderlere yönelik suikastların yönetimin iradesini kıracağını, yapısında çatlaklar oluşturacağını veya devrilmesine yol açacak kitlesel protestoları tetikleyeceğini varsaymıştı.
Ancak gerçek, bu beklentilerin tam tersini kanıtladı ve çatışma, öngörülen kısa süreli bir savaştan, sonuçları belirsiz, açık uçlu bir yıpratma savaşına evrildi.
Washington ve Tel Aviv'in istediği gibi yönetim yıkılmadı; aksine dikkat çekici bir bütünlük sergiledi ve dış saldırganlık karşısında halkın yönetimden koptuğuna dair bir emare görülmedi.
Tahmin hatası, ABD tarafını -her ne kadar iş işten geçmiş olsa da- hesaplarını gözden geçirmeye zorladı. Hızlı zafer hayali buharlaşırken, uzaması muhtemel bir yıpratma savaşının başlık olduğu, sonuçları meçhul yollar açıldı.
İsrail ve ABD'nin vurduğu hedefler artık nükleer veya askeri tesislerle sınırlı kalmayıp sembolik önemi olan tesislere de uzandı; bu durum, etkili hedeflerin tükendiğini gösteriyor.
Diğer yanda Tahran ve müttefikleri, ABD'nin bölgedeki askeri, güvenlik ve istihbarat varlığını hedef almaya odaklanırken ateş çemberi her gün genişliyor. İran'ın geri adım atacağına veya ABD-İsrail ikilisinin ilerleme kaydettiğine dair bir işaret görünmüyor; bu da taraflardan biri baskı sonucunda geri adım atana dek durumu belirsizliğini koruyan bir çıkmazda bırakıyor.
Buradaki ironi, İran'ın bu zorlukla tek başına yüzleşmesi; zira büyük güçler, ABD iradesini kırma savaşında onu fiilen yalnız bıraktı.
Bu durum İran'ı, boyun eğmeyi reddeden bağımsız bir bölgesel güç olma ile hegemonik projeye karşı direnişin sembolüne dönüşme arasında ikili bir konumda bırakıyor; üstelik bu proje uluslararası hukuk yapısına dahi karşı duruyor. Bu savaşın ortasında İran'ın önünde direnişi sürdürmekten ve boyun eğmemekten başka pek bir seçenek bulunmuyor; zira geri adım atacağına dair verilecek herhangi bir işaret, ABD ve İsrail'in daha fazla taviz talep etme iştahını kabartacaktır.
Nitekim her iki taraf da İran'ı yıkmak istediklerini açıkça ilan etti; bu da İran tarafı için verilen tepkilerin belirlenmesinde maliyet ve bedellerin ikincil planda kaldığı anlamına geliyor.
Washington ve Tel Aviv arasındaki mülahazaların farklı olduğu doğru olsa da, savaşın içine girildiğinde bu farklar azalıyor. İsrail, ağır bedeller ödeme pahasına dahi olsa İran yönetimini devirme isteğini gizlemiyor; ABD tarafında ise durum daha farklı.
Buna rağmen, ABD'nin bu savaştan net bir zafer elde edemeden çıkması, sadece mevcut yönetimi değil, bizzat Amerika'nın stratejik çıkarlarını da etkileyecek çok ağır sonuçlar doğuracaktır.
Başka bir deyişle, yönetimin devrilmesini içermeyen bir zafer anlatısı veya herhangi bir sonuçla olsa dahi İran karşısında geri adım atmanın etkileri oldukça yıkıcı olacaktır.
Her halükarda İran, kaçınılmaz olduğuna inandığı bu savaşı tek başına yürütmeyi seçti. Nihai sonucunun sadece bu çatışmanın kaderini değil, önümüzdeki yıllarda bölgesel ve uluslararası düzenin şeklini de belirleyeceği anlaşılıyor.
Geriye kalan temel soru ise şu: Amerika'nın iradesi mi önce kırılacak, yoksa İran'ınki mi?
Çeviri: YDH