Varoluşsal savaş karşısında direniş

08 Mart 2026

"Buradaki amaç; orduyu direnişle çatışmaya çekmek ve dışarıdan kırmaya güçlerinin yetmediği Lübnan sahasını içeriden patlatarak Suud hanedanının ve işgalin arzuladığını gerçekleştirmektir."

YDH - İran'ın Siyonist varlığa yönelik son operasyonu ve direnişin bölgedeki varlığı, emperyalizme karşı topyekûn bir varoluş mücadelesi. Bu süreçte, Lübnan'daki vesayet hükümetinin direnişi karşısına alan tutumu ve orduyu bu savaşa çekme çabaları, iç savaş yaratmayı hedefleyen bir proje. El-Ahbar gazetesi yazarı Lula İbrahim, tüm bölgedeki emperyalizm karşıtı güçleri, tarihsel bir sorumlulukla direniş safında birleşmeye ve bu varoluşsal savaşa aktif olarak dahil olmaya çağırıyor.

İran'a yönelik küresel emperyalist savaş başladı; ülke bugün Batı emperyalizmi ve onun tüm bölgedeki yandaşlarıyla karşı karşıya.

İran'ın Siyonist varlığın merkezini ve Amerikalıların bölgenin tamamı üzerinde savaşlarını kurguladıkları Körfez himayelerindeki Amerikan üslerini vurduğu görüntüler, Aksa Tufanı operasyonunun görkemli geçiş sahnelerinin ardından direnişin en çarpıcı görüntülerinden birini oluşturdu.

Bu görüntü, önemi ve taşıdığı anlamlar nedeniyle, süregiden imha savaşının doğasına dair taşıdığı siyasi ve askeri boyutlar ve anlık durumun ötesine geçen mesajlarıyla üzerinde dikkatle durulması gereken bir niteliğe sahip.

İran neden Siyonist varlığı vurmakla eş zamanlı olarak bu üsleri vurmayı tercih etti? Askeri açıdan bu durum, belirgin bir istihbarat üstünlüğünü gözler önüne seriyor; zira İran, bu üslerin varlığını, çalışma doğasını, kendisine karşı yürütülen savaşta Amerikan-Siyonist ittifakıyla olan iş birliğini ve suç ortaklığını tam isabetle biliyor.

Haliyle, İran'ı vurmak için kullanılan bu üsler, meşru müdafaa ve savunma kapsamında hedef haline geliyor. Topraklarının ve üzerindeki askeri tesislerin, diğer devletlere karşı saldırı başlatmak için kullanılmasına izin veren taraflar, buraların çatışma sahasının parçası haline gelmesinin sonuçlarını da üstlenir.

Siyasi düzlemde ise İran'ın gerçekleştirdiği vuruşlar, Körfez himayelerinin Siyonist varlıkla normalleşmesine karşı geldi. Bu himayelerin toprakları, Amerikan askeri üsleri aracılığıyla Siyonistlerin çıkarlarına hizmet etmek ve İran ile bölgeye karşı savaşlar yürütmek üzere seferber edildi.

Bu yeni bir durum değil; zira bu üsler daha önce, gerek lojistik destek ve askeri kolaylıklar gerekse bugün İran'a yönelik saldırılarla Gazze'deki saldırganlık ve imha sürecinde kullanıldı. Buradan hareketle, yaşananlar yalnızca askeri bir eylem değil, Körfez himayelerindeki rejimlerin üstlendiği rollerin gerçekliğine dair siyasi ve ahlaki bir ifşa niteliğindedir.

Bu savaş, Siyonist projenin bölgedeki varlığını bir kez daha gözler önüne seriyor; Siyonist-Amerikan savaşı İran'a karşı hızla başlarken, Siyonist kanatta savaş açacakları bir sonraki devletten bahseden sesler yükseldi.

Bu, sınır tanımayan, kendisini reddeden hiçbir gücün varlığına tahammül edemeyen genişlemeci projenin doğasına dair açık bir işarettir.

Bunun ışığında mevcut savaş, Arap rejimlerinin halkları nezdindeki gerçek yüzünü açığa çıkaran bir an olmanın yanı sıra, onlara karşı ayaklanmak ve itibarı geri kazanmak için bir fırsat teşkil ediyor.

Bu savaş, direnişin tüm güçlerini ve kitlelerini, emperyalist-kolonyalist saldırganlığa karşı birleştirme imkânı sunuyor. Nitekim Siyonist varlığın başbakanının birkaç gün önce açıkça ifade ettiği üzere, bu saldırganlığın söylemi önce "Şii radikal eksenini", ardından "Sünni radikal eksenini" yok etmeyi hedefliyor.

Aslında bu, Lübnan'daki direniş de dahil olmak üzere, tüm bölgede Siyonist kolonyalist yerleşimci işgalin karşısında duran her direniş projesine karşı başlatılmış vahşi bir saldırıdır.

Bu bağlamda, Hizbullah'ın iki yıldan fazladır, hatta bu suçlu Siyonist varlığın kurulduğundan beri kendisine, tüm Lübnanlılara ve bölgedeki tüm özgür insanlara dayatılan bu savaşa dahil olması, milli, ahlaki ve tarihi bir görev olarak doğaldı.

Zira bu karşılaşma anlık bir olay değil; saldırıların, savaşların ve tehditlerin biriktiği uzun bir çatışmanın devamı niteliğinde.

Direniş, on beş aydan fazladır Lübnan'ın maruz kaldığı günlük katliamlara, saldırılara, yıkıma ve yok etme girişimlerine karşı vatanı savunmak için harekete geçip dahil olurken, Lübnan yönetiminin direnişe karşı takındığı tavır, Amerikan vesayet hükümeti olarak işlevini yerine getirdiğinin ispatı oldu.

Direnişi, saldırganlığa karşı ulusal savunma sisteminin bir parçası olarak görmek yerine, onunla çatışma pozisyonunda kalmayı tercih etti. Açık bir savaşın gölgesinde sergilenen bu tutum, iç çatışma fitnesini körüklüyor, Lübnan'daki iç barışı tehdit ediyor ve ülkeyi tehlikeli bir bölünmenin eşiğine getiriyor.

Lübnan ordusunun, toprağı ve halkı korumadaki milli görevi ile dış siyasi baskılar arasında bırakıldığı bu kritik konum, başlı başına son derece hassas bir mesele.

Ordu, kapsayıcı bir milli kurum olarak silahını düşmana yöneltmeli; düşmana hizmet eden iç çatışmaların içine sürüklenmemeli.

Ordunun direnişle karşı karşıya getirilmesi veya sivillerin ve direnişçilerin güneye ulaşmasını engellemek ya da izlemek amacıyla sahada barikatlar kurulması noktasına gelinmesi, tehlikeli ve şüpheli bir emsal teşkil ediyor.

Buradaki amaç; orduyu direnişle çatışmaya çekmek ve dışarıdan kırmaya güçlerinin yetmediği Lübnan sahasını içeriden patlatarak Suud hanedanının ve işgalin arzuladığını gerçekleştirmektir.

Bu tür adımlar, iç bölünmeyi körükleme ve uzun süredir Lübnan için saldırganlığa karşı güç unsuru teşkil eden ordu, halk ve direniş arasındaki bütünleşme denklemini kırma girişimi olarak okunabilir.

Ancak direniş, bu tür savrulmalara sürüklenmeyecek kadar akıllı ve tedbirli olduğunu birçok kez kanıtladı; herhangi bir iç çatışmanın düşmana sunulan bedava bir hizmet olduğunun bilincinde.

Dün, açıkça veya örtülü olarak Siyonist varlığın diktelerine göre hareket ettiğini ve planlarını uyguladığını ilan eden bir vesayet hükümeti, Lübnan halkı nezdinde tarihi bir sorumluluk altındadır.

Bölgesel bir karşılaşma anında stratejik mevzilerden çekilme emri vermek, yalnızca Lübnan'ı savunma açısından zayıflatıp savunmasız bırakma projesine hizmet eden bir adım olarak yorumlanabilir.

Bu yol, sürdüğü takdirde, güvenlik ve siyasi açıdan daha büyük bir zafiyete yol açmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır.

Buradaki şaşırtıcı olan şey Hizbullah'ın savaşa girişi değil, emperyalizm karşıtı ulusal güçlerin tamamının bugüne kadar buna dahil olmamasıdır.

Bu savaş, Batılı emperyalist güçlerin bölgemize karşı başlattığı varoluşsal bir mücadeledir; eğer karşı durmazsak hepimizi yok edecekler.

Bu mücadeleye dahil olmayı hata veya macera olarak görmek, tarihi ve stratejik bir yanılgıdır. Mevcut şartlar, bu güçlerin tamamının, direniş saflarında fiilen sahaya inmelerini ve gerek duyulursa düzeltme ile rotayı belirlemede söz sahibi olma meşruiyetini kazanmalarını zorunlu kılıyor.

Bunun dışındaki herhangi bir tutum, direnişin en çok enerjiye ihtiyaç duyduğu anda onu zayıflatmak ve meşruiyetini elinden almaktan başka bir anlam taşımıyor; bu da yalnızca Siyonist düşmana hizmet eder.

Çeviri: YDH