
YDH - Hizbullah'ın Lübnan meclisindeki grubu Direnişe Vefa Bloku Başkanı Muhammed Raad, el-Ahbar gazetesinde yayımlanan köşe yazısında, Lübnan hükümetini işgal sürerken direnişin silahını öncelikli mesele haline getiren 5 Ağustos tarihli kararından dönmeye ve bu stratejik hatayı düzeltmeye çağırıyor. Raad, devletin silah tekeli hakkını ilkesel olarak tanıdıklarını ancak bunun gerçekleşmesi için öncelikle vatan topraklarındaki işgalin sona ererek tam egemenliğin sağlanması gerektiğini vurguluyor.
Lübnan'ın egemenliği, güvenliği, istikrarı ve halkı arasındaki bir arada yaşamı koruma hassasiyetiyle; hamasetten ve şovdan uzak, otorite ile direniş arasında tartışma konusu olan iki temel noktada ortak bir anlayışa varılmasını sağlayacak sakin bir yaklaşıma ihtiyaç duyulmaktadır.
Bu mesele, zihinleri ülkenin menfaatine açacak karşılıklı bir milli kulak vermeyi ve her iki kesim arasında bu iki noktada birleşmiş bir vizyona ulaşılmasını gerektirmektedir.
Hükümetin anlayışı, devlet kavramının doğası gereği silahı tekelinde tutan, barış ve savaş kararına münhasıran sahip olan merkezi bir otoritenin varlığını zorunlu kıldığı yönündeki genel ve özel hukuki ilkelere dayanmaktadır.
Bu, tartışma gerektirmeyen ve aykırı bir görüşü kabul etmeyen anayasal bir gerçeklik olarak kabul edilmektedir.
Direnişin anlayışı ise yine aynı genel ve özel hukuki ilkelerden hareket etmekle birlikte, merkezi bir otoriteyi zorunlu kılan devlet kavramının, tüm nitelik ve unsurlarıyla eksiksiz olması gerektiğini; bu unsurların en başında da vatan toprakları üzerinde tam egemenliğin geldiğini savunmaktadır.
Buna göre, egemenliğin her türlü ihlali; devlete, hükümete ve onlarla birlikte vatandaşlara, bu egemenliğin yeniden tesisi için milli bir dayanışma ve yardımlaşma görevi yüklemektedir. Bu durum, devletin inşası ve kurumlarının teşkil edilmesi için gerekli temel ön koşulu oluşturmaktadır.
Direniş; hükümetin işgalin sürmesine ve egemenlik ihlallerinin devam etmesine fiilen sırtını dönmesini, egemenliğin çiğnendiği ve gasp edildiği bir ortamda silahın tekeli ile savaş ve barış kararı hususunda ısrar etmesini anlaşılmaz ve tehlikeli bir tutum olarak görmektedir.
Hiçbir çoğunluğun, genel ve özel anayasal-hukuki ilkelerle çelişen bu durumu usul açısından meşrulaştırması mümkün değildir.
Bu anlayış farklılığına rağmen direniş, öncelikler konusunda özel bir anlayışa sahip bir hükümetin kurulmasını kolaylaştırmış; ayrılıkların getirdiği tüm huzursuzluklardan ülkeyi kurtaracak ortak ve milli bir anlayışa ulaşmak için her türlü işbirliği ve hazırlığı göstermiştir.
Devletin ve anayasal kurumların silahı ve savaş-barış kararını tekelinde bulundurma ilkesel hakkını teslim etmiş; ancak bu yetkilerin uygulanmasına geçilmeden önce vatan toprakları üzerindeki milli egemenlik tekelinin kesinleşmesi gerektiğini vurgulamıştır.
Bunun sebebi, ülke topraklarının düşman işgali altında olması ve hükümetin bu toprakları egemenlikten taviz veren şartlara boyun eğmeden kurtarma konusundaki bariz acziyetidir.
Bu durum; insani, ahlaki ve milli hakkın yanı sıra, halkın işgale karşı durması ve topraklar tamamen kurtarılıp temizlenene kadar direnmesi için uluslararası ve özel bir hukuki hakkın doğmasını otomatik olarak zorunlu kılmaktadır.
Lübnan hükümeti, direnişin son çatışmada düşmana karşı duramadığı ve onun derinlere nüfuz ederek saldırganlığını sürdürmesini engelleyemediği bahanesiyle bu anlayış sahiplerine kulak vermeyi reddetmiştir.
Hükümet, bu iddiaya ilişkin görüşleri hassas bir milli arka planla tartışmak yerine, Lübnanlıların işgale direnmeye yönelik meşru, anayasal, ahlaki ve milli hakkına el koymakta acele etmiştir.
Dahası hükümet, düşmanın şantajlarına ve iddialarına boyun eğerek; düşmanın 27 Kasım 2024 tarihli ateşkes anlaşmasının şartsız uygulanmasını öngören birinci maddesine uymamak için her zaman bahane ettiği "direnişin silahsızlandırılması" konusunu kabullenerek büyük ve utanç verici bir günah işlemiştir.
Direniş, düşmanın anlaşma hükümlerini yerine getirmek için üzerine düşeni yapması gerektiğini, Lübnan'a herhangi bir şart dayatma hakkı olmadığını her zaman vurgulamıştır.
Ayrıca direniş, silahı konusunu kapsamlı bir milli güvenlik ve savunma stratejisi çerçevesinde Lübnan devletiyle görüşmeye açık olduğunu yinelemektedir.
Buna rağmen, 5 Ağustos 2025 tarihinde yayımlanan ve Lübnan topraklarında silah tekelinin uygulanmasına karar veren aceleci hükümet kararı, "arabayı atın önüne koşan" ve düşmanın ateşkes hükümlerini uygulamamak için yürüttüğü manevralara boyun eğen utanç verici bir adım olmuştur.
Hükümetin bu tutumuna rağmen direniş, net ve kesin duruşunu korumakta; Lübnan topraklarında işgal sürdüğü müddetçe kimsenin el koyamayacağı meşru hakkını savunmaktadır.
Hükümeti, aralarında varılacak gerçekçi bir uzlaşıyla bu günahı düzeltmeye ve ülkeyi daha kolay yönetebilmesi için "atı arabasının önüne koyacak" şekilde önceliklerini yeniden belirlemeye çağırmaktadır.
Düşmanın doğrudan ya da uluslararası ve bölgesel nüfuz sahibi aktörler aracılığıyla dolaylı yoldan uyguladığı baskılara boyun eğmeyi seçmek, ne ülkenin menfaatine hizmet edecek ne de Lübnanlıların işgalin sona ermesi, egemenliğin geri kazanılması ve iç işlerin idaresinde dayanışma sağlanması taleplerini karşılayacaktır.
Silah tekelinin Taif Anlaşması'nda benimsenen bir ilke olduğu iddiası ise anlaşmanın eksik anlaşıldığını veya kasıtlı olarak çarpıtıldığını göstermektedir.
Taif'te kabul edilen Milli Mutabakat Belgesi iki konuyu birbirinden ayırmış ve her biri için ayrı bir başlık açmıştır. İlk başlık "kurtarılmış tüm Lübnan topraklarında devlet otoritesinin tesisi ve tüm silahlı milislerin lağvedilmesini" içerirken; ikinci başlık "işgal altındaki Lübnan topraklarının İsrail düşmanından kurtarılmasını" ele almış ve bu fıkrada "toprakların İsrail işgalinden kurtarılması için gerekli veya mevcut tüm araçlara başvurulmasını" öngörmüştür.
Taif sonrasındaki tüm hükümetler, programlarında "Lübnanlıların İsrail işgaline direnme konusundaki meşru hakkını" destekleyen bir metne yer vermiştir. Hatta bu konudan kaçınmaya çalışan mevcut Kurtuluş ve Reform hükümeti bile sonuçta "Lübnan'ın hakkı" ifadesini benimsemek zorunda kalmıştır.
Taif'te iki ayrı başlığın belirlenme sebebi; iç savaş döneminde birbirleriyle çatışan milislerin silahsızlandırılması ile İsrail işgaline karşı koyan direnişin meşruiyetinin ve silahının tanınması arasındaki ayrımdır.
Direnişin üstlendiği milli görevin tanınması ve hareket kabiliyetine kolaylık sağlanması, Taif sonrası tüm hükümetlerin uygulamasıyken; mevcut hükümet, düşmanın bölgede yarattığı kargaşanın ortasında bu çizgiden sapmıştır.
Son olarak; bugün savaş ve barış kararını hükümetten gasp eden bizzat Siyonist düşmandır; bazılarının iddia ettiği gibi direniş değil.
Direniş, Lübnan'da düşmanın "barış" adı altında dayatacağı bir teslimiyetin değil, gerçek bir barışın tesis edilmesi için çabalamaktadır.
Hükümetin de bu gerçeği görmesi ve kabul edilebilir bir barışın tesisi için arkasında milli bir mutabakat sağlamaya özen göstermesi gerekmektedir.
Bu ifadelerimiz başta hükümetin, ardından Lübnan'ın egemenliği ve istikrarı konusunda hassasiyet sahibi olan herkesin dikkatine sunulmuştur; hatırlatmakta fayda vardır.
Çeviri: YDH