
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Ali Haydar, İsrail toplumunun İran'la savaşa verdiği yaygın desteğin arkasındaki psikolojik, siyasi ve stratejik nedenleri analiz ediyor. Bu desteğin, devlet kurumları ve medya aracılığıyla yıllarca inşa edilen "varoluşsal tehdit" algısına, ABD'nin doğrudan askeri katılımının verdiği güvene ve gelişmiş savunma sistemlerinin yarattığı psikolojik rahatlığa dayandığını vurgulayan Haydar, bu toplumsal uzlaşının kalıcı olmadığını, savaşın maliyeti arttıkça veya hedefler belirsizleştikçe kırılmaya açık olduğunu belirtiyor.
İsrail toplumunda İran'a yönelik geniş çaplı bir savaşa verilen desteği, ülkenin güvenlik, siyaset ve medya seçkinleri tarafından yıllar içinde inşa edilen algısal altyapıdan bağımsız anlamak mümkün değil.
Bu destek, söz konusu yapının bir uzantısı ve topluma kademeli olarak zerk edilen stratejik vizyonun sosyal bir yansıması. İsrail'deki hâkim anlayışa göre İran, sıradan bir hasım veya geçici bir güvenlik sorunu değil; nükleer programı, füze kapasitesi ve bölgedeki müttefik ağıyla İsrail için varoluşsal bir tehdit.
Bu kez İsrail kamuoyunun savaşa olan güvenini pekiştiren temel unsur, ABD’nin sürece doğrudan dâhil olması. Bu katılım, teknik askeri desteğin ötesinde, riskleri azaltan ve başarı ihtimalini artıran stratejik bir güvence niteliği taşıyor.
Dünyanın en büyük askeri gücünün operasyonlarda yer alması, İsrail kamuoyunda bu hamlenin tek taraflı bir macera değil, uluslararası destekli ve güç dengesinin kendi lehine olduğu bir muharebe olduğu algısını güçlendiriyor.
Operasyonel koordinasyon ve iç cephe savunma sistemlerinin tahkimi, savaşın bedeline dair korkuları hafifletiyor ve siyasi liderliğe halkı savaş seçeneği etrafında toplamak için geniş bir alan açıyor.
Esasen İsrail toplumunda, İran’a yönelik saldırıyı tartışmaya açık siyasi bir seçenekten ziyade, gerekli bir "savunma" adımı olarak gören "öncül bir algı çerçevesi" mevcut.
Düşman, büyüyen bir varoluşsal tehdit olarak kodlandığında, ona karşı güç kullanılması -ekonomik veya toplumsal bedelleri olsa bile- doğal bir tepki olarak kabul ediliyor.
ABD ile kurulan sıkı işbirliği, kamuoyunda bu savaşın sadece stratejik sonuçlar doğurmakla kalmayıp, mevcut rejimin devrilmesi gibi nihai hedeflere de ulaşabileceği izlenimini yarattı.
İsrail kurumları arasındaki görece mutabakat da bu desteğin kemikleşmesinde kilit rol oynadı. Siyasi iktidar ve muhalefetin, askeri kurumlar ve medya organlarıyla aynı çizgide buluşması, halkın güvenlik meselelerinde "en deneyimli" kabul ettiği ordu ve istihbarat birimlerinin kararlarına tabi olma eğilimini pekiştirdi.
Bu noktada kamuoyu, yukarıdan aşağıya doğru yürütülen sürekli bir siyasi ve medya mobilizasyonuyla şekilleniyor.
Liderlik, uzmanlar ve düşünce kuruluşları ortak bir dil benimsediğinde, bu söylem zamanla halkın savaşı ve hedeflerini anlamlandırdığı kolektif bir çerçeveye dönüşüyor.
Ayrıca, İsrail ve ABD’ye ait çok katmanlı hava savunma sistemleri, toplumda psikolojik bir kalkan işlevi görüyor. Bu savunma ağı, halkın savaşın mutlaka ağır kayıplara yol açacağı yönündeki endişesini dizginleyerek, çatışmanın sonuçlarına tahammül edebilme duygusu aşılıyor.
Bu durum riskleri tamamen ortadan kaldırmasa da psikolojik ve siyasi etkilerini hafifleterek savaşa karşı anlık ve geniş çaplı bir muhalefet oluşmasını engelliyor.
Fakat bu toplumsal mutabakatı sarsılmaz bir olgu olarak görmemek gerekir. Geçmiş deneyimler, İsrail'de savaşın ilk aşamalarında yüksek olan desteğin; insani ve ekonomik bedellerin artması veya siyasi hedeflerin ulaşılamaz görünmesi durumunda hızla aşınabildiğini gösteriyor.
Bir başka ifadeyle, mevcut iç uzlaşı, çatışmanın gidişatına ve somut sonuçlarına endeksli bir şartlı destek niteliğinde.
Çeviri: YDH