
YDH- “Bir ABD başkanının neyin peşinde olduğu konusunda hiç bu kadar kafa karışıklığı yaşanmış mıydı?” sorusunu soran Foreign Policy'deki analize göre, Donald Trump'ın 28 Şubat'ta İran'a karşı başlattığı savaşın ardından, ne başkandan ve ne de ekibinden, neyi amaçladığına dair net bir açıklama almak imkânsız hale geldi.
Anazlizde, Trump'ın İran, Venezuela veya Grönland'a yönelik ayrı ayrı saldırganlık eylemlerine veya Trump'ın daha önce MAGA tabanına yeni savaşlar başlatmayacağına dair verdiği söze odaklanmanın “asıl meselenin” gözden kaçırılmasına yol açtığı ifade ediliyor. Analize göre Trump, kendi zihninde, yanıltıcı ve hatta sanrılı olsa da daha “geniş bir stratejik vizyonun” peşinde.
Trump hakkında biyografi yazanlar, bu vizyonu, “zayıf ve başarısız olduğunu düşündüğü dünya düzenini çöpe atıp yerine her zaman kendi adını taşıyacak yenisini inşa etme arzusu” olarak tanımlıyor.
“Trumplar: Üç Nesil İnşaatçı ve Bir Başkan” kitabının yazarı Gwenda Blair'in "Trump için her zaman her şey markalaşmayla ilgiliydi. Şimdi de gezegeni markalaştırıyor." sözünü aktaran analiz, Trump'ın tüm kariyeri boyunca “tutarlı” bir çizgi izlediğini belirtiyor.
New York silüetini yeniden şekillendirme girişiminden, New York Times'ın 1985'te yazdığı gibi "ölümsüzlük arayışına"; 2016 sonrası Cumhuriyetçi Parti'nin gündemini tepeden tırnağa yeniden kavramsallaştırıp "Önce Amerika" damgasını vurmasından, Washington DC'yi adının yazılı olduğu binalarla adeta bir "Trump Şehri"ne dönüştürmesine kadar her adımın, "küresel manzarayı kendi imajında yeniden yaratma" hedefinin bir parçası olduğu ifade ediliyor.
Tüm bu adımların aynı zamanda, seleflerini çok aşacak, kendisinin ifadesiyle ABD tarihinin "en büyüklerinden biri" ve yeni bir "altın çağın" mimarı olarak anılma hedefini de yansıttığı belirtiliyor.
Blair, Trump'ın daha önce müzakere edilmiş anlaşmaları (NAFTA, 2015 İran nükleer anlaşması, Paris iklim anlaşması) kendisi müzakere etmediği için reddetme ve kınama geçmişine, Birleşmiş Milletler'in yerine kendisinin ömür boyu başkanı olacağı bir "Barış Kurulu" getirme girişimlerine dikkat çekiyor.
Trump'ın bir devlet adamı için nihai küresel marka olarak gördüğü Nobel Barış Ödülü'nden mahrum bırakıldığına dair takıntılı şikayetlerinin tesadüf olmadığı vurgulanıyor.
3 Mart'ta İsrail Başkonsolosu Ofir Akunis'in -muhtemelen 2026'nın en Orwellci anlarından birinde- Trump ve savaştaki ortağı İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'nun birlikte ödüllendirilmesini önermesi de bu bağlamda değerlendiriliyor.
Barış tanımı: Kendi kontrolünde bir dünya düzeni
Analizde, Trump'ın seçim vaadi olan "barış gücü" ile İran ve Venezuela'ya yönelik askeri operasyonları arasında kendi zihninde muhtemelen bir çelişki olmadığı savunuluyor.
Blair, "Bence onun kontrolünde bir dünya düzeni, işte bu onun barış tanımıdır" diyerek Trump'ın bakış açısını özetliyor.
Trump'ın 28 Şubat'ta İran operasyonunu duyururken yaptığı "Bunu gelecek için yapıyoruz" açıklaması ve operasyonu "güç yoluyla barış" politikasının bir örneği olarak nitelemesi de bu görüşü destekliyor.
Bu gelecek vizyonunun, çocukları, torunları ve büyük torunları için muazzam zenginlik, mevki ve güç birikimini içeren bir hanedanlık vizyonunu da kapsayabileceği belirtiliyor.
Trump ailesinin, İran’a karşı olan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile milyarlarca dolarlık anlaşmalar yapmasının tamamen tesadüf olmayabileceği ifade ediliyor.
Ancak bu vizyonun, özellikle İran'ın şiddetli misillemeleri ve ABD-İsrail saldırılarının başlaması ve İslam Devrim Lideri Ayetullah Ali Hamenei ile diğer üst düzey İranlı liderlerin şehit edilmesinin ardından petrol fiyatlarının yükselmesiyle birlikte, Trump için “zorlu bir sınava” girebileceği uyarısı yapılıyor.
Trump'ın “emlak imparatorluğu” geçmişinde de erken başarının ardından gelen aşırı hırsın onu altı iflasa sürüklediği ve bunlardan ancak kıl payı kurtulabildiği hatırlatılarak, Ortadoğu'daki bu son girişiminde de benzer bir durumla karşılaşabileceği ima ediliyor.
Rejim değişikliği hedefi ve karşılaşılan direnç
Analizde, Trump ve ekibine İran'a neden saldırdıkları sorulduğunda "nükleer silahlar", "balistik füzeler" ve "rejim değişikliği" arasında gelişigüzel gidip geliyor gibi görünseler de başkanın aslında ikincisini umduğu açıkça belirtiliyor.
Trump'ın 28 Şubat'ta İran halkına seslenişindeki "Biz işimizi bitirdiğimizde, hükümetinizi devralın. Bu muhtemelen nesiller boyu tek şansınız olacak." sözleri bu hedefin işareti olarak gösteriliyor.
Trump'ın başlangıçta rejim değişikliğini İranlıların kendi başlarına halletmeleri gereken bir konu olarak bırakmış göründüğü, ancak şimdi Venezüella'da yaptığı gibi, İran'ın bir sonraki liderine kimin olacağına kendisinin karar vereceğinde ısrar ettiği ifade ediliyor.
Axios'a verdiği demeçte "Venezüella'daki Delcy [Rodríguez] gibi, atamaya dahil olmalıyım" dediği aktarılıyor. Ancak bu hırsın, hâlâ ABD karşıtı güçler tarafından kontrol edilen “teokratik bir devlette” gerçekleşmesinin pek mümkün olmadığı belirtiliyor.
Nitekim Pazartesi günü erken saatlerde İran yönetiminin, Trump'ın daha önce "kabul edilemez" dediği Hamenei'nin oğlu Mucteba Hamenei'yi halefi olarak atadığı hatırlatılıyor. Trump'ın İran’dan "kayıtsız şartsız teslimiyet" talep ettiği aktarılıyor.
Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nden Seth G. Jones, Irak ve Afganistan'daki “erken dönem başarılarının” ardından yaşananları hatırlatarak, "Irak ve Afganistan'da da işler başlangıçta çok iyi görünüyordu. Sonra hükümet mekanizmasını manipüle etmeye çalıştığımızda, aktif isyanların içine çekildik" uyarısında bulunuyor.
Yeni bir düzenin inşası mı, eski düzenin yıkımı mı?
Analizde, Trump Dünyası'nın (Trump World) geleceğinin, ABD askeri gücünün çıplak bir şekilde serbest bırakılmasının ve Trump'ın onu serbest bırakmaya devam edeceği tehditlerinin ötesinde neye benzeyeceğinin hiç de açık olmadığı belirtiliyor.
Biden yönetiminin eski üst düzey ulusal güvenlik yetkilisi Rebecca Lissner, "Bence gördüğümüz şey, yeni bir düzenin yaratılmasından ziyade, eski savaş sonrası düzenin yıkılmasıdır." diyor.
Lissner, Trump'ın son bir yıldaki politikalarının ve dünyanın bunlara verdiği “ılımlı” tepkilerin, ABD'nin ne kadar güçlü olduğunu ve ne kadar zorlama kapasitesine sahip olduğunu sert bir şekilde hatırlattığını, ancak bu güçlü Amerikan gücü gösterilerinin bir “bedeli” olduğunu ekliyor.
Buna rağmen, Trump'ın "yaratıcı yıkım" olarak adlandırılabilecek geçmişinin göz ardı edilmemesi gerektiği vurgulanıyor. Ticari hayatındaki aşırı hırsa rağmen binalarının büyük şehirlerde hâlâ ayakta olduğu hatırlatılıyor.
Trump'ın zayıflık konusundaki yanılmaz içgüdüsüyle, önceki başkanları uzun süre hayal kırıklığına uğratan “inatçı rejimleri” (Venezuela, İran ve belki yakında Küba) devirmeye ve bir hegemonun istediği gibi güç kullanamayacağı fikri gibi uzun süredir savunulan dogmaları ters yüz etmeye kararlı olduğu belirtiliyor.
Trump'ın devam eden gümrük vergisi savaşıyla, ABD'nin rakipleri ve müttefiklerinin “eşit olmayan avantajlar” elde ettiğini düşündüğü İkinci Dünya Savaşı sonrası “küresel ticaret sistemini yeniden düzenlemeye” niyetli olduğu ifade ediliyor.
Trump'ın Venezüella ve İran'a yönelik askeri saldırganlığının, Washington kuruluşunun -en azından Trump'ın zihninde- hâlâ kurallara dayalı bir dönemde yaşandığı yönündeki iddiasını ortadan kaldırma girişimi olduğu belirtiliyor.
Trump'ın ikinci döneminden önce bile her iki partiden çok az stratejistin ABD'nin eski “yardımsever hegemon, yani otoritesi herkesçe tanınan bir tür küresel polis” rolüne geri dönebileceğine inandığı hatırlatılıyor.
Bazı Batı Avrupalı diplomatların, yeni İran savaşından memnun olmasalar da Trump'ın, eski saldırganlık karşıtı normların artık caydırıcı olarak işlemediğini kabul ederek seleflerinden daha gerçekçi bir görüş sergilediğini kabul ettikleri aktarılıyor.
Rusya'ya karşı çok zayıf olduğu veya Çin'e karşı çok yumuşak olduğu yönündeki kalıcı sorulara rağmen, aslında her iki ülkeyi de “haddini” bildirdiği ve belki de ABD gücüne karşı ihtiyatlarını artırdığı belirtiliyor.
Bir Avrupalı yetkili, "Ukrayna politikasıyla ilgili tüm sorulara rağmen, sözlerine değil eylemlerine bakın" diyerek Trump'ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i İran ve Venezüella'daki iki müttefikinden yoksun bıraktığını ve Rusya'ya bazı yaptırımlar eklediğini belirtiyor.
Jones da saf askeri güç açısından Trump'ın Venezüella ve İran'a yönelik hamlelerinin "muhtemelen Rusları ve Çinlileri duraksatıyor" yorumunu yapıyor.
Analizde ayrıca, Trump'ın “küresel yeniden markalaşma” misyonunun önde gelen şüphecilerini de agresif bir şekilde yanına çekmeye çalıştığı belirtiliyor.
Geçen hafta Beyaz Saray'da Trump ile bir araya gelen Almanya Şansölyesi Friedrich Merz'in, ABD ve İsrail güçlerinin düzenlediği saldırıları savunarak, İran'ın nükleer silah yapmaya ne kadar yaklaştığı düşünüldüğünde iki ülkenin de harekete geçmek için "iyi nedenleri" olduğunu söylediği aktarılıyor.
Bu arada İngiltere ve Fransa'nın da İran'ın misilleme saldırılarına yanıt vermek için deniz ve hava gücü konuşlandıracaklarını duyurdukları belirtiliyor.
Verrazano-Narrows Köprüsü travması
Analiz, Trump'ın dünya sahnesindeki hırsını anlamak için 1964 yılına, kariyerinin kamuoyu önünde başlangıcına işaret eden bir "Rosebud anına" dikkat çekiyor.
Yazar Arthur Goldwag'in on yıl önce belirttiği gibi, 18 yaşındaki Donald Trump, babası müteahhit Fred Trump ile birlikte New York'taki Verrazano-Narrows Köprüsü'nün büyük açılışına katılır.
Tören sırasında ünlü New York inşaatının "nüfuz simsarı" Robert Moses, köprüyü tasarlayan ve kenarda duran yaşlı mühendisin adını anmayı unutur. Trump bu anı 1980'de New York Times'tan Howard Blum'a verdiği röportajda hayatını değiştiren bir aydınlanma anı olarak şöyle anlatıyor:
"Yağmurda öylece duran, İsveç'ten gelen ve bu köprüyü tasarlayan, tüm kalbini ona koyan 85 yaşındaki mühendis var ve kimse onun adını bile anmadı. (Mühendis Othmar Ammann aslında İsviçreliydi). O an orada şunu anladım: İnsanların sana istedikleri gibi davranmasına izin verirsen, aptal yerine konursun. O an orada asla unutmayacağım bir şey öğrendim: Kimseye kendimi enayi yerine koydurmak istemiyorum."
Trump’ın biyografisini yazan Jerome Tuccille, 1985 tarihli kitabı “Trump: Amerika’nın En Güçlü Emlak Baronunun Destanı”nda bu olay için "Donald o gün, 1964'te, adını yaptığı her şeyin üzerine belirgin bir şekilde kazıtmaya karar vermiş olmalı" yorumunu yapıyor.
Bir başka Trump biyografi yazarı Michael D'Antonio da 2015 tarihli kitabı “Hiç Yetmez: Donald Trump ve Başarı Peşinde”de benzer bir sonuca vararak bu köprü açılış törenini "büyük işler yapmak ve bunun için itibar istediğini fark ettiği an" olarak tanımlıyor.
Analize göre, Trump'ın geri kalan kariyerini, ister gayrimenkulde ister siyasette olsun, “itibar” talep ederek geçirdiği belirtiliyor. "Bunun için, itibar görmüyorum" ve "bana asla hak ettiklerimi vermiyorlar" ifadelerinin bugün hâlâ başkanın en sevdiği deyişler arasında olduğu vurgulanıyor.