Utancını bölgeyi yakan bir ateşle unutmak isteyen Netanyahu

13 Mart 2026

"Bu ateş, maliyeti artık kimse tarafından karşılanamayacak hale gelen bu azınlığın korunması uğruna tüm dünyayı felakete sürükleyebilir."

YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim el-Emin, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğini ve kişisel itibarını kurtarmak adına bölgeyi sürüklediği geniş çaplı çatışma dinamiğini ele alıyor. El-Emin, Netanyahu’nun 7 Ekim saldırılarıyla sarsılan imajını "tarihsel bir kefaret" arayışıyla onarmaya çalıştığını; bu doğrultuda Gazze, Lübnan ve İran’a yönelik saldırgan bir strateji izlediğini vurguluyor. Donald Trump yönetimindeki ABD'nin desteğinin Netanyahu’nun hareket alanını genişlettiğini anımsatan el-Emin, bu "güç çılgınlığının" bölgeyi ve İsrail'in kendi geleceğini bir uçuruma sürükleyebileceği uyarısını yapıyor.

İsrail'in son iki buçuk yıldır bölgede yürüttüğü faaliyetler, geçmişteki savaşlarının hiçbiriyle kıyaslanamaz. Bu durum temelde, işgale karşı direnen güçlerin toplumsal, siyasi ve askeri açıdan devasa bir boyuta ulaşmasıyla ilgili.

Bu yükseliş, Hamas'ın 7 Ekim'de gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonuyla zirve noktasına ulaştı. Ancak İsrail'in o günden bu yana sürdürdüğü savaşlar, işgal rejiminin kuruluş felsefesini yeniden gündeme taşıyor.

Bu felsefe, türü veya boyutu ne olursa olsun her türlü tehdidin tamamen ortadan kaldırılması esasına dayanıyor. İşgal ordusunun doktrinine göre "insanlar" tehlikenin kaynağıdır; ancak bu tanımı yaparken kimse sivilleri ayırt etmeye vakit ayırmıyor.

İsrail zihniyeti, kendi içindeki Arapları hâlâ en tehlikeli düşmanlar olarak görmeye devam ediyor ve onları topraklarından sürmek için sürekli bir bahane ya da hile arayışı içinde bulunuyor.

7 Ekim’den bu yana İsrail’in karar merkezindeki tek sabit isim Benyamin Netanyahu. Diğer tüm aktörler değişiyor; savunma bakanları, istihbarat başkanları, genelkurmay başkanları ve kurum yöneticileri birer birer gidiyor.

Fakat sarsılmayan tek isim "Bibi". O, sadece İsrail'deki kolektif hafızanın büyük bir kesiminden ve dünyadaki Yahudi toplumunun önemli bir kısmından destek almakla kalmıyor, aynı zamanda Beyaz Saray’ın yeni sakini tarafından da özel bir takdir görüyor.

Donald Trump’ın yeniden iktidara gelmesiyle birlikte Amerika’nın koruma kalkanı Netanyahu için daha da genişledi. Bu durum, Netanyahu’nun Ortadoğu’dan Orta Asya’ya kadar uzanan geniş bir bölgede ABD’nin aktif bir ortağı gibi hareket etmesine imkân tanıyor.

Sürekli bir çıkmaz içinde olan ve skandallardan, mahkemelerden kaçan Netanyahu, aslında en aşırı dinci kesimlere bel bağlıyor. Bu grupların kendi partisinde olmasına ihtiyaç duymuyor; aksine, gerektiğinde dağıtılabilecek yapılar olarak dışarıda kalmalarını tercih ediyor.

Ben-Gvir ve Smotrich gibi isimlerin aşırı açıklamalarını gülümseyerek dinlese de aslında onlarla aynı fikirde. Netanyahu bugünlerde, babası Benzion Netanyahu’dan her gün Siyonist lider Zeev Jabotinsky’nin öğretilerini dinleyen o küçük çocuk gibi yaşıyor.

Son iki yılda yaşananların stratejik planlamayla ya da İsrail’in ABD desteğine dayanan olağanüstü gücüyle bir ilgisi yok. Tüm bunlar, rakibini etkisiz hale getirmek veya cezalandırmak yerine yok etmek için her yolu mübah gören kötücül bir adamın eseri.

Netanyahu; Amerikalı ve Avrupalı siyasetçiler de dahil olmak üzere "öteki" gördüğü hiç kimseye değer vermiyor. Tek bir çalışma yöntemi biliyor: Devasa bir ateş kütlesi oluşturup bunu düşmanlarının kucağına bırakmak. Onun için çözüm veya uzlaşı gibi kavramlar, sadece saldırıya yeniden başlamadan önceki kısa birer moladan ibaret.

Şu an savaşılan düşman budur ve ABD’nin genel politikası bizzat Amerikalılar tarafından kaçınılmaz bir revizyona tabi tutulacaktır.

Dünyadaki iktisadi ve siyasi liderliklerini sürdürme arzusu, onları farklı bir yaklaşım benimsemeye zorlayacak; mevcut başkan Trump’tan kurtulmanın bir yolunu bulacaklardır.

Fakat Amerikan yönetimlerindeki her değişikliğe rağmen İsrail, lideri kim olursa olsun karakterini korur. Yine de Netanyahu ile birlikte İsrail farklı bir hal aldı; artık güç ve ihtişam çılgınlığıyla yönetiliyor. Bu durum ise rejimi, inanmak istemediği bir sona doğru sürüklüyor.

Tüm cephelerde süren bu savaşların her birinde işgal güçleri, harekatın başında çıtayı çok yüksek tutuyor; ardından Batılı ve Arap diplomasisi bu durumdan siyasi çıkar sağlamaya çalışıyor.

İran’a yönelik geniş çaplı savaşın başlangıcında da öngörülen buydu. Hatta bazı Arap liderler, İran’ın iki üç gün içinde çökeceğini iddia edecek kadar ileri gitmişti.

Bu kişilerin temel sorunu, bölge tarihini veya devletlerin doğasını anlamamaları değil; "sözü ikiletilemeyen güçlü" teorisinin esiri olmalarıdır. Onlara göre bu güçlü figür Trump değil, Netanyahu’dur. Zira ABD Başkanı ile bir anlaşma yoluyla uzlaşabileceklerini düşünürken, Netanyahu’yu nasıl memnun edeceklerini bilemiyorlar.

Yaptıklarını sadece izliyorlar: Gazze’de hesap sorulamaz bir soykırım, Lübnan’da dizginlenemeyen savaşlar, Suriye’de ise Esed rejimini devirme sürecini yöneten müttefiklerini dahi hiçe sayan saldırılar.

Ayrıca Hamas’ı cezalandırmadığı için Katar’ı hedef alıyor, fırsat bulduğunda yarım milyon Gazzeliyi Sina’ya sürmekle Mısır ordusunu tehdit ediyor ve Şam’a doğru ilerlemesi durumunda Türkiye’ye karşı cephe alabileceği imasında bulunuyor. Tüm bunları yaparken, asıl hedefi olan İran’a karşı "nihai savaşta" Amerikalılarla ortaklık kurmaya çalışıyor.

Netanyahu’nun zihnindeki bu hırs ormanı içinde güvenlik saplantısı da doruğa ulaştı. İsrail tarihinde hiçbir başbakan veya ailesi için görülmemiş koruma tedbirleri aldırıyor.

İsrail’i dünyanın zirvesine taşıdığı iddiasıyla, tüm dünya Yahudileri aracılığıyla kendisine özel bir başkanlık affı koparmaya çalışıyor.

İktisadi kayıpları ise zerre önemsemiyor; zira savaşlarının siyasi hasadının kendisine tüm kayıpları telafi edecek bir güç ve genişleme alanı sunacağından emin.

Alon Idan, Haaretz gazetesindeki makalesinde Netanyahu’nun yaptıklarını şöyle yorumluyor: "Bu adam, 7 Ekim olaylarının kefaretini ödemeye çalışıyor. Onun için bu siyasi değil, tarihsel bir kefaret. Bu katliamın kendi adıyla anılacağının farkında. Yahudi halkının tarih kitaplarında utançla damgalanmaktan kurtulmasının tek yolunun, başta İran olmak üzere varoluşsal tehditleri yok etmek olduğuna inanıyor."

Trump’ın İsrail’e gelip Knesset’te yaptığı konuşmada Netanyahu için af talep etmesi, bazılarına göre ABD Başkanı'nın artık bu yükten yorulmaya başladığını ve ona cezaevi yerine evinde emeklilik garantisi vermek istediğini düşündürdü.

Ancak her an bu affı düşünen Netanyahu, İsrail’in kolektif hafızasına kazınacak savaşlara devam ederek idolü Jabotinsky’nin kehanetlerini gerçekleştirdiğine inanıyor.

Idan’ın makalesinde belirttiği gibi; "Netanyahu’nun amacı sadece İran’ı veya Hizbullah’ı yıkmak değil, bu tarafların kendisine yaşattığı tarihsel utancı yok etmektir."

Ancak Idan'a göre Netanyahu’yu kuşatan bu ihtişam tutkusu, onu bir öngörüsüzlüğe ve yön kaybına sürüklüyor: "Netanyahu'nun GPS'i bozuk ve o bunun farkında değil. Bozuk pusulasının gösterdiği yöne doğru direksiyon kırmayı sürdürüyor ve bu yol onu uçuruma götürüyor."

Bugün İsrail içinde, mevcut liderin kişiliği üzerine sessiz ama derin bir tartışma yürütülüyor. Bu, muhaliflerin düşmanlar konusunda farklı düşündüğü anlamına gelmiyor; aksine, İsrail’i her yönden saran bu ateşi kimsenin söndüremeyeceğinden korkuyorlar.

Gazze boyun eğmedi, Hizbullah dostlarından önce düşmanlarını şaşırtacak bir hızla toparlandı; İran ise tüm bölgeyi içine alacak bir ateşin kapılarını aralıyor. Bu ateş, maliyeti artık kimse tarafından karşılanamayacak hale gelen bu azınlığın korunması uğruna tüm dünyayı felakete sürükleyebilir.

Bu sırada Lübnan’da, ellerinden gelenden fazlasını yapamayan küçük hesapların peşindeki isimlere dönüyoruz. "Amerika çok güçlü, kimse direnemez" diyerek halkın teslim olmasını, İsrail’in ateşi çok büyük diyerek boyun eğilmesini istiyorlar.

Aynı zamanda, dışarıdaki güçlerin sadece kendi odalarındaki yangını söndürmesi umuduyla içeride yangın çıkarmaya çalışıyorlar; başkalarının ölmesini ise umursamıyorlar.

Onların sorunu da tarihten ders almamaları. Dış güçlere yaslanarak hüküm sürmenin Lübnan’da en fazla on yıl sürdüğünü bilmiyorlar. İki yıldan kısa bir sürede gerçek bir ortaklık fırsatını tepiyor ve kimsenin "nihai" gözüyle bakmadığı bu yapının geleceğini belirsizliğe sürüklüyorlar.

Çeviri: YDH