
YDH - İngiliz araştırmacı gazeteci Kit Klarenberg, İran'a yönelik suikast ve askeri saldırıların beklenen sonucun tersine direniş hareketlerini zayıflatmak yerine güçlendirdiğini vurguluyor. Klarenberg'in aktardığı CIA'nın 2009 tarihli değerlendirmesine göre üst düzey liderlere yönelik suikastlar çoğu durumda örgütleri radikalleştiriyor ve toplumsal desteği artırıyor. Hamas ve Hizbullah örnekleri bu tespitin pratikte nasıl gerçekleştiğini gösteriyor. Klarenberg, İran Devrim Lideri Ayetullah Ali Hamenei'nin öldürülmesinin de benzer biçimde bölgedeki direniş eksenini daha güçlü hale getirebileceğini söylüyor.
İran'a karşı yürütülen Yahudi-Amerikan savaşının birkaç gün sürecek, yalnızca havadan icra edilecek yıldırım harekatı olması planlanmıştı.
Ancak Washington ile Siyonist vekili büyük bir hata yaparak çok cepheli geniş bir çatışmanın içine sürüklendi. Bu çatışma İmparatorluğun varlığını dahi tehdit edebilecek boyuta ulaşabilir.
ABD'nin ilk hava bombardımanının merkezinde 28 Şubat'ta İran'ın Devrim Lideri Ayetullah Ali Hamenei'nin öldürülmesi vardı. Batı medyasının başlangıçta "yüzyılın suikastı" diye nitelediği bu eylem, sonuçta failleri için ağır bir felakete dönüştü.
İslam Cumhuriyeti'nin Siyonist varlı*ğın sivil merkezlerine, askeri ve istihbarat altyapısına ve Batı Asya genelindeki ABD üslerine yönelik aralıksız saldırıları en küçük ölçüde dahi durmadı.
Tahran sokakları intikam duygusuyla yas tutan dev kalabalıklarla doldu. Bu öfke Arap ve Müslüman dünyasının geneline yayıldı. O tarihten bu yana öfkeli Şii gruplar Pakistan'ın birçok büyük kentinde güvenlik güçleriyle şiddetli çatışmalara girdi. Bahreyn ise geniş çaplı bir ayaklanmanın eşiğinde sallanıyor. Bu süreçte katledilen Devrim Liderinin oğlu Mücteba Hamenei görevi devraldı.
Farklı etnik ve dini kökenlerden İran vatandaşları ABD ve İsrail hava saldırılarına rağmen yeni liderin göreve gelişini kutlamak için meydanlara çıktı. İran Devrim Muhafızları ile güçlü bağları bulunan sert çizgide bir isim olarak görülen Mücteba'nın, babasına kıyasla çok daha az uzlaşmacı ve sabırlı bir politika izleyebileceği yönündeki beklenti yaygın.
Batılı kaynaklar yeni liderin, ABD ve İsrail'in gelecekteki saldırılarını caydırmak amacıyla İslam Cumhuriyeti'nin hızla nükleer silah edinmesi gerektiğine karar verebileceğini değerlendiriyor. Böyle bir adım, Ayetullah Ali Hamenei'nin İran'ın nükleer silah geliştirmesini yasaklayan uzun yıllardır yürürlükteki fetvasını da tersine çevirebilir.
ABD Başkanı Donald Trump Mücteba'nın iktidara gelmesinden "memnun olmadığını" açıkladı. İsrailli yetkililer de gelişmeden rahatsızlık duyuyor. Ancak eski dini liderin öldürülmesinin kaçınılmaz sonucu buydu.
Suikastın İran rejiminin çöküşünü tetikleyeceğine ya da Tahran'ı askeri teslimiyete zorlayacağına inanmak için ortada ciddi bir neden de yoktu. Bu durum Washington ve Tel Aviv'in neden bilinçli şekilde Batı Asya'dan İmparatorluğu çıkarmaya her zamankinden daha kararlı bir liderin ortaya çıkmasına katkı sağladığı sorusunu gündeme getiriyor.
Benzer biçimde, Hamenei'nin öldürülmesinden sonra Hizbullah'ın Siyonist varlığa karşı başlattığı yoğun saldırılar da İsrail siyasi ve askeri liderliğinin yaydığı bir başka anlatıyı boşa düşürüyor.
Bu anlatı, Tel Aviv'in Ekim 2024'te Lübnan'a düzenlediği saldırıyla örgütün yok edildiği yönündeydi. Bu saldırıdan önce Mossad'ın satın alınmadan önce patlayıcı yerleştirdiği binlerce çağrı cihazı, Hizbullah'ın üst düzey kadrolarının elindeyken aynı anda patlatılmış ve çok sayıda kişi hayatını kaybetmiş ya da yaralanmıştı. Yaklaşık bir buçuk hafta sonra ise örgütün genel sekreteri Hasan Nasrallah İsrail hava saldırısında öldürüldü.
Görünen o ki direniş hareketleri üst düzey suikastlarla ezilemiyor. Aksine bu tür eylemler çoğu zaman onları daha da güçlendiriyor. Bu rahatsız edici gerçek CIA tarafından en az 2009'dan bu yana biliniyor.
O yılın Temmuz ayında teşkilat, "yüksek değerli hedeflerin" ortadan kaldırılmasının avantaj ve risklerini inceleyen çok gizli bir değerlendirme hazırladı.
Rapor, Barack Obama döneminde CIA Başkanı Leon Panetta'nın ABD'nin "terörle mücadele" stratejisini şüphelileri yakalayıp işkence etmeye dayalı yöntemden doğrudan infazlara kaydırmasından hemen önce kaleme alındı.
Değerlendirmede yüksek değerli hedeflere yönelik operasyonların, daha geniş bir karşı isyan stratejisinin parçası olduğu takdirde yararlı olabileceği belirtildi.
Ayrıca bu tür saldırıları planlayan ya da onaylayan politika yapıcılara ve askeri yetkililere rehberlik etmeyi amaçladığı ifade edildi.
Bununla birlikte rapor, üst düzey suikastların birçok olası olumsuz etkisini de sıraladı. İsrail'in geçmişte Hamas ve Hizbullah liderlerine yönelik saldırıları bu stratejinin nasıl ters tepebileceğine dair örnekler arasında gösterildi. CIA'nın bu uyarılarının ne kadar yerinde olduğu 28 Şubat'tan bu yana yaşanan gelişmelerle açık biçimde görüldü.
Rapora göre yüksek değerli hedef operasyonlarının en önemli geri tepme risklerinden biri, bu tür suikastların silahlı gruplara verilen desteği artırabilmesi.
Bir hedefin öldürülmesi, silahlı örgüt ile toplum arasındaki bağı güçlendirebilir, kalan lider kadroyu daha radikal hale getirebilir, daha aşırı grupların dolduracağı boşluklar yaratabilir ve çatışmanın seyrini örgüt lehine değiştirebilir. Bu tür saldırılar aynı zamanda hükümet ile isyancılar arasındaki "oyunun kurallarını" aşındırabilir ve çatışmanın şiddetini artırabilir.
Raporda şu değerlendirmeye yer verildi:
"Hedefe yönelik saldırılar, özellikle liderlerin efsaneleşmesine yol açtığında, saldırılarda siviller öldüğünde veya isyancılarla bağlantılı meşru ya da yarı meşru siyasetçiler hedef alındığında, isyancılara verilen desteği artırabilir. Bir isyancı grubun birleştirici ideolojisi, toplumla kurduğu derin bağlar veya geniş destek tabanı, lider kayıplarının etkisini azaltabilir ve örgüte sürekli yeni katılımlar sağlayabilir."
CIA değerlendirmesi ayrıca yüksek değerli hedef operasyonlarının bazı tarihsel örneklerde başarı sağladığını da kaydetti. Kamuoyunda çok tanınan hedeflerin öldürülmesi kimi durumlarda örgütleri parçalayabiliyor. Ancak Hamas ve Hizbullah için bu durum geçerli değildi.
Her iki örgüt de sağlık hizmetleri gibi devlet benzeri işlevler yürütüyor ve liderleri Gazze ile Lübnan'daki halk tarafından yakından tanınıyor. Bununla birlikte disiplinli örgüt yapıları, sosyal hizmet ağları ve saygın lider kadroları sayesinde suikastların ardından kolayca yeniden örgütlenebiliyorlar.
İsrail 1990'ların ortalarından itibaren Hamas, Hizbullah ve diğer direniş gruplarına karşı "hedefli suikast" politikası yürütüyordu. Ancak bu örgütlerin merkezden bağımsız komuta yapıları, bölümlenmiş liderlik sistemi, güçlü halef planlaması ve toplumla kurdukları derin bağlar, onları lider kayıplarına karşı son derece dirençli kılıyordu.

Buna rağmen Tel Aviv suikast politikasını sürdürdü. 2000'li yılların başında Hamas'ın kurucusu Şeyh Ahmed Yasin ile Gazze'deki lideri Abdülaziz el Rantisi öldürüldü. Ancak bu suikastlar direniş grupları arasındaki dayanışmayı güçlendirdi ve daha sert çizgideki militan liderlere verilen desteği artırdı.
Bu kanlı politikanın açık dersleri Gazze soykırımı patlak verdiğinde de öğrenilmedi. Haziran 2024'te saygın uluslararası dergi Foreign Affairs, "Hamas kazanıyor" başlığını taşıyan bir analiz yayımladı.
Analiz, "İsrail'in başarısız stratejisinin düşmanını güçlendirdiği" sonucuna vardı. Dergi ayrıca "önemli olan ölçütlere bakıldığında" Hamas'ın 7 Ekim 2023'e kıyasla daha büyük ve daha güçlü hale geldiğini kaydetti. İsrail böylece son derece yıpratıcı bir yıpratma savaşına sürüklenmiş oldu. Karşısında ise son derece dirençli ve ölümcül bir gerilla gücü vardı.
Gazze'de yaşanan yıkım sırasında Hamas'ın Filistinliler arasındaki popülaritesinin hızla arttığı ve bunun örgütün yeni savaşçı ve operatifler devşirme kabiliyetini ciddi biçimde güçlendirdiği belirlendi.
Bu durum Hamas'a daha önce İsrail ordusu tarafından "temizlenmiş" ilan edilen bölgelerde dahi kolayca ölümcül operasyonlar düzenleme imkanı verdi. Foreign Affairs, İsrail'in Gazze'de yarattığı yıkımın düşmanını daha da güçlendirdiğini kavrayamamasının Tel Aviv için büyük zarar doğurduğunu yazdı.
Gazze soykırımı yalnızca Hamas'ı değil, direniş cephesinin tamamını harekete geçirdi. İsrail'in Gazze'de yarattığı yıkım direniş saflarını genişletti ve bu hareketlerin küresel ölçekte giderek daha fazla destek kazanmasına yol açtı.
Tel Aviv ile Anglo-Amerikan müttefiklerinin artık iyi seçenekleri kalmadı. Kendi tercihleriyle başlattıkları bu suç niteliğindeki savaşta, şimdiye kadar karşılaşmadıkları ölçüde kararlı ve nihai zafere odaklanmış bir rakiple karşı karşıyalar.
İran ile Yahudi-Amerikan çatışmasının yaratabileceği yıkıcı sonuçlar, İsrail merkezli Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü'nün Haziran 2025 tarihli raporunda ayrıntılı biçimde ele alındı.
Raporda Ayetullah Ali Hamenei'ye suikast düzenlenmemesi gerektiği özellikle vurgulandı. Değerlendirmeye göre İran yeni bir lider seçmekte zorlanmayacak, hatta bu kişi daha radikal veya daha etkili bir isim olabilir ve böyle bir gelişme İran halkı ile devletini topyekun zafer hedefi etrafında daha da kenetleyebilir. Bu uyarının göz ardı edilmesinin sonuçları Batı Asya'da yüzyıllar boyunca hissedilebilir.
Çeviri: YDH