
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Muhammed Şukeyr, siyasi meşruiyetin temelinin devletin yerine getirmesi gereken işlevler olduğunu vurguluyor. Devlet ülkeyi savunma görevini yerine getiremez veya ihmal ederse, bu işlevi üstlenen direniş hareketleri meşruiyet kazanır. Bu nedenle silahın yalnızca devletin elinde bulunması ilkesi ancak devlet görevini yerine getirebildiğinde anlamlıdır. Şukeyr'e göre savunma alanında boşluk oluştuğunda esas mesele silahın tekeli değil, bu boşluğun kim tarafından doldurulduğudur.
Silahın tek elde toplanması meselesi bugünlerde sıkça gündeme geliyor. Oysa ülkenin İsrail işgali altında bulunduğu, neredeyse her gün katliamların yaşandığı, insanın da taşın da hedef alındığı ve köylerin, mahallelerin, binaların yıkıma uğradığı koşullarda bu tartışma sürüyor.
Bu noktada açıkça söylemek gerekir ki, görevlerinden ve sorumluluklarından vazgeçen herhangi bir iktidar - özellikle de ülkeyi savunma ve toprağını, insanını koruma yükümlülüğünden geri duran bir iktidar - ihmali, acziyeti ve dış dayatmalarla yabancı vesayetlere uyum sağlama ölçüsünde meşruiyetini yitirir.
Çünkü her iktidarın meşruiyeti, üstlendiği görevleri yerine getirmesinden doğar. Görev ihmal edildiğinde meşruiyet de zayıflar.
Devletin ortaya çıkışının kökeni ve varlık felsefesi esasen işlevsel bir temele dayanır. İnsan toplulukları kendi siyasal yapılarını, yani devleti kurarken bunu bireylerin tek başına yerine getiremeyeceği görevleri üstlenmek amacıyla yaptı.
Bu görevlerin başında da topluluğu savunmak ve onu özellikle dış saldırılara karşı korumak gelir. Bu nedenle burada söz konusu olan meşruiyet, özünde işlevsel bir meşruiyettir.
Peki ya iktidar, yani devlet bu görevi yerine getiremez hale geldiğinde ve bu görevi sivil güçler, yani direniş üstlendiğinde ne olur?
Burada iki ayrı söz söylenebilir: biri iktidar hakkında, diğeri direniş hakkında. Direniş açısından bakıldığında, devletin toprağını ve halkını savunma görevinde ortaya çıkan işlevsel boşluk direniş tarafından dolduruluyorsa - yani direniş ülkeyi savunuyor, toprağını kurtarıyor ve halkını koruyorsa - meşruiyetin ağırlığı da giderek iktidardan direnişe doğru kaymaya başlar. Çünkü bu boşluğu fiilen dolduran ve işlevi yerine getiren odur.
Bu nedenle direniş meşruiyetini savunma ve kurtuluş görevinden alır. Bu durum, devletin ilgili alandaki görevini yerine getirmemesinin zorunlu bir sonucu ve devletin kendi yarattığı işlevsel boşluğun telafisi sayılır.
Doğal hukuk, uluslararası hukuk, insan hakları ya da anayasa gibi kavramlara yapılan tüm atıflar da gerçekte bu işlevsel felsefenin farklı ifadeleridir.
İktidar açısından ise iki farklı durum ortaya çıkabilir.
Birincisi, ülkeyi savunmak için üzerine düşeni yapmış fakat daha sonra bazı gerekçelerle tıkanma ve güçsüzlük aşamasına gelmiş bir iktidardır.
Böyle bir iktidar, görevini yerine getirdiği ölçüde meşruiyetini korur; ancak aciz kaldığı ölçüde meşruiyetinin bir kısmını kaybeder. Bu meşruiyet, ortaya çıkan boşluğu dolduran ve eksikliği gideren tarafa geçer.
İkinci durumda ise iktidar görevini ihmal etmiş, sorumluluklarını üstlenmekten geri durmuş olur. Böyle bir iktidar, ülkenin savunulması ve korunması konusundaki ihmali ölçüsünde meşruiyetinin büyük bölümünü kaybeder. İhmal ile acziyet birleşir.
Daha da ileri gidip işgale yardım eden, saldırganın hedeflerine ulaşmasına destek olan - örneğin direnişi sıkıştırarak ve ona baskı uygulayarak - bir iktidar söz konusuysa, bu durumda iktidar meşruiyetini bütünüyle yitirir.
Zira artık mesele yalnızca acziyet ya da ihmal değildir; işlevin önüne geçme ve onu engelleme durumu ortaya çıkmıştır. Bu durumda iktidarın değiştirilmesi zorunlu hale gelir; zira böyle bir iktidar devletin mantığıyla ve varlık felsefesiyle çelişir.
Meşruiyet ile silahın tek elde toplanması meselesi arasındaki ilişkiye gelince: Silahın tek elde bulunması tartışmasının anlamlı ve meşru olduğu bir durum vardır.
Bu, görevini yerine getirmiş, ülkeyi savunacak güce sahip, savunma kararını bağımsız ve onurlu biçimde alabilecek bir iktidarın var olduğu durumdur. Böyle bir durumda silahın tek elde toplanması tartışması anlam kazanır.
Fakat bu niteliklerin hiçbirine sahip olmayan bir iktidarla karşı karşıyaysak - yani görevini yerine getirmeyen, ülkeyi savunamayan ve savunma kararı alacak irade ile imkana sahip olmayan bir iktidar söz konusuysa - silahın tek elde toplanmasından söz etmek anlamını, konusunu ve ulusal meşruiyetini yitirir.
Çünkü burada ülkenin savunulması konusunda açık bir işlevsel boşluk vardır ve bu boşluğun doldurulması gerekir.
Bu nedenle meşru ve ulusal tartışma, silahın tek elde toplanması değil, bu boşluğu hangi güçlerin dolduracağı meselesi olmalıdır. Devletin özellikle savunma ve kurtuluş alanındaki işlevleri boşluk kabul etmez.
Eğer bu görevleri devlet yerine getirmezse halk üstlenir; resmi güçler yerine getirmezse halkın güçleri, yani direniş devreye girer. Dolayısıyla burada sorulması gereken esas soru tekelleşme değil, bu görevin nasıl yerine getirileceğidir.
Bu nedenle işlevsel boşluk koşullarında silahın tek elde toplanmasını gündeme getirmek devlet mantığıyla ve ulusal değerlerle bağdaşmaz. Çünkü yanlış soruyu sorar ve özellikle yanlış zamanda dile getirildiğinde düşünsel, siyasal ve güvenlik açısından yanıltıcı bir çerçeve yaratır.
İşlevsel boşluk sürerken tekelleşme tartışmasını dayatmak, düşünsel ve felsefi tartışmanın ötesine geçip daha tehlikeli bir alana taşınır.
Şu koşullar bir araya geldiğinde - devletin yarattığı işlevsel boşluk, halk güçlerinin bu boşluğu doldurması ve dış güçlerin süren işgal ile saldırısı - buna rağmen silahın tek elde toplanmasından söz eden ve bunu uygulamaya çalışan bir söylem son derece tehlikeli hale gelir.
Çünkü bu durumda halk güçleri ile dış saldırgan arasında savaş sürerken, saldırgan öldüren, işgal eden, yıkan bir güçken ve yalnızca ülkenin çıkarlarını ve güvenliğini değil varlığını da tehdit ederken, iktidarın politikaları ve kararları saldırgana fiilen yakınlaşabilir ve onun hedeflerine hizmet edebilir.
Böyle bir iktidar işlevsel faaliyetin önünde engel haline gelir; yani devletin varlık mantığıyla çelişen bir konuma düşer. İktidar devletin mantığıyla ve temel ulusal değerlerle çatıştığında öncelik devletin mantığına, ülkenin varlığına, onuruna, egemenliğine ve çıkarlarına verilir. Bu durumda seçim yoluyla meşruiyetin yenilenmesi, şartlar elverir elvermez acil bir ihtiyaç haline gelir.
Çeviri: YDH