
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Yahya Debbuk, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın hızlı zafer beklentisini aşarak karmaşık ve maliyetli bir sürece dönüştüğünü vurguluyor. Washington’ın önünde askeri baskıyı artırmak ya da “zafer anlatısı” eşliğinde geri çekilmek gibi iki zor seçenek bulunuyor; her iki yol da ciddi riskler taşıyor. Hürmüz Boğazı’nın kapanması ve İran’ın dayanıklılığı, savaşın seyrini belirleyen başlıca unsurlar olarak öne çıkıyor.
ABD ile İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın üzerinden iki haftayı aşkın süre geçerken, ABD Başkanı Donald Trump kendisini, savaşa girme kararı kadar karmaşık bir eşikte buluyor.
Askeri operasyon kısa sürede, askeri, iktisadi ve siyasi hesaplarla kişisel etkenlerin iç içe geçtiği açık uçlu bir bölgesel çatışmaya dönüştü.
Bu nedenle Washington’daki karar mercilerinde artık mesele hızlı bir zaferin nasıl sağlanacağı değil; uzun ve maliyetli bir savaşa sürüklenmenin nasıl önleneceği.
Üstelik ortada, belirlenmiş hedeflere doğru ilerleyen açık bir uygulama planı yok; aksine, ortak bir çerçeveye bağlanmamış, askıda duran hedefler söz konusu.
İlk tasarımlar başarısız olunca kararlar, her gün değişen şartlara göre, belirgin bir son ufku olmadan alınıyor.
Karmaşıklık arttıkça, savaşı başlatan tarafın, şimdiye kadar elde edilen ve ilan edilen hedeflerle örtüşmeyen sonuçlara dayanarak çatışmayı sonlandırması zorlaşıyor; buna karşılık, çatışmayı sürdürmek de yükselen maliyet nedeniyle gerekçelendirilemiyor.
Bu tabloda iki ana yol öne çıkıyor. İlki, ABD ve İsrail’in ilan ettiği hedeflere ulaşmak için askeri baskıyı artırmak. Ancak bu seçenek, çatışmanın yayılma riskini büyütüyor, Amerikan güçleri üzerindeki baskıyı artırıyor ve hem ABD içinde hem de dışarıda iktisadi ve siyasi etkileri ağırlaştırıyor; bazı müttefiklerin desteğinin aşınması ihtimali de cabası.
İkinci yol ise “zafer anlatısı” eşliğinde kademeli Amerikan çekilmesi. Bu yaklaşım Washington üzerindeki doğrudan maliyeti azaltabilir; fakat ABD’nin güvenilirliği, konumu ve uluslararası etkisi açısından ciddi soru işaretleri doğurur.
Ayrıca İran’ı yalnızca ayakta kalabilmiş bir aktör olarak değil, özellikle nükleer ve füze alanlarında kabiliyetlerini onarmak ve bölgesel nüfuzunu yeniden tahkim etmek için alan bulmuş bir güç olarak öne çıkarır. Rejimin bu karşılaşmadan sağ çıkması, söz konusu nüfuzu kendiliğinden canlandırır.
Her iki sonuca giden yolda Hürmüz Boğazı’nın kapanması, savaşın seyrinde belirleyici gelişme olarak öne çıkıyor. İran, coğrafi konumunu kullanarak küresel ticaret akışına irade dayatmayı başardı; deniz koridorundaki geniş çaplı aksama petrol arzında ciddi sarsıntı yarattı.
ABD’nin bu adımın etkisini küçümseyen açıklamalarına rağmen, Washington’un Çin, Fransa, Japonya, Britanya ve Güney Kore gibi aktörlerden deniz güvenliğine katkı istemesi, krizin yönetiminin tek başına üstlenilemeyeceğinin açık kabulü.
Buna paralel olarak, İsfahan’daki zenginleştirilmiş uranyum meselesi savaşın çıkış yollarını daha da zorlaştırıyor ve Washington’da dile getirildiği üzere, sonradan kurulabilecek her türlü “zafer anlatısını” kuşatıyor.
Bu stokların güçlendirilmiş biçimde depolanması hava saldırılarının etkinliğini sınırlıyor; onları ele geçirmek için kara müdahalesi ise yüksek risk taşıyor. Bu durum, ABD’nin bu dosyada kesin karar almaktaki tereddüdünü açıklıyor.
Öte yandan, İran’ın savaşın başından bu yana sergilediği dayanıklılık göz ardı edilemez. ABD ve müttefikleriyle arasındaki büyük askeri ve iktisadi farklara rağmen, sahadaki ve siyasi göstergeler bir çözülmeden çok uyum sağlama ve yeniden örgütlenme kabiliyetine işaret ediyor.
İran içinde hareketlilik yaratmaya dayanan geleneksel beklenti de şu ana kadar sonuç vermedi; rejimin davranışını dönüştürecek ya da kontrolünü zayıflatacak iç dinamikler ortaya çıkmadı.
Tersine, dış baskı anları iç dayanışmayı güçlendiriyor ve Washington’ın hesaplarını daha da karmaşık hale getiriyor. Buna ek olarak, ABD-İsrail ekseninde öncelikler ve baskının sınırları konusunda belirgin farklılıklar belirmeye başladı.
ABD daha çok sınırlamaya yönelirken, İsrail baskının genişletilmesini istiyor. Bu ayrışma, stratejik ittifakı tehdit edecek düzeye ulaşmasa da Washington’ın önüne yeni engeller çıkarıyor.
Bu veriler ışığında önümüzdeki dönem için birkaç senaryo öne çıkıyor:
İlki, sınırlı bir süre daha kontrollü askeri baskının sürmesi; ardından Trump’a siyasi çıkış sağlayacak nitelikli bir operasyonla sürecin sonlandırılması ve askeri varlığın kademeli azaltılması, eş zamanlı iktisadi baskının devamı. Ancak “nitelikli operasyon” seçeneklerinin tamamı riskli göründüğü için karar vericiler bu konuda tereddüt yaşıyor.
İkincisi, İran’ın petrol ihracatıyla bağlantılı altyapıyı hedef alan yoğunlaştırılmış saldırılarla, karmaşık kara operasyonlarına girmeden doğrudan iktisadi etki yaratmak. Bu yol, İran’ın Körfez’de petrol ihracatını bütünüyle sekteye uğratabilecek karşılık verme ihtimali nedeniyle yüksek risk barındırıyor.
Üçüncüsü, büyük olasılıkla Çin üzerinden dolaylı bir müzakere kanalı açmak. İran üzerindeki etkisi dikkate alındığında bu kanal, taraflara güvenilirliklerini tümden yitirmeden çatışmadan çıkma imkanı sunabilir. Ancak Washington bu seçeneğe ancak diğer yolların maliyeti belirli bir eşiği aşarsa yönelecek.
Daha uzun vadede, savaşın kesin bir sonuçla bitmemesi halinde ki bu ihtimal daha güçlü görünüyor, çatışmanın iktisadi, siber ve güvenlik araçları üzerinden yürütülen dolaylı bir yıpratma modeline evrilmesi olası.
Doğrudan askeri faaliyetlerin görece azalmasıyla birlikte savaş, askeri bir sonuçtan çok çatışma kurallarının yeniden tanımlanmasına doğru ilerliyor.
Trump ise, yıpranmayı önleme çabasıyla caydırıcılık ve güç görüntüsünü koruma ihtiyacı arasında denge kurmaya çalışıyor; özellikle de karşı tarafın baskı altında manevra ve dayanma kabiliyetini açık biçimde göstermiş olması bu dengeyi zorlaştırıyor.
Önümüzdeki aşamanın sonuçları yalnızca savaşın gidişatını ve sonunu değil, aynı zamanda bölgesel ve küresel dengeleri de yeniden şekillendirecek; etkileri yıllar boyunca hissedilecek.
Çeviri: YDH