
YDH - İsrail’in, Beyrut’taki resmi merkezini bombalamaya yönelik doğrudan tehdidine ve diplomatlarını hedef alma uyarılarına rağmen, Beyrut’un Bir Hasan bölgesinde bulunan İran Büyükelçiliği’nde alışılmadık bir tablo göze çarpmıyor.
Büyükelçilik yerleşkesindeki kabul salonlarından birinde, yeni lider Seyyid Mücteba Hamenei'nin büyük bir fotoğrafı yer alıyor. Arkasında İran bayrağı, iki yanında ise merhum imamlar Humeyni ve Hamaney’in portreleri bulunuyor.
İran’ın Lübnan’a yeni atanan büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani, aynı görevi daha önce savaş döneminde, yani Temmuz 2006 saldırısı sırasında üstlenmişti.
Ardından 2011 ile 2016 yılları arasında Şam’da büyükelçilik yaptı. Geniş deneyime sahip diplomat, çeşitli görevlerin ardından Tahran tarafından yeniden Beyrut’ta görevlendirildi ve büyükelçi Mücteba Emani’nin yerini aldı.
El-Ahbar gazetesinin haberinde bu bağlamda, 2024’teki destek cephesi muharebesi sırasında, Emani’nin yaralanıp tedavi için İran’a gitmesinin ardından Beyrut Büyükelçiliği’nin işlerini takip ettiği de hatırlatılıyor.
Şeybani, sakin ve ölçülü bir diplomatik dille, kamuoyundan uzak yürüttüğü faaliyetlerin nedenlerini anlatıyor. Henüz Cumhurbaşkanı Jozef Aun'a güven mektubunu sunmak için tarih beklediğini belirtiyor.
Lübnan makamlarından, randevunun belirlenmemesinin savaş koşullarıyla bağlantılı olduğunu ve üç büyükelçinin daha benzer durumda bulunduğunu öğrendiğini aktarıyor.
Bununla birlikte Cumhurbaşkanı’nın danışmanlarından biriyle temas halinde olduğunu, ayrıca Meclis Başkanı Nebih berri ile doğrudan görüştüğünü ve Hizbullah liderliğiyle koordinasyon yürüttüğünü ifade ediyor.
Şeybani, İran’la ilişkilere dair iç tartışmaları ve ülkesine yönelik düşmanca dili fazla önemsemiyor. Rakiplerinin “İran ve Hizbullah Lübnan’da zayıfladı” söylemine ise kısa bir yanıt veriyor: “Geçici bir bulut, gelip geçer…”
Buna karşılık, diplomatik dokunulmazlık ve ev sahibi devletin sorumluluğu açısından uluslararası hukukla bağdaşmayan uygulamaları ayrıntılı biçimde kayda geçiriyor.
Lübnan’daki İranlı diplomatlara yönelik İsrail tehditleri üzerine, saldırının ilk günlerinde ailelerin tahliye edilmesi kararı alındığını söylüyor.
Başlangıçta Middle East Airlines üzerinden bir charter uçuşu ayarlamaya çalıştıklarını ancak sonuç alamadıklarını, uçakların çoğunun Kıbrıs’ta bulunduğu ve mevcutların sınırlı rutin seferler yaptığı gerekçesiyle talebin karşılanmadığını aktarıyor.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin, ailelerin tahliyesi için Türk mevkidaşı Hakan Fidan ile temas kurduğunu, olumlu yanıt alınmasına rağmen sigorta şirketlerinin savaş bölgelerinde uçuşları kapsamadığı gerekçesiyle havayollarının reddettiğini söylüyor.
Azerbaycan’la kurulan temasların da, ülkenin hedef alınması nedeniyle sonuçsuz kaldığını, bunun arkasında İsrail’in bulunduğunu dile getiriyor. Sonunda Rusya ile yürütülen yoğun temasların ardından askeri bir uçak gönderildiğini ve ailelerin güvenli şekilde İran’a ulaştırıldığını belirtiyor.
Şeybani ayrıca, isimleri ve görevleri bilinen altı diplomatın, aileleri tahliye edildikten sonra Ramada Oteli’nde hedef alındığını; iki diplomatın da, yaşadıkları bölge tehdit altına girince taşındıkları Cinnah bölgesinde hedef alındığını açıklıyor.
Bu gelişmeler üzerine Tahran’ın Birleşmiş Milletler’e şikayette bulunduğunu, ancak beklenmedik olmayan bir şekilde Lübnan Dışişleri Bakanlığı’nın, kendi topraklarında diplomatların hedef alınmasına rağmen şikayeti takip etmeyi reddettiğini aktarıyor.
Bununla da kalmayıp, diplomatların büyükelçilikten çıkışlarının neden bildirilmediği ve hareketlerinin gerekçesi gibi suçlayıcı sorular yöneltildiğini ifade ediyor.
Tüm baskılara rağmen büyükelçiliğin çalışmalarını sürdürdüğünü vurgulayan Şeybani, Tahran’ın askeri çatışmanın diplomatik merkezlere taşınmasını kesinlikle istemediğini belirtiyor.
Böyle bir durumun tarihte eşi görülmemiş bir emsal oluşturacağını, savaş koşulları ne olursa olsun uluslararası hukukun büyükelçilikleri koruduğunu hatırlatıyor. Ardından şu soruyu yöneltiyor: “Trump döneminde uluslararası hukuku kim soruyor?”
Siyasi değerlendirmesinde ise, “Her şeyi sahadaki gelişmeler belirleyecek, başka hiçbir şey değil. Sonuçlar sahada ortaya çıkacak gerçekliği dayatacak” diyor. İran’ın saldırının başlangıcından itibaren ortaya koyduğu performansı ve hedeflerini rahat bir üslupla anlatıyor.
Şeybani’ye göre, saldırının üzerinden 18 gün geçtikten sonra ABD tarafının üç zayıf noktası netleşti. İlki, benzeri görülmemiş saldırılara maruz kalan İsrail. Son iki günde İran füzelerinin büyük kısmının hava savunmasıyla karşılaşmadan hedeflerine ulaştığını söylüyor. Bu bağlamda Lübnan’daki direnişin performansını “çok başarılı, düşman için gerçek bir sürpriz” olarak nitelendiriyor.
İkinci zayıf noktanın Körfez ülkelerindeki Amerikan üsleri, üçüncüsünün ise Hürmüz Boğazı olduğunu ifade ediyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın, bu noktaları güvence altına almak için hem müttefiklerinden hem rakiplerinden yardım talep etmesini buna örnek gösteriyor.
Cephelerin birbirine bağlanması konusundaki temel soruya ise net yanıt veriyor: Tahran’ın “her türlü ateşkes anlaşmasını Lübnan’la yapılacak benzer bir anlaşmaya bağlamak için tüm gücüyle çalışacağını” söylüyor.
Daha da ileri giderek, Irak direnişinin de devreye girdiğini ve herhangi bir anlaşmanın parçası olması gerektiğini belirtiyor. Yemen’in olası müdahalesinin de sahadaki sonuçlara bağlı olduğunu ekliyor.
İranlı büyükelçi, direnişin itibarını zedelemeye ve karar alma meşruiyetini tartışmaya açmaya yönelik girişimlere karşı uyarıda bulunuyor. Sözlerini şu değerlendirmeyle tamamlıyor: “Rakamlar ortada. İsrail anlaşmayı on binden fazla kez ihlal etti ve karşılık görmedi. Hizbullah ise yalnızca bir kez, karşılık verme hakkını kullandığında resmi tepkiler hemen devreye girdi.”