
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Ali Hicazi, bölgedeki savaşın geçici değil, uzun vadeli ve yapısal bir savaşın parçası olduğunu vurguluyor. ABD ve İsrail’in hedefinin bölgesel hakimiyet kurmak olduğunu, buna karşılık İran, Hizbullah ve bölge halklarının varlık mücadelesi verdiğini tekrar anımsatan Hicazi, savaşın taraflar açısından geri dönüşü zor sonuçlar doğurabileceği ve mevcut dengenin kolay değişmeyeceğini belirtiyor.
27 Kasım 2024 şafağında Siyonist düşmanla yürütülen savaş turu sona erdiğinde, savaşın yükünü bırakmadığı biliniyordu. 7 Ekim 2023’te başlayan İsrail’in bölgeye dönük saldırgan hamlesi sönmemişti.
Düşmanların önceden hazırlayıp devreye soktuğu “tasfiye” dosyası da bu kadar kolay kapanmayacaktı. Siyonist düşman sahada çok sayıda kazanım elde etmiş, kendisini neredeyse tüm Batı Asya’yı boyun eğdirmeye yaklaşmış görmüştü.
Ardından, ertesi yılın haziran ayında düşman İran’a saldırı başlattı. Sonuçta İran’ın güçlü direnciyle karşılaştı ve 12 gün sonra savaşı ne sonuçlandırabildi ne de dosyayı kapatabildi.
Amerika Birleşik Devletleri süreç boyunca bu hattın sürdüğünü, hedeflenen sonucun sıfır toplamlı olduğunu varsaydı. Bu yaklaşım, bölgenin bütünüyle boyun eğdirilmesini ve İsrail’in mutlak serbestliğe sahip bir güvenlik otoritesi haline getirilmesini öngörüyordu.
Kibirli hegemonik akıl, büyük meselelerde gerçeklikle değil, kendi üstünlük perspektifiyle hareket eder. Bu çerçevede İslam Cumhuriyeti İran’ı, köklü ve bütünlüklü bir varlık olarak ortadan kaldırma kararı aldı.
İran’a yönelik son savaş kararı, birbirine tamamen zıt iki projenin varlık mücadelesi niteliği taşıyordu. İlki bölge halkları üzerinde tahakküm kurmayı hedeflerken, diğeri toprağa sahip, kimliğini ve varlığını savunan toplumsal yapıların kendini koruma iradesini temsil ediyordu.
Savaş başlar başlamaz İran, en kötü senaryolara karşı hazırlıklı olduğunu gösterdi. Bu senaryolar arasında devrim liderinin ve yönetim kadrolarından isimlerin şehit edilmesi ihtimali de vardı. Bu durum, görevin yalnızca kararla çözülebileceğini düşünen Amerika ve İsrail için tabloyu daha da karmaşık hale getirdi.
Karmaşıklığı artıran bir diğer unsur ise Hizbullah’ın, eylül savaşının yarattığı fiili durum ve düşmanın anlaşma hükümlerine uymaması nedeniyle, beklenmedik ve kararlı bir şekilde savaşa katılma kararı oldu.
Bugün, mevcut savaşın beşinci haftasına yaklaşılırken tablo giderek daha karmaşık bir hal alıyor. Savaşın durması artık sahadaki gerçekliğin değişmesine bağlanmış durumda. Bu, bölüşülemeyen bir iradeler mücadelesi. Savaşın seyrini ve ufkunu anlamak için tarafların tutumuna bakmak gerekiyor:
Birincisi, Amerika Birleşik Devletleri. ABD, savaşın uluslararası ayağını temsil ediyor ve saldırının doğrudan hamisi konumunda. Bu savaş, onun açısından küresel hakimiyet zincirinin bir halkasını pekiştirme girişimi. Bölge, İran gibi güçlü bir aktör ve teslimiyeti reddeden toplumlar nedeniyle ABD hedefleri açısından engel oluşturuyor.
Bu nedenle mevcut haliyle savaşın durması, ABD açısından emperyal ölçekte bir başarısızlık anlamına gelir. Bu tür bir sonuç, rakiplerini cesaretlendirir ve müttefiklerinin çözülmesini hızlandırır. Böyle bir tablo, açık bir stratejik gerilemeye işaret eder.
İkincisi, Siyonist oluşum. Kuruluşundan bu yana belirgin olan genişleme projesini gerçekleştirmeden geri adım atmayı kabul etmiyor. İsrail, son yıllarda elde ettiklerini tarihsel bir fırsat olarak görüyor.
Bu fırsatın kaybı, geri dönülmez bir kayıp anlamına gelir. Bu nedenle karşı karşıya olunan durum taktik sınırları olan bir savaş değil, görevin tamamlanmasını zorunlu kılan bir süreçtir. Aksi durumda ortaya çıkacak sonuç, projenin varlığını tehdit edecek düzeyde olur.
Bu çerçevede maliyet sınırı son derece yüksek. Hedeflerin gerçeklikle bağı zayıf olduğu ölçüde maliyetler, ne kadar ağır olursa olsun, yenilginin doğuracağı sonuçlarla kıyaslandığında ikincil kalır.
Bu nedenle savaşın mevcut haliyle sona ermesi, toprak sahibi halkların iradesi açısından açık bir kazanım, İsrail açısından ise varlığını tehdit eden bir kırılma anlamına gelir.
Üçüncüsü, İran’ın yaklaşımı. Mevcut durum, varlığını ortaya koyma ve saldırgan ivmeyi kırma fırsatı olarak görülüyor. Askeri ve toplumsal dayanışmanın birlikte sergilediği performans, kırılmanın mümkün olmadığını gösterdi.
İran, düşmanlarına bu görevin uygulanamaz olduğunu kabul ettirmeye çalışıyor. Bu yaklaşım, birikim ve deneyimle inşa edilmiş sağlam unsurlara dayanıyor. Bu nedenle İslam Cumhuriyeti için bugün, düşmanlarının gücünü kırma ve uzun süredir maruz kaldığı kuşatmayı aşma fırsatı ortaya çıkmış durumda.
Bu doğrultuda geri adım atmak yerine süreci sürdürmek ve inisiyatif almak zorunda. Bu yaklaşım, düşmanların alışık olmadığı düzeyde bir kararlılık içeriyor ve nihayetinde onları kendi şartlarına yakın bir ateşkese zorlamayı hedefliyor.
Dördüncüsü, Hizbullah. Örgüt, mevcut koşulların dayattığı iki temel gerekçeyle savaşa katılma kararı aldı. İlk gerekçe, Lübnan devletinin İsrail ihlallerini durduramaması ve halkını koruma görevini yerine getirememesi. İkinci gerekçe ise İran’dan sonra hedefin Lübnan olacağı yönündeki değerlendirme.
İsrail’in Hizbullah’ın varlığını ve güçlenme sürecini kabul etmeyeceği düşüncesi belirleyici oldu. Bu çerçevede direniş, süreci yeniden şekillendirme ve bölgesel denklemde söz sahibi olma fırsatı gördü. Amaçlarından biri de vazgeçilmez bir aktör olarak meşruiyetini yeniden pekiştirmek.
Hülasa, bugün yaşanan savaş, onlarca yıllık bir mücadelenin birikimi. Bir tarafta bölgeyi bütünüyle kontrol altına alma ve toplumların iradesini ortadan kaldırma isteği, diğer tarafta ise kendi varlığını koruma kararlılığı bulunuyor. Mevcut savaş, halkların üzerindeki baskıyı kırma ve saldırgan şiddeti durdurma imkanı olarak sunuluyor.
Bu nedenle süreç, yalnızca askeri değil toplumsal düzeyde de güçlü bir irade gerektiriyor. Önümüzde uzun soluklu bir mücadele ihtimali bulunuyor.
Hedef, düşmanı yıpratarak onu saldırgan yaklaşımının sonuçsuz olduğuna ikna etmek. Bu doğrultuda hazırlıklı olmak gerekiyor. Savaş erken sona ererse bu bir rahatlama olur, ancak her durumda kazanım elde edilmiş sayılır.
Çeviri: YDH