ABD, İngiltere’nin Süveyş kaderine mi sürükleniyor?

29 Mart 2026

Süveyş krizi ile Hürmüz gerilimi arasında kurulan paralellik üzerinden ABD’nin askeri gücüne rağmen ekonomik zayıflıklar ve stratejik aşırı genişleme nedeniyle benzer bir kırılma riskiyle karşı karşıya olduğu belirtildi.

YDH- Middle East Eye’da (MEE) yayımlanan kapsamlı bir analizde, “İmparatorlukların, askeri erişimlerinin siyasi stratejilerini aştığı, ekonomik temellerinin zayıfladığı ve egemenlik kurmaya çalıştıkları halkların ezici güçlerini yıpratacak kadar dayandığı zaman gerilediği” belirtildi.

Analizde, 1956’da Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesinin İngiliz İmparatorluğu için benzer bir dönüm noktası teşkil ettiği hatırlatıldı. Bu krizin, İngiltere’nin mali kırılganlığını gözler önüne serdiği, ABD baskısının sterlin üzerinde bir çöküşü tetikleyerek İngiltere’nin küresel rezerv para statüsünü sarstığı ve imparatorluğu geri çekilmeye zorladığı vurgulandı.

Yazıda, yetmiş yıl sonra Hürmüz Boğazı merkezli yükselen çatışmanın, ABD’nin Ortadoğu’daki gücü için karşılaştırılabilir bir anın sinyallerini verdiği ifade edildi.

“Paraleller sadece yüzeysel değil”

Analize göre, her iki vakada da yerleşik bir emperyal düzen, “boyun eğmeyi reddeden kararlı bir bölgesel aktörle” karşı karşıya kaldı.

Analizde, “İmparatorluk merkezi, konumunu korumak için askeri güce güvendi, ancak sonuç yalnızca savaş alanı dinamikleriyle değil, aynı zamanda daha derin ekonomik kısıtlamalar ve değişen küresel güç dengesiyle şekillendi.” denildi.

Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır’ın Temmuz 1956’da Süveyş Kanalı’nı millileştirmesinin, yalnızca Mısır egemenliğini ilan etmekle kalmadığı, aynı zamanda İngiliz emperyal gücünün Ortadoğu’daki temellerine meydan okuduğu belirtildi.

Kanalın ticari bir güzergâh olmanın ötesinde, Britanya’yı kalan sömürge topraklarına bağlayan “stratejik bir arter ve emperyal prestij sembolü” olduğu hatırlatıldı.

Üçlü Saldırı ve ABD müdahalesi

İkinci Dünya Savaşı’yla zaten zayıflamış olan İngiltere’nin, Fransa ve İsrail’le birlikte Mısır’ı işgal etmek için koordinasyon sağladığı aktarıldı.

Bu üçlü saldırganlığın, millileştirmeyi tersine çevirmeyi, Nasır’ı devirmeyi ve emperyal kontrolü yeniden tesis etmeyi amaçladığı belirtildi.

Askeri olarak operasyonun başlangıçta başarılı olduğu, ancak bu “kazanımların siyasi zafere dönüşmediği” vurgulandı.

Analizde belirleyici faktörün, Mısır’ın askeri ve halk direnişi tek başına olmasa da rol oynadığı; “asıl belirleyici unsurun,” iki kutuplu dünya düzenini temsil eden ABD ve Sovyetler Birliği’nin müdahalesi olduğu kaydedildi.

Başkan Dwight D. Eisenhower’ın, tırmanış risklerini ve İngiltere’yi kenara itme fırsatını fark ederek net bir ültimatom verdiği ifade edildi. Washington’un, İngiliz sterlini üzerinde baskı kurarak ve IMF desteğini kısıtlayarak mali misilleme tehdidinde bulunduğu, bu baskının İngiltere’yi utanç verici bir geri çekilmeye zorladığı ve Nasır’ı siyasi olarak güçlendirdiği belirtildi.

Analizde, “Süveyş krizi, Britanya’nın Ortadoğu’daki baskın dış güç olma döneminin kesin sonunu işaret etti. Onun yerine ABD bölgesel hegemon rolünü üstlendi.” denildi.

“Askeri güç tek başına bir imparatorluğu ayakta tutamaz”

Yazıda, Süveyş krizinin gösterdiği temel dersin şu olduğu vurgulandı: “Askeri güç tek başına bir imparatorluğu ayakta tutamaz. Açık bir savaş alanı avantajına rağmen, ekonomik zayıflık ve stratejik aşırı genişleme yine de siyasi yenilgiyle sonuçlanabilir.”

1956’daki İngiliz İmparatorluğu ile bugünkü ABD’nin, bölgesel aktörler karşısında ezici askeri üstünlüğe sahip olduğu, ancak her ikisinin de “altta yatan yapısal zayıflıklarla sınırlandığı” ifade edildi.

Ekonomik açıdan, savaş sonrası İngiltere’nin borç yükü, sanayi rekabet gücünün düşüşü ve dış finansmana bağımlılıkla boğuştuğu hatırlatıldı. Bugün ABD’nin de “39 trilyon” doları aşan ulusal borç ve kalıcı açıklarla benzer kısıtlamalarla yüz yüze olduğu belirtildi.

Analizde, “Washington’un emperyal hevesleri giderek zayıf bir ekonomiye ve dolara dayalı mali sisteme olan güvenin aşınmasına rehin olmuş durumda” ifadesi yer aldı.

İran’ın yapısal dayanıklılığı ve stratejik asimetri

Analiz, bugünkü Hürmüz Boğazı geriliminin 1956 Süveyş krizine benzer bir ikilem yarattığını, ancak “daha karmaşık bir ortamda” gerçekleştiğini belirtti.

İran’ın, Nasır’ın aksine, gelişmiş füze ve İHA kabiliyetleri ve küresel enerji akışlarını kesintiye uğratma kapasitesi gibi “daha geniş bir araç yelpazesine” sahip olduğu vurgulandı.

Analizde, İran’ın mevcut çatışma için net bir çerçeve ortaya koyduğu belirtilerek şartları sıralandı: ABD ve İsrail saldırganlığının sona ermesi, savaş sorumluluğunun kabulü, gelecekteki saldırılara karşı garantiler, ABD üslerinin kapatılması, tazminatlar ve yaptırımların kaldırılması.

Ayrıca İran’ın, Hürmüz Boğazı’nı yönetecek kendi güvenlik ve ekonomik çıkarlarını yansıtan yeni bir çerçeve çağrısı yaptığı ifade edildi.

Analize göre, “İran’ın hayatta kalma ve caydırıcılık gibi mütevazı hedefleri, ABD-İsrail ekseninin İran devletini ve bölgesel düzeni dönüştürme hedefine karşı belirleyici bir asimetri oluşturuyor. Bu tür asimetrinin tanımlandığı çatışmalarda, daha mütevazı hedeflere sahip taraf çoğunlukla galip gelir.”

“Siyonist yapının sökülmesi artık ‘Ne zaman?’ sorusudur”

Analizin son bölümünde, ABD hegemonyasının zayıflamasının İsrail’in stratejik değerini sınırlayacağı belirtildi. “Askeri caydırıcılık zayıflayacak, siyasi izolasyon derinleşecek ve iç çelişkiler yoğunlaşacaktır. Bu bağlamda Filistin mücadelesi, bölgenin geleceğini şekillendiren merkezi sorun olarak yeniden ortaya çıkmaktadır.” denildi.

Tarihin, yerleşimci-sömürgeci projelerinin emperyal destek çekildiğinde hayatta kalamayacağını gösterdiği belirtilerek analiz şu ifadeyle sonlandırıldı:

“Siyonist yapının sökülmesi artık ‘Sökülecek mi?’ değil, ‘Ne zaman sökülecek?’ sorusudur. Süveyş bir imparatorluğun sonunu ve diğerinin yükselişini işaretlediyse, Hürmüz farklı bir şeye işaret edebilir: yerini almak değil, emperyal tahakkümün kendisinin aşamalı olarak aşınması. Bu ortaya çıkan manzarada, tarihin dersi sabittir. İmparatorluklar tek bir kesin savaşta değil, artık gücü siyasi kontrole dönüştüremediklerinde düşerler. Bu anlamda, bu çatışmanın sonucu zaten belirlenmiş olabilir.”