Beşinci Körfez Savaşı’ndan Araplar için hangi neticeler çıkar?

30 Mart 2026

"Sonrasında bu müdahale, bölgenin yapısını ve güç dengelerini tamamen değiştirmek amacıyla Körfez ülkelerini ve Mısır’ı da kapsayacak şekilde genişleyecek, nihai hesaplaşma ise Türkiye’de son bulacaktır. Fakat asıl mühim soru şudur: Bölgenin şu veya bu sebeple 'Arap Baharı' rüzgârlarına kapılmayıp sertliğini bir nebze koruyan, yani 'hamurlaşmamış' o Arap parçası ne yapmıştır?"

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Abdulmunim Ali İsa, İran ile ABD-İsrail ittifakı arasında yaşanan "Beşinci Körfez Savaşı" üzerinden, Arap dünyasının içinde bulunduğu derin stratejik ve kimliksel krizi analiz eden jeopolitik bir eleştiri sunuyor. İsa, güncel askeri hareketliliği Haçlı Seferleri ve Sykes-Picot gibi tarihsel dönüm noktalarıyla kıyaslayarak, Arap coğrafyasının tarihin en büyük varoluşsal tehdidiyle karşı karşıya olduğunu vurguluyor. Özellikle Körfez ülkelerinin Batı eliyle "hormonlu" bir şekilde devleştirilmesini ve Mısır’ın geçmişteki teslimiyetçi politikalarını eleştiren İsa, güvenliğin ancak coğrafi ve tarihi gerçekliklere dayalı bir "güç birliği" ile sağlanabileceğini ifade ediyor.

İran’a yönelik Amerikan-İsrail savaşının üzerinden bir ay geçip de bu savaşın teferruatı ve doğurduğu dengeler -her ne kadar bu dengeler henüz demir atacakları güvenli bir "liman" bulamamış olsalar da- müşahede edildiğinde; artık bu savaşın sadece iki devletin bir üçüncüye karşı yürüttüğü bir çatışma olmadığını söylemek bedihidir. Bilakis bu, mezkûr "üçlü" tarafından vekâleten yürütülen bir dünya savaşıdır. Doğuracağı sonuçlara bağlı olarak, sadece bölgenin çehresini ve dengelerini değil, dünyanın da simasını ve muvazenesini değiştirmeye namzettir. Son günlerde cereyan eden ve şu ana dek süregelen hadiseler, bu savaşın tesirlerini küresel kalıplara taşırmak yerine, Ortadoğu ölçeğine hapsetme gayretinden ibarettir; zira otuz yılı aşkın bir süredir devam eden o "statüko" halinden ötürü küresel yapılar artık huzursuzluk emareleri göstermeye başlamıştır.

Bugün Arap coğrafyasının tamamının, tarihindeki en büyük tehdide maruz kaldığını söylemek malumu ilamdır. Bu tehdit, 1096-1291 yılları arasında göğüslenen Haçlı Seferleri ile kıyaslanamayacak derecede tehlikelidir. Zira Haçlılar, bölge halklarının milli ve dini kimliklerini parçalamayı hedefleyen o en uzak gayelerine ulaşmakta muvaffak olamamışlardı; bunun sebebi ise muhtemelen halkların ortak şuurunun tek bir potada[1] birleşmiş olmasıydı. Buna mukabil, 1916 Sykes-Picot "neşteri[2]" sonrasında bu iki kimlik çetin bir imtihanla karşı karşıya kalmıştır; çünkü mezkûr müdahale, o ortak şuuru parçalayarak farklı "potalar" içine hapsetmeyi başarmıştır.

Bu "neşterin" tesirlerine bir de Batı’nın "laboratuvarlarından" çıkan zehirli çıktılar eklenmiştir. Bu laboratuvarlar, Arap milli güvenlik projesinin üzerine bina edilebileceği temel direkleri yıkmayı hedefleyen karşıt yapı ve dokular üretmek için çalışmıştır. Bu durum, geçtiğimiz yüzyılın ellili ve altmışlı yıllarında şiddetle hissedilmiştir. Petrolün akış gücü ve ayarı belirginleşince, bu laboratuvarların ürünü olan "emirlikleri[3]" böyle bir bağlamda istihdam etmek kolaylaşmıştır. Bu emirliklere, onları genellikle tarihin ve coğrafyanın disiplininden kopuk politikalar inşa etmeye veya bir rol üstlenmeye sevk eden "devleşme[4]" aşısı zerk edilmiştir.

Bölge sathına yayılan ve yaklaşan felaketin habercisi olan o ateşin hararetinden -alevler küle dokunup sönmeden evvel- kesin "ibretler" çıkarmak için henüz erken olsa da, şu ana kadar yaşananlara dayanarak şu neticelere varmak mümkündür:

Bölge halklarının kaderleri birbirine mühürlenmiştir. Onların güvenliği; evvelen coğrafyanın ve tarihin gerçekleri, saniyen mevcut ortak veya çatışan çıkarların tabiatı üzerine bina edilmelidir. Bu güvenliğin dayandığı mülahazaların, Doğu ve Batı arasındaki çıkar dengesini gözetmesinde bir beis yoktur.

Bu esasların ilk rüknü, şu hakikat üzerindeki sarsılmaz bir yakine dayanmalıdır: Bu dünya sadece güçlü olanlara, çıkarlarını, haklarını ve ilkelerini koruyabilenlere hürmet eder. Bu korunma, ancak başkalarını "kulak vermeye" mecbur kılan güç hakikatleri ile mümkündür. Bu güç ise; hakiki bir askeri ve teknolojik kuvvetin inşasıyla başlar, sadece tepki vermekle yetinmeyen, bilakis etkin stratejiler üreten bir diplomatik kalkan ve medya vasıtalarıyla devam eder. Nihayetinde ise "Biz kimiz?" ve "Ne istiyoruz?" gibi sorulara cevap veren plan ve programların vaz edilmesine kadar uzanır. Dünya bizi ancak bu cevaplar üzerinden tanıyabilir. Arap rejimlerinin bağımsızlıklarından bu yana çok vakit kaybettiği bir gerçektir; fakat 1945 baharı ve yazında bizim şu anki halimizden çok daha vahim bir durumda olan Almanya ve Japonya’nın "kıyamına" temel teşkil eden bu adımları atmaktan başka çare yoktur.

Birileri çıkıp -ki bu görüşü destekleyen emareler de mevcuttur- bölgenin artık "hamur[5]" kıvamına geldiğini, görünen emarelere göre uzun vadeli planın; bölgedeki tüm dönüşümlerin ilk sahnesi sayılan Suriye ve Irak’ın içten içe parçalanmasını (sütun ve köprülerinin yıkılmasını) sağlamak olduğunu söyleyebilir. Bu görüşün hakikate yakın olduğu muhakkaktır. Zira sonrasında bu müdahale, bölgenin yapısını ve güç dengelerini tamamen değiştirmek amacıyla Körfez ülkelerini ve Mısır’ı da kapsayacak şekilde genişleyecek, nihai hesaplaşma ise Türkiye’de son bulacaktır. Fakat asıl mühim soru şudur: Bölgenin şu veya bu sebeple "Arap Baharı" rüzgârlarına kapılmayıp sertliğini bir nebze koruyan, yani "hamurlaşmamış" o Arap parçası ne yapmıştır?

Eğer Körfez İşbirliği Konseyi, bu "hamuru" katılaştıracak (tahkim edecek) bir rol üstlenseydi; amacı tamamen bu hamuru daha da akışkan hale getirmek olan süreçlere karşı koruyucu bir kalkan oluşturamaz mıydı? Küresel petrol borsalarının istikrarı veya istikrarsızlığı için bir destek platformu olmaktan öteye gidemeyen bu Konsey'in, artık bu işlevselliğinden sıyrılıp coğrafya ve tarihin rehberliğinde politikalar üretme vakti gelmedi mi? O coğrafya ve tarih ki, "parçalanma" virüsü bir kez başarıya ulaştığında, bu salgının kaçınılmaz olarak en yakından en uzağa tüm komşuları devireceğini ihtar etmektedir. Eski Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in 1994’te Oslo Anlaşması’nı pazarlarken sığındığı o "felsefeden" çıkma vakti gelmedi mi? Mübarek o vakit şöyle demişti: "Mısır, İsrail ile olan savaşlarında 100 milyar dolar kaybetti, peki ne kazandı?"

Mübarek’in bu sözlerine şunu da eklemeliyiz: Mısır bu savaşlarda on binlerce şehit ve katbekat fazlası gazi de vermiştir. Bu, Mübarek’in zikrettiği maddi bedellerden çok daha ağır bir "bedeldir." Tüm Körfez bölgesi, uçtan uca Mübarek’in bu sığ felsefesini kendine rehber edinmiştir. Ancak burada şu soru beliriyor: Eğer Fransa, Britanya ve Sovyetler Birliği; 1939 sonbaharında ilkinin, 1941 yazında ise sonuncusunun üzerine yürüyen Alman saldırısı arifesinde Mübarek gibi düşünselerdi, dünya bugün ne halde olurdu?


[1] Pota (Butaka): Orijinal: بوتقة (Būtaḳa): Farsça kökenli olduğu düşünülen bu kelime, madenlerin eritildiği pota anlamına gelir. Arapçada "fî būtaka vâhide" kalıbı, farklı unsurların yüksek bir hararet (mücadele/ideal) altında eriyerek yeni ve homojen bir kimlik kazanmasını ifade eder. Metinde Haçlı Seferleri dönemindeki "ümmet" bilincine atıf yapılırken kullanılır. Sykes-Picot ile bu tek potanın parçalandığı ve her ulus-devletin kendi küçük ve zayıf potasına hapsedildiği vurgulanır. (ç.n.)

[2] Neşter (Mişrat): Orijinal: مشرط (Mişraṭ): "Ş-r-t" (çizmek, yarmak) kökünden alet ismidir. Cerrahi müdahale aracını ifade eder. Sykes-Picot'nun bir harita üzerinde cetvelle çizilmesinden ziyade, canlı bir organizmayı (coğrafyayı) kesip biçen cerrahi bir müdahale olduğu imgesini pekiştirir. (ç.n.)

[3] Emirlikler (İmârât): Orijinal: إماراتها (İmārātuhā): Yazar burada doğrudan Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer Körfez emirliklerini kastetmektedir. Ancak kelime seçimi, bu yapıların "devlet" (Devle) olmaktan ziyade, Batı tarafından laboratuvar ortamında üretilmiş, tarihsel derinliği zayıf siyasi birimler olduğu imasını taşır. (ç.n.)

[4] Devleşme (Amleka): Orijinal: العملقة (El-'Amleḳa): "Dev" anlamına gelen "İmlâk" (عملاق) kelimesinden türetilen yapay bir mastardır. Tıpta hipofiz bezinin fazla çalışması sonucu oluşan devlik hastalığını (akromegali/gigantizm) da ifade eder. Yazar, Körfez ülkelerinin ekonomik güçle kazandıkları yapay büyüklüğü bir "hastalık" veya "hormonlu büyüme" olarak görür. "Akâr" (ilaç/enjeksiyon) kelimesiyle birlikte kullanılması, bu büyüklüğün doğal değil, dış müdahaleyle (Batı eliyle) gerçekleştiğini simgeler. (ç.n.)

[5] Hamur (Acîniyye): Orijinal: عجينية ('Acīniyye): "A-c-n" (yoğurmak) kökünden gelir. "Acîn" hamur demektir. Sıfat hali olan "Acîniyye", şekil verilmeye müsait, dirençsiz ve amorf yapıyı ifade eder. Bu terim, "Yeni Ortadoğu" projelerinde bölge sınırlarının ve yapılarının istenildiği gibi yoğrulabileceğini savunan emperyalist yaklaşıma (Büyük Ortadoğu Projesi - BOP) bir göndermedir. (ç.n.)

Çeviri: YDH