
YDH - Suudi Arabistan, ABD’nin İsrail safında savaşa girme baskısı ile İran’la olan kırılgan dengesini koruma arasında tarihsel bir sıkışma yaşıyor. El-Ahbar gazetesi yazarı Hüseyin İbrahim'in yorumuna göre Yemen’in müdahalesi Riyad’a bu baskılara direnmek için bir alan açsa da; Krallık, hem güvenlik bağımlılığı hem de savaşın bölgeyi İsrail nüfuzuna sokma riski nedeniyle zor bir seçimle karşı karşıya.
ABD’nin İsrail ile birlikte yürüttüğü savaşta açıkça taraf olma baskısı, Körfez ülkelerinin manevra alanını giderek daraltıyor. Savaşın başında topraklarındaki ABD üsleri ile İran’la olan ilişkilerini birbirinden ayırmaya çalışan Körfez başkentleri, artık bu dengeyi korumakta zorlanıyor.
Tahran yönetiminin de bu ayrımı gözetmesi, bölgenin her iki yakasında da savaşın Washington ve Tel Aviv’in istediği şekilde genişlemesinin yaratacağı tehlikenin fark edildiğini gösteriyor. Bu genişleme, Körfez’in sadece jeopolitik değil, belki de fiziksel doğasında köklü bir altüst oluş anlamına geliyor.
Yemen’in, bu aşamada yalnızca İsrail’i hedef alarak savaşa dahil olması, bölgenin ABD ve İsrail’in arzuladığı o tehlikeli sürece sürüklenmesini engellemeyi amaçlıyor.
Nitekim Sanaa güçleri, hiçbir Müslüman ülkeyi hedef almayacaklarını net bir dille ilan ederken; Babülmendep Boğazı’nın kapatılması ihtimalini de sahadaki gelişmelere veya üçüncü ülkelerin ABD saflarında savaşa girmesine bağladı.
Bu tutum aslında Suudi Arabistan’a gönderilmiş açık bir mesajdır: Riyad’ın elini güçlendirmeyi ve onu, bölgeyi büyük bir yangına sürükleyecek olan Amerikan baskısına karşı dirençli kılmayı hedefliyor.
Öte yandan, on yıllardır güvenliklerini ABD korumasına emanet eden ve yönetim sistemleri Batı ile yapısal bir bağ üzerine kurulu olan Körfez ülkelerinin bu şemsiyeden bir çırpıda çıkması mümkün değil.
Fakat aynı ülkelerin, ucu açık bir şekilde parçalanma, boyun eğdirme ve tüm bölgeyi İsrail nüfuz alanına çevirme projesine hizmet eden bu savaşa eklemlenmeleri de kolay görünmüyor.
Hatırlanacağı üzere Suudi Arabistan, BAE’nin Yemen’in güney ve doğusundaki vekillerini tasfiye ederek; Suriye, Sudan veya Somali için planlanan parçalayıcı senaryolara karşı durarak bu projenin bir ayağını zaten boşa çıkarmıştı.
Bugün Riyad, işte bu zor kararın eşiğinde. Amerikan basınındaki "Krallığın İran’a karşı savaşa hazırlandığı" veya "Tahran rejimi zayıflatılmadan savaşın durmaması için ABD’ye baskı yaptığı" yönündeki sızıntılar, bu sıkıştırma operasyonunun bir parçasıdır. Suudi Arabistan’ın böyle bir sonucu arzuladığı doğru olabilir; ancak bir şeyi arzulamakla ona bizzat iştirak etmek bambaşka meselelerdir.
Krallığa yakın saygın analistler, Riyad’ın İran’a savaş açmak gibi bir niyetinin olmadığını vurguluyor. Böyle bir adım askeri açıdan ABD-İsrail makinesine yeni bir şey katmayacağı gibi; siyasi anlamda da hem halk nezdinde hem de yönetim sisteminin bekası açısından büyük bir yenilgi riski taşımaktadır.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Riyad’daki bir yatırım forumunda yaptığı muğlak açıklamalar da bu karmaşıklığı özetler nitelikte. Riyad’ı İbrahim Anlaşmaları’na ve dolayısıyla savaşa katılmaya çağıran Trump’ın, Veliaht Prens Muhammed bin Selman için kullandığı "beni şımartıyor" ifadesi ise farklı yorumlara yol açtı. Bazıları bunu bir alay olarak görürken, Suudi tarafı "hakaret değil, iltifat içerikli bir şaka" olarak nitelemeyi tercih etti.
Sonuç olarak Körfez ülkeleri, topraklarındaki üsler üzerinden ilan edilmemiş bir savaşın zaten içindeler. ABD bu üslerden İran’a saldırırken, Tahran da misilleme olarak bu noktaları hedef alıyor. BAE ve Bahreyn gibi ülkeler kaderlerini tamamen ABD-İsrail zaferine bağlamış görünürken, Riyad daha temkinli bir çizgide.
Ancak Suudi Arabistan için iki senaryo da korkutucu: Savaşın İran’ı daha da güçlendirecek bir Amerikan başarısızlığıyla sonuçlanması veya ABD ile İran’ın Körfez ülkelerini dışlayarak anlaşması. Trump’ın o meşhur, "Hürmüz Boğazı’nı Ayetullah ile birlikte yöneteceğim" sözündeki ironi, Riyad’ın en büyük kabusu olmaya devam ediyor.
Çeviri: YDH