Trump, İran savaşını nasıl kaybetti?

31 Mart 2026

"ABD ekonomisi felaketin eşiğinde. Dünya ekonomisi ise daha da kötü durumda. Bu kritik kavşakta, Amerikan siyasetini Trump’ın iki kez istediği herhangi bir çılgınlığın insafına terk edemeyiz."

YDH - 2008'de John McCain'in ön seçim kampanyasında Güney Kaliforniya kampanya şefliği görevini yürütmüş olan hukukçu Chris Truax, The Hill gazetesinde yer bulan köşe yazısında, Başkan Trump'ın zayıflayan akıl sağlığı ve muhakeme yeteneği nedeniyle İran ile girdiği savaşı kaybettiğini, bunun Amerikan diplomasisini ve dünya ekonomisini felakete sürüklediğini vurguluyor. Truax, Trump'ın tutarsız karar alma sürecine, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolün yitirilmesine ve İran'ın bu süreçten stratejik bir zaferle çıkmasına tepki göstererek devlet yönetimindeki istişare kültürünün yerini bir başkanın "iki kez tekrarlanan çılgınca isteklerine" bırakmasının yarattığı tehlikeye dikkat çekiyor.

Aylardır Başkan Trump’ın giderek tutarsızlaşan karar alma sürecinden ve demansın erken evrelerinden muzdarip olduğuna dair belirgin işaretlerden endişe duyuyorduk. Nihayetinde Trump’ın zayıflayan muhakeme yeteneği, beyhude bir savaşı başlatıp kaybetmesine ve dünya ekonomisini kaosa sürüklemesine neden oldu.

Tüm bu proje başlangıcından itibaren tam bir fiyaskoydu. İran’a saldırma kararının mantıklı hiçbir yanı yoktu; öyle ki Trump dahil yönetimden hiç kimse bunu neden yaptığımıza dair tutarlı bir açıklama sunamadı.

İran’ın buna cevabı ise Hürmüz Boğazı’nı kapatıp Fars Körfezi’ndeki altyapıya saldırmak oldu. Bu o kadar öngörülebilir bir hamleydi ki bu tür hadiseleri önlemek, on yıllardır Amerikan politikasının temel taşıydı.

Tarih, Trump’ın savaşındaki dönüm noktasının 18 Mart olduğunu kaydedecek. O gün İran, İsrail’in Güney Pars petrol sahasına düzenlediği saldırıya karşılık olarak Katar’ın sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) üretim kapasitesinin yüzde 17’sini tek bir akınla yok etti. Trump, bu saldırı için fiilen özür dilemek ve bir daha tekrarlanmayacağına dair söz vermek zorunda kaldı. O andan itibaren ABD inisiyatifi, pratik anlamda da savaşı kaybetmişti.

Amerikan ve İsrail bombardımanı nedeniyle ağır fiziksel hasar almasına rağmen İran, şu an savaşın başladığı döneme kıyasla askeri, ekonomik ve diplomatik açıdan çok daha güçlü bir konumda.

Bir ay süren yoğun bombardımanın ardından Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü koruduğu gibi, Fars Körfezi’nin herhangi bir yerindeki gemilere saldırma ve altyapıyı imha etme kabiliyetini de muhafaza ediyor. İran hâlâ füze fırlatıyor; elinde büyük bir İHA stoku ile dünyanın en geniş deniz mayını cephaneliklerinden biri bulunuyor.

Kısacası savaşı Trump başlatmış olabilir ama ne zaman biteceğine Tahran karar verecek. Trump bir şekilde boğazın kendisini trafiğe açmayı başarsa ve bu süreçte muhtemelen ciddi Amerikan zayiatı verilse bile, Körfez’deki deniz taşımacılığı durma noktasında kalacaktır.

Trump’ın savaşı, Amerika’nın son 47 yıldır dayatmaya çalıştığı İran’ın diplomatik tecridini de sona erdirdi. İran, "dost olmayan" dışındaki ulusların Hürmüz Boğazı'ndan geçişine izin vererek ABD'nin yaptırım rejimini etkisiz hale getirdi; Amerika ile geleneksel müttefiklerinin çoğunun arasına nifak soktu. Daha da kötüsü İran, savaşı bitirecek müzakerelere nihayetinde Avrupa Birliği, Rusya ve muhtemelen Çin’in de dahil edilmesi konusunda muhtemelen ısrarcı olacak.

Bu savaş İran’a yeni bir gelir kapısı da açtı: Boğaz’dan geçen gemilerden alınan geçiş ücretleri. İran şu anda birçok gemiden maktu olarak 2 milyon dolar talep ediyor. Ancak Körfez’den çıkan petrolün varili başına, diyelim ki beş dolar almaması için hiçbir sebep yok.

Bu meblağ, savaş öncesi petrol karlarını hemen hemen karşılayacaktır; dünya ise kapalı bir boğaz ve 150 dolarlık petrol fiyatı seçeneği karşısında bu ücreti seve seve ödeyecektir.

Aslında İran, Trump’ın en sadık öğrencisi haline geldi. Trump, ABD’nin 125 yılı aşkın süredir bayraktarlığını yaptığı kurallara dayalı uluslararası ilişkiler sistemini "güçlü olan haklıdır" anlayışı uğruna bir kenara itti; sırf gücü yettiği için diğer ülkeleri tehdit edip onlara saldırdı. İran da Hürmüz Boğazı’nda haraç toplama gücüne sahip olduğunu keşfetti, öyleyse neden yapmasın?

Tüm bunların sonucunda Trump, koşulsuz teslimiyet dayatmaktan müzakere için yalvarmaya başladı. Ancak içinde bulunduğumuz durumun ne kadar vahim olduğunu anlamak için Trump’ın söylediklerine yakından bakmamız gerekiyor.

Trump’ın savaşı bitirme çabaları, savaşı başlatma gerekçeleri kadar gerçeklikten kopuk. İran’ın yeni liderini bizzat seçeceği konusunda ısrar ediyor ve İran adına kimin müzakere yürüteceğine kendisinin karar verebileceğine inanıyor. İran’ı masaya oturtma çabasıyla, İran’ın tüm sivil elektrik santrallerini imha etmekle tehdit etti ki bu, ders kitaplarına girecek nitelikte bir harp suçudur.

Ayrıca İran ile kapsamlı müzakerelerin halihazırda yapıldığına ve İran’ın nükleer programından vazgeçmek dahil Amerika’nın taleplerinin çoğunu kabul ettiğine inanıyor gibi görünüyor. Bu durum, Trump’ın uydurma belirtileri gösterdiğine dair bir başka örnek olabilir.

Bu satırların yazıldığı sırada hiçbir doğrudan müzakere yürütülmediği gibi İran hiçbir şeyi kabul etmiş değil. Aksine Amerika Birleşik Devletleri, barış tekliflerini aracılar vasıtasıyla iletme noktasına gerilemiş durumda.

Eğer İran ABD ile müzakere edecek olsaydı, Trump’ın seçtiği kişileri değil, kendi belirlediği müzakerecileri kullanırdı.

İran hükümetinden herhangi bir üye ABD ile kendi başına müzakere yürütecek olsa, o kişi tutuklanır ve muhtemelen hain sıfatıyla kısa yoldan idam edilirdi. İran hükümetinin, Demokrat Partili Senatör Chuck Schumer ile müzakere etmekte ısrar etmesi durumunda Trump’ın nasıl bir tepki vereceğini hayal edin.

Amerika eskiden derin uzmanlığa ve kapsamlı istişarelere dayanan bir dış politika sürecine sahipti. Bu süreçten çıkan sağduyulu ve güçlü kararlar, her iki partiden başkanlar tarafından uzun yıllar uygulanırdı. Buna karşılık, The Atlantic yazarı Ashley Parker’ın Trump Beyaz Sarayı’ndaki sürece dair sunduğu tasviri düşünün.

Parker yakın tarihli bir podcast yayınında, "Görüştüğümüz bir kişi şunu söyledi: Bakın, Başkan bir şeyi iki kez istediğinde resmi olmayan bir kuralımız devreye giriyor; o işi yapıyoruz" dedi:

"Ben de neden iki kez diye sordum. O da şöyle cevap verdi: Doğruyu söylemek gerekirse kendisi çok fazla çılgınca şey söylüyor ama eğer bir şeyi ikinci kez dile getirirse ciddi olduğunu anlıyoruz. Ve biliyoruz ki -ister Kennedy Merkezi yönetimini görevden alıp orayı devralmak olsun ister Grönland’a yürümek- eğer istediği buysa, biz bunu gerçekleştirmek için oradayız."

ABD ekonomisi felaketin eşiğinde. Dünya ekonomisi ise daha da kötü durumda. Bu kritik kavşakta, Amerikan siyasetini Trump’ın iki kez istediği herhangi bir çılgınlığın insafına terk edemeyiz.

Çeviri: YDH