
YDH - Lübnan'da Maarab toplantısı etrafında şekillenen Sünni siyasi figürler, Samir Caca'nın liderliğinde Beyrut ve çevresinde Sünni-Şii gerilimini tırmandıracak bir emniyet planını devreye sokmaya çalışıyor. El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim el-Emin'in değerlendirmesine göre Cumhurbaşkanı Jozef Aun ve Nevaf Selam yönetimindeki yeni siyasi sistemde, sınır kapılarının kontrolünü tamamen merkezi ve dış destekli bir yapıya devretme hazırlıkları sürerken, sığınmacı merkezlerine yönelik baskın tartışmaları direniş cephesinin sert tepkisiyle karşılaşıyor.
"Bu duruma nasıl düştük?" Siyasetten son yıllarda uzaklaşan Müstakbel Hareketi’nin önde gelen bir ismi, mevcut tabloyu bu soruyla özetliyor.
Maarab’da [Semir Caca'nın merkezi] düzenlenen son toplantı ve oradaki Sünni katılımı üzerine yapılan bu yorum, Saad Hariri’nin Lübnan siyaset sahnesinden uzaklaştırılmasıyla doğan boşluğun henüz doldurulamadığı gerçeğine işaret ediyor.
Hariri’nin Beyrut’a yaptığı son ziyaretin, hem iç hem de dış kamuoyuna kendi tabanının gücünü hatırlatma amacına ulaştığı, aynı zamanda haleflik iddiasındaki rakiplerinin gerçek hacmini de açığa çıkardığı belirtiliyor.
Hariri’nin iç çekişmelerden uzak durma tavrı, Beyrut ve Trablus’taki Sünni figürleri bir Sünni-Şii çatışmasına çekmeye çalışan Lübnan Kuvvetleri'ne karşı çıkan destekçileri için geçerli görünmüyor. El Mustakbel Hareketi yönetimi ile Riyad arasındaki derin görüş ayrılıklarına rağmen, Hariri’ye yakın çevreler mevcut kışkırtma faaliyetlerinin arkasında Suudi Arabistan’ın bulunduğuna ihtimal vermiyor.
Bu çevreler, Krallık eğer böyle bir hamle isteseydi, isimleri Maarab dışında bir yerde toplayabileceğini; ancak oradan Semir Caca'nın kaleminden çıkmış ve Salih el-Maşnuk’un okuduğu türden bir bildirinin çıkmasını garanti edemeyeceğini ifade ediyor.
Mesele artık sadece isteklerle sınırlı değil; "Maarab Sünnileri", ekranlarda direnişe saldırıp insanları göç ettirmekle suçlayan ancak bugün tek bir sığınmacı merkezini bile ziyaret etmeye cesaret edemeyen "Sefaret Şiileri" kadar kırılgan bir konumda bulunuyor. "Maarab Sünnileri"nin kendi aralarında da anlaşamadığı görülüyor.
Eşref Rifi, Fuad Mahzumi’nin liderliğini kabul etmezken, Maşnuk her ikisinin de gençlere yer açması gerektiğini düşünüyor; Semir Saade ise kadraja girmemeye çalışarak kenarda duruyor. Samir Caca'nın ise Şeyh Haldun Arimat’ın hapiste olmasına hayıflandığı, aksi takdirde onu "Emir Ebu Ömer" ile birlikte yanına oturtmak isteyeceği söyleniyor.
Maarab toplantısının ardından, kamuoyuna yansıyan tartışmaların ötesinde, Caca, Mahzumi ve Rifi arasında özel bir gündem maddesi yürütülüyor. Bu plan, Mahzumi ile son dönemde bu gruba olan ani ilgisi dikkat çeken Cumhurbaşkanı Jozef Aun arasındaki görüşmenin devamı niteliği taşıyor.
Söz konusu güçlerin, "Büyük Beyrut" bölgesini silahsızlandırılmış alan ilan etme projesi üzerinde çalıştığı anlaşılıyor. Ancak Caca, dikkatin Batı Beyrut, Güney Dahiye, Halde yolu ve Bekaa üzerinde yoğunlaşması gerektiğini belirterek odağın dağıtılmaması uyarısında bulunuyor.
Lübnan Kuvvetleri yetkilileri, Hristiyan bölgelerindeki belediyelerin ve yerel dinamiklerin her şeyi denetlediğini, buralarda silah veya silahlı unsur bulunmadığını iddia ederek bu yaklaşımı savunuyor. Bu iddianın gerçeği yansıtmadığı bilinmesine rağmen Caca, diğer Hristiyan güçlerin kendi "yeni çılgınlığına" karşı sessiz kalmasından faydalanıyor.
Mahzumi ise asıl hedefin Sünni-Şii nüfusunun yoğun olduğu bölgeler olduğunu önceden biliyor; emniyet planı fikrini Jozef Aun'dan duyduğunu ve Aun'un bunu, İsrail ile doğrudan müzakere başlatma girişimine karşılık Amerikalılara bir "iyi niyet gösterisi" olarak sunduğunu yakın çevresine aktarıyor.
Daha sonra üç lider, İçişleri ve Savunma bakanlıkları, ordu komutanları, emniyet birimleri ve milletvekillerinin katılımıyla bir görüşme başlatıyor.
Bu görüşmenin resmi hedefi; sığınmacılar ile yerleşik halk arasında olası emniyet sorunlarını önlemek, sığınma merkezlerinin çevresinde önlemleri artırmak ve son günlerde artış gösteren hırsızlık olaylarıyla mücadele etmek olarak açıklanıyor. Ordu komutanı ve Meclis Başkanı Nebih Berri de planın asıl amacının bu olduğunu teyit ediyor.
Ancak "Maarab Sünnileri"nin, "belirli bir merkezden" aldıkları talimatla, bu planı "silahsızlandırma" adı altında direnişi hedef alan siyasi bir operasyona dönüştürmekle görevlendirildiği görülüyor.
Bu isimler, Lübnan genelini kapsayan ancak özellikle Sayda, Beyrut, sahil yolu ve Bekaa hattına odaklanan kapsamlı bir planı dayatıyor. Caca'nın asıl ilgisi, bu plan aracılığıyla özellikle Beyrut’taki Sünni-Şii gerilimini tırmandıracak verilere ulaşmak üzerinde yoğunlaşıyor.
Dış güçler, emniyet kuvvetlerinden sadece silahlara el koymasını değil, silah taşıyan herkesin tutuklanmasını ve şikayet üzerine baskınlar düzenlenmesini istiyor. "Maarab Sünnileri" ise Caca'nın talebini benimseyerek, emniyet güçlerinin sığınma merkezlerine girmesini ve sığınmacıların odalarında bireysel silah araması yapmasını öneriyor.
Bu durum Emel ve Hizbullah’ın müdahalesine yol açıyor; Ordu Komutanı Orgeneral Rudolf Heykel ve Emniyet Genel Müdürü Tümgeneral Raid Abdullah’a, bu tür uygulamaların sığınmacıları doğrudan hedef almak anlamına geleceği ve buna hiçbir koşulda izin verilmeyeceği iletiliyor.
Geniş bilgilere sahip bir kaynağa göre, Caca'ya resmi makamlardan sert bir mesaj ulaşıyor: "Herhangi bir destekçisinin şiddet olayına karışması veya bir Lübnanlıya silah doğrultması durumunda, güçle karşılık verileceği" bildiriliyor.
Caca ise bu iddiaları reddederek planın detaylarıyla ilgilenmediğini savunuyor. Plan uyarınca Beyrut’ta askeri devriyelerin ve istihbarat unsurlarının varlığı artırılıyor; ancak sivil giyimli bazı unsurların sokaklarda veya kafelerde oturan sığınmacılara yönelik taciz varan denetimleri tepki çekiyor.
Ordu ve emniyet ise okullara veya sığınma merkezlerine girip arama yapma kararı bulunmadığını, ancak üzerinde silah yakalanan herkesin tutuklanacağını yineliyor.
Geçen yılın başında kurulan siyasi sistemle birlikte, Amerikalıların ülke üzerinde tam kontrol sahibi olmasını sağlayacak yeni dengeler kurulmaya çalışılıyor. Bu süreçte sadece dış güçlerin memnun edilmesiyle yetinilmiyor; aynı zamanda Bakanlar Kurulu'nun ve Başbakanlığın yetkileri de aşındırılıyor.
Cumhurbaşkanı Jozef Aun yürütme rolünü pekiştirmeye çalışırken, Başbakan Nevaf Selam’ın bu adımlara zemin hazırlaması dikkat çekiyor.
Selam, kendisine yöneltilen eleştirilere, dış ve savunma politikalarının fiilen Cumhurbaşkanının elinde olduğu ve emniyet kadrolarını zaten onun atadığı yanıtını veriyor.
Beyrut’taki ABD Savaş Bakanlığı istihbarat biriminden gelen son öneri, Lübnan’ın tüm kara, hava ve deniz sınır kapılarını yönetecek birleşik bir teşkilat kurmasını öngörüyor. Amerikalıların yüksek puan verdiği ve Maliye Bakanı Yasin Cabir tarafından Havalimanı Emniyet Teşkilatı başkanlığına atanan Tuğgeneral Fadi Hifuri'nin rolü, bu yeni planla birlikte daha da güçlendiriliyor. Suudi Arabistan’ın da desteklediği projeyle, Havalimanı Emniyet Teşkilatı'nın tüm sınır kapılarını kapsayan merkezi bir yapıya dönüştürülmesi hedefleniyor.
Bu yeni teşkilatın, sınır kapılarında görev yapan Genel Emniyet, Ordu İstihbaratı ve Gümrük birimleri üzerinde fiili vesayet sahibi olması planlanıyor. Proje artık bir fikir olmaktan çıkarak taslak haline getiriliyor ve Cumhurbaşkanı Aun'un ekibi tarafından takip ediliyor.
Başbakan Selam’ın da Hifuri ile bu projeyi görüştüğü ve onu teşvik ettiği belirtiliyor. Meclis onayına sunulmadan bir kararname ile hayata geçirilmesi planlanan bu yapıya göre, diğer emniyet birimlerinin personeli idari ve mali açıdan kendi kurumlarına bağlı kalsa da, görev icrası noktasında yeni teşkilatın emrine girecek.
Yeni teşkilatın, Genel Emniyet veya büyükelçilikler tarafından verilen vizeleri bile iptal etme yetkisine sahip olması ve gümrük onayından bağımsız olarak tüm kargoları denetlemesi öngörülüyor.
Çeviri: YDH