ABD, Obama dönemi Ortadoğu'dan çekilme siyasetinden nasıl caydı?

03 Nisan 2026

"2022’deki Ukrayna savaşı ve 7 Ekim 2023 hadiseleri, Washington’a Çin-Rusya-İran arasındaki üçlü ittifakın gerçekliğini ve Ortadoğu’nun halen De Gaulle’ün tabiriyle 'dünyanın kalbi' olduğunu hatırlattı."

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Muhammed Seyyid Rassas, aşağıda tercümesi verilen köşe yazısında ABD’nin Ortadoğu siyasetinin George Bush’un istilacı doktrininden, Barack Obama’nın pragmatik ve "Asya’ya hücum" odaklı geri çekilme stratejisine evrilmesini ve nihayetinde bu stratejinin iflas ederek ABD’nin bölgeye daha sert bir dönüş yapmasını ele alıyor. Rassas, Obama’nın İran’ı dizginlemek için önce İslamcı hareketlerle, ardından Rusya ve doğrudan İran ile kurduğu hassas dengelerin, Çin’in bölgedeki enerji güvenliği ve jeopolitik yükselişi karşısında nasıl yetersiz kaldığını ortaya koyuyor. Yazar, 2011 Arap Baharı’ndan 2026’ya uzanan süreçte, Ortadoğu’nun "vazgeçilebilir bir yük" değil, küresel güç mücadelesinin ve özellikle Çin-ABD rekabetinin asıl düğüm noktası olduğunu vurguluyor.

Oğul George Bush, 2001 yılında Kabil’in, 9 Nisan 2003’te ise Bağdat’ın işgalinden on ay sonra ortaya atılan fakat bir türlü hayat bulamayan "Yeni Ortadoğu" projesini ve Afganistan ile Irak’taki iki başarısız istilanın ağır vebalini, 2009’da Beyaz Saray’a gelen Barack Obama yönetimine miras bıraktı.

Fiiliyatta, Afganistan’daki Taliban rejiminin 2001’de devrilmesi ve ardından Saddam Hüseyin’in düşüşü, İran’ın bölgedeki en büyük bölgesel güç haline gelmesinden başka bir sonuç doğurmadı.

Oğul Bush, 2006-2008 yıllarını, Washington’ın Kabil ve Bağdat müdahalelerinden sonraki "ertesi gün" için bir vizyon geliştirememesi sonucu ortaya çıkan İran yayılmacılığını durdurmaya matuf bir stratejiyle geçirdi.

Barack Obama ise selefinin siyasetinden kaynaklanan hasarı hafifletmeyi amaçlayan politikalara yoğunlaştı. 2011 yılının son gününde tamamlanan Irak’tan ve akabinde Afganistan’dan askeri çıkış stratejisini izledi. Obama, 7 Mart 2010 parlamento seçimleri vasıtasıyla, Suudi Arabistan, Türkiye ve Suriye’nin de bölgesel desteğini alan ve seçimlerde birinci gelmesine rağmen salt çoğunluğu sağlayamayan İyad Allavi liderliğindeki Irak Listesi üzerinden Tahran’dan uzak bir Bağdat hükümeti kurmaya çabaladı.

Ancak bu gayret, o yılın ekim ayında sağlanan İran-Suriye mutabakatı sebebiyle akim kaldı; nitekim bu uzlaşı, Nuri el-Maliki’nin Celal Talabani ve Sadr grubuyla işbirliği içinde yeniden başbakanlık koltuğuna oturmasını sağladı.

Afganistan tarafında ise Obama’nın tüm "çıkış stratejisi", Temmuz 2014 sonrası Afgan otoritesinin bir şekilde Taliban’ı yeniden tanıdığı ve Hamid Karzai ile paylaşıldığı bir anlaşmaya kilitlendi.

Fakat Taliban bu formülü reddetti. El-Kaide ile bağlarını kesmeyi, iktidara gelme garantisi karşılığında kabul etse de, bölgedeki uzantısı olan Pakistan Talibanı (TTP) ile ilişkilerini koparma sözü vermedi.

Donald Trump’ın 29 Şubat 2020’de Afganistan’dan çekilmek üzere Taliban ile masaya oturduğunu, ardından Joe Biden döneminde, 15 Ağustos 2021’de Kabil’in anahtarlarının bizzat Taliban’a teslim edilmesiyle bu sürecin nihayete erdiğini müşahede ettik.

ABD’nin Afganistan’ı işgali, o döneme dek Afganistan’daki Peştun çoğunluğun bölgesel hamisi konumundaki Pakistan askeri müesses nizamıyla gerilimlere yol açtı. Zira Amerikan istilası, Karzai’nin Peştun vitrini altında Tacikler, Şii Hazaralar ve Özbeklerden müteşekkil Kuzey İttifakını iktidara taşımıştı.

Obama’nın 2011 ve 2012 yıllarında Taliban ile anlaşma yolunda sarf ettiği büyük çabalar, bir bakıma İslamabad’ı teskin etme amacı taşıyordu. Pakistan, Kabil’deki bir Taliban hükmünü, hem Pakistan Talibanı ve el-Kaide tehlikesini dizginleme aracı hem de 11 Eylül saldırılarından bu yana kendilerini endişelendiren ABD-Hindistan yakınlaşmasına karşı Washington nezdindeki bölgesel rollerini pekiştirecek bir imkân olarak görüyordu.

Nitekim General Pervez Müşerref’i, İslamabad’ın azılı düşmanı olan Kuzey İttifakı’nın Kabil’de iktidara gelişine istemeyerek de olsa göz yummaya ikna eden asıl saik de bu bölgesel dengelerdi.

Obama, 31 Aralık 2011’de Bağdat’ı terk ederken düştüğü hataya Afganistan’da düşmemeye kararlıydı; zira Irak’ta dizginler, Amerikan işgalinin meyvelerini toplayan Tahran güdümlü hasımların eline geçmişti. İran’ı dengelemek adına Obama, 11 Eylül sonrası gerilen Suudi Arabistan ilişkilerini onarmaya ve 2003 işgali sırasındaki ABD-İran örtülü ittifakının doğuracağı sonuçlardan endişe eden Türkler ve Suudilerle ortak paydada buluşmaya yöneldi.

Bu noktada, Ankara ve Riyad’ın 2009-2010 yıllarında Şam’ı Tahran’dan uzaklaştırmak amacıyla yürüttüğü diplomasi trafiğini (Nebih Berri’nin "S-S denklemi[1]" olarak adlandırdığı Suudi-Suriye yakınlaşması ki 2009’da Saad el-Hariri hükümetini doğurmuştur) Washington’ın siyasetinden bağımsız düşünmek kabil değildir.

Ancak bu hamleler, 2010 sonbaharında el-Maliki’nin İran ve Suriye’nin o güne dek Irak meselesinde görülmemiş ittifakıyla yeniden yükselişiyle Bağdat’ta; ardından Ocak 2011’de Hariri hükümetinin devrilip yerine Suudi-Suriye uzlaşısından uzak bir kabinenin gelişiyle Beyrut’ta iflas etti.

2011 yılına girildiğinde, Obama’nın Şam’ı Tahran ekseninden koparma siyasetinin çöktüğü, İran’ın ise Bağdat ve Beyrut’ta devasa kazanımlar elde ettiği ayan beyan ortadaydı. Belki de Amerikan yönetiminin 2011 Şubat’ının ilk günlerinde müttefiki Mübarek’i bir kenara itip, meydanların ve İslamcıların öncülük ettiği devrime terk etmesinin ardındaki temel sebep bu kırılmaydı.

Bu durum, Amerikalıların 1991-2010 yılları arasında Mısır, Tunus ve Cezayir’de uyguladıkları "miğferi sarığa tercih etme[2]" siyasetinden vazgeçtiklerinin ve Soğuk Savaş yıllarında Sovyetlere karşı İslamcılarla kurdukları ittifaka geri döndüklerinin bir işaretiydi.

Obama’nın Kahire, Trablus ve Sana’daki yeni tutumu, bu ittifakın ihyası niteliğindeydi. Bu hamleyle hem miadı dolmuş rejimlere karşı halk dalgasının üzerinde kalınacak hem de İhvan kökenli bu İslamcı dalganın doğal olarak İran, Bağdat, Şam ve Beyrut’un güneyindeki (Dahiye) müttefiklerine, hatta Moskova ve Pekin’e karşı yöneleceği hesaplanacaktı.

2011’de Arap toplumlarında yükselen gösterilerde Filistin, Arabizm veya Batı karşıtı sloganlar değil; tamamen iç meselelere odaklı talepler mevcuttu.

Washington’ın bu süreci sahiplenmesi, 80’lerin sonunda Latin Amerika ve Doğu Asya’daki askeri müttefiklerine karşı demokrasi dalgasını kullanmasına veya 1989’da Doğu Bloku’ndaki hasımlarına karşı takındığı tavra benziyordu. Öyle ki Washington, Müslüman Kardeşler mürşidi Muhammed Bedii ve Tunuslu Raşid el-Gannuşi’yi, Batı nezdinde adeta bir Vaclav Havel veya Lech Walesa konumuna yükseltti.

Jeopolitik düzlemde ise bu siyaset, Washington’ın Ortadoğu’daki stratejik konumunu tahkim ederken, 2006-2010 dönemine nazaran Tahran’ı ve 1974 Kahire, 1990 Aden, 2003 Bağdat ve 2011 Trablus kayıplarından sonra Suriye kriziyle bölgedeki son kalesini korumaya çalışan Moskova’yı zayıflattı.

Ancak Obama’nın İhvan kökenli siyasal İslam ile kurduğu bu denklem başarıya ulaşamadı. Neticede Washington, yeniden 1991-2010 döneminin "asker odaklı" siyasetine rücu etti. Bu dönüşün en somut tezahürü, 3 Temmuz 2013’te General Abdülfettah es-Sisi’nin İslamcı iktidara karşı gerçekleştirdiği darbeye Washington’ın sunduğu örtülü onaydı.

Aynı dönemde, John Kerry ve Sergey Lavrov arasında 7 Mayıs 2013’te sağlanan Moskova mutabakatıyla, Suriye dosyasında Türkiye ile olan Esed karşıtı ortaklıktan uzaklaşılarak Rusya ile işbirliğine gidildi.

Bu sürecin devamında Kimyasal Silah Anlaşması (14 Eylül 2013) ve Rusya’nın askeri müdahalesinden sonra gelen 2254 sayılı karar (2015) vücut buldu.

Diğer yandan Obama, 2015’te Tahran ile nükleer anlaşmaya yönelirken, bu sürecin satır aralarında Beşşar Esed’in iktidarda kalmasına dair zımni bir rıza ve IŞİD'e karşı İran ile işbirliği yaparak Tahran’ın Irak, Suriye, Lübnan, Filistin ve Yemen’deki nüfuzuna göz yumma iradesi yatıyordu.

Burada Obama’nın asıl gayesi sadece Bush’un hatalarını telafi etmek değildi; o, ABD’nin asıl enerjisini Uzak Doğu’da devleşen Çin’e karşı yoğunlaştırması gerektiğine inanıyordu. Obama’ya göre ABD artık "enerji bağımsızlığını" kazanmıştı ve Ortadoğu, İran ile Rusya’nın önüne bir "ikram[3]" olarak atılabilir, böylece bu iki güç Çin’den uzaklaştırılabilirdi.

Ancak 2022’deki Ukrayna savaşı ve 7 Ekim 2023 hadiseleri, Washington’a Çin-Rusya-İran arasındaki üçlü ittifakın gerçekliğini ve Ortadoğu’nun halen De Gaulle’ün tabiriyle "dünyanın kalbi" olduğunu hatırlattı.

Çin’in petrol ihtiyacının yarısından fazlasını ithal ettiği Ortadoğu, Pekin üzerinde baskı kurmak için vazgeçilmez bir manivela hükmündeydi. Çin’in 2024’teki günlük 11 milyon varillik ithalatının yüzde 90’ının deniz yoluyla, özellikle Hürmüz ve Malakka boğazları üzerinden gerçekleşmesi, ABD için hayati kozlar barındırıyordu.

Malakka Boğazı, Çin’in petrol ithalatının yüzde 80’inin geçtiği ve ABD askeri üssünün bulunduğu bir boğaz olması hasebiyle Pekin’i Myanmar üzerinden boru hatları veya Tayland’da yeni kanallar açma gibi arayışlara itmektedir.

Hatta Çin, 2013’te Pakistan’daki Guvadar limanını kiralayarak Malakka’yı baypas edecek demiryolu ve boru hattı projelerine girişmiştir.

İşte bu sebeple bugün ABD’nin Ortadoğu’ya geri dönüşüne ve Obama’nın "çekilme" ajandasının rafa kaldırılmasına şahitlik ediyoruz.

Haziran 2025 ve 28 Şubat 2026’da İran’a karşı yürütülen savaşlar, bu geri dönüşün en bariz nişaneleridir. Bu dönüşün kapısı, son yirmi yılda Bush ve Obama’nın hatalarıyla "bölgesel süper güç" haline gelen, Çin’in en büyük petrol tedarikçisi ve Hürmüz’ün efendisi konumundaki İran’ı dizginleme ve boyun eğdirme çabasıdır.


[1] S-S Denklemi (Muadeletu S-S): Orijinal: معادلة س-س (Mu‘âdeletü Sîn-Sîn): Arapça "S" (س) harfiyle başlayan iki ülkeyi, es-Suûdiyye (Suudi Arabistan) ve Sûriyâ'yı (Suriye) temsil eder. "Muadele" kelimesi, adalet kökünden (‘-d-l) türeyen, iki tarafın dengelenmesi veya bir denklemin kurulması anlamına gelen bir terimdir. Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri tarafından kavramsallaştırılan bu terim, Ortadoğu'nun iki rakip kutbu arasındaki geçici baharı ifade eder. 2009-2010 yıllarında Kral Abdullah ve Beşşar Esed'in Beyrut'a beraber gitmeleriyle zirveye ulaşan bu dönem, bölgedeki mezhepsel gerilimi düşürmeyi hedefleyen "Arap çözümü" arayışıdır. Arap siyasi literatüründe "alfabetik kodlamalar" (Sîn-Sîn gibi) karmaşık jeopolitik ittifakları halkın anlayacağı basit bir formüle indirgemek için sıkça kullanılır. (ç.n.)

[2] Miğferi Sarığa Tercih Etme: Orijinal: تفضيل «الدبابة» على «العمامة» (Tafdîlü’d-dabbâbe ‘ale’l-‘imâme): "Dabbâbe" (tank/zırhlı araç) kelimesi "debebe" (yavaşça yürümek/sürünmek) kökündendir; "İmâme" (sarık) ise "emma" (önderlik etmek) köküyle ilintilidir. Bu ifade, Batı'nın ve özellikle ABD'nin Ortadoğu'da statükoyu korumak adına otoriter askeri rejimleri (tank), istikrarsız gördüğü halkçı/İslamcı hareketlere (sarık) tercih etme doktrinini tanımlar. Cezayir'de 1991'de FIS'in seçim zaferinin ordu tarafından iptal edilmesine Batı'nın sessiz kalması bu siyasetin miladıdır. (ç.n.)

[3] Parça Çikolata / İkram (Kıt’atü Halvâ): "Halvâ" (tatlı), "h-l-v" kökünden gelir ve hoşa giden, cazip olan her şeyi kapsar. Bu ifade, jeopolitikada bir bölgenin veya ülkenin büyük güçler tarafından kolayca feda edilebilecek veya bir ödül olarak sunulabilecek bir meta gibi görülmesini anlatan pejoratif/aşağılayıcı bir metafordur. Sykes-Picot döneminden kalan "pastayı bölüşme" imgesinin çağdaş bir türevidir. (ç.n.)

Çeviri: YDH