
YDH - ABD Barış, Silahsızlanma ve Ortak Güvenlik Kampanyası'nın başkanı ve Uluslararası Barış Bürosu'nun eş başkanı olan Joseph Gerson, Common Dreams portalında kaleme aldığı köşe yazısında, Donald Trump’ın 1 Nisan akşamı gerçekleştirdiği hitabını, Pete Seeger’ın Vietnam Savaşı dönemine ait meşhur bir alegorisi üzerinden ağır bir hicivle analiz ediyor. Gerson; operasyonun askeri başarı iddialarını, Hürmüz Boğazı’nın stratejik gerçekliği, İran’ın nükleer kapasitesinin yer altına gömülü doğası ve küresel enerji piyasalarının sarsılmaz karşılıklı bağımlılığı ışığında bütünüyle çürütüyor. Ayrıca Gerson, Trump’ın "rejim değişikliği" vaadinin tarihsel imkansızlığını vurgularken, mevcut harekatın ABD’yi diplomatik bir izolasyona ve askeri bir bataklığa sürüklediği uyarısında bulunuyor.
"Çamura batmıştık belimize kadar, Koca budala ise 'ileri' diyordu."[1] - Pete Seeger
Kendisini İsa Mesih ile kıyaslayagelen ABD Başkanı, 1 Nisan akşamı nihayet kürsüye çıktı; hem kendisinin hem de İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü o felaketle mühürlenmiş, bozguna uğrayan savaşına destek devşirmeye çalıştı. Feci bir başarısızlığa uğradı; ancak bendeleri ve askeri kanat sadakatini muhafaza ediyor.
Söylediği yalanlar, düştüğü çelişkilerden daha kalabalık olsa gerek. Başkan Trump, görünüşe bakılırsa Abraham Lincoln’ün o meşhur ikazını henüz idrak edebilmiş değil: "Halkın tamamını her zaman kandıramazsın."[2]
Diğerlerinin yanı sıra, petrol ve hisse senedi piyasaları da bu aldatmacanın içini gördü. Manhattan’dan Manila’ya kadar borsalar tepetaklak olurken, enerji fiyatları bir kez daha tırmanışa geçti.
İnsan merak etmeden duramıyor: Trump, Vance ve onların yüksek bürokratlarının[3] arkasındaki milyarderler, ne zaman bu işin fişini çekme vaktinin geldiğine karar verecek?
Ne zaman 25. Ek Madde[4] uyarınca bir yönetim değişikliği için bastıracak, Kongre bu faturayı ödemeyi ne zaman reddedecek ya da Bakan Hegseth’in beyaz milliyetçisi amigoluğuna tahammül eden generaller, amiraller ve askerler ne zaman o basit kelimeyi söyleyecek: "Hayır."
Eğer onlar bunu yapmayacaksa, ülkemizi felakete sürükleyen bu İran savaşını ve dünyanın geri kalanına yönelik saldırganlığı durdurmak bize düşüyor.
Bir tür metin analizi icap edebilir. Trump’ın önündeki metinden, en tepelerden başlayalım:
"Destansı Öfke Operasyonu" dünyadaki "bir numaralı terör sponsoru devleti" hedef alıyor. İran devleti ve uzantıları kuşkusuz kanlı terör eylemlerine girişti. Fakat milyonlarca masum insanı katleden Amerika Birleşik Devletleri tarafından fersah fersah geçildikleri de bir gerçek; Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından, Vietnam ve Güneydoğu Asya savaşına, oradan El Salvador, Irak, Libya ve son olarak Venezuela'ya yönelik özel askeri operasyonlara kadar... Hemen arkalarından ise İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’daki soykırımı ile Güney Lübnan’daki etnik temizliği geliyor.
"Geçtiğimiz dört hafta içinde silahlı kuvvetlerimiz savaş alanında süratli, kesin ve ezici zaferler kazandı; daha önce eşine az rastlanır zaferler..." Savaş alanındaki başarılara rağmen Amerika Birleşik Devletleri savaşı kaybediyor. Trump, örümcek ağına yakalanmış bir böcek gibi çırpınmakta. Hürmüz Boğazı kapalı kalmaya devam ediyor. İran; füze ve İHA saldırılarıyla İsrail’i, Suudi Arabistan’ı ve Körfez ülkelerini tedirgin etmeyi sürdürüyor. ABD-İsrail ittifakının İran üzerinde gerçek bir askeri zafer kurma ihtimali ise her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor.
"İslami Devrim Muhafızları Ordusu yok ediliyor..." Evet, Devrim Muhafızları ağır kayıplar verdi ve komuta-kontrol sistemleri 28 Şubat’taki gücünden uzak. Ancak hayatta kalan liderleri, bağlılıkları konusunda Ayetullah Ali Hamenei'den bile daha sertlik yanlısı ve Tahran’da artık ipler onların elinde. Trump’ın savaş alanındaki başarıları gerçektir; fakat bunlar, iki bin yılı aşkın bir geleneğe sahip olan o meşhur "Pirus zaferlerinin[5]" güncel birer örneğinden ibaret.
"Dünyanın açık ara en güçlü ordusuna sahibiz." Belki. Ancak nükleer silaha sahip sekiz devlet daha var ve İranlıların yanı sıra diğer milletlerin de çıkardığı ders şu: Kuzey Kore örneğinde olduğu gibi, Amerika Birleşik Devletleri tarafından saldırıya uğramayacağınızı garanti altına almanın yolu, misilleme yapabilecek bir nükleer cephaneliğe sahip olmaktır. Dahası, Ukrayna’nın Putin Rusyası’na öğrettiği üzere, "askeri meselelerde yeni bir devrimin" tam ortasındayız. Savaş alanındaki dehşet ve güç dengesi ile şehirlere karşı yürütülen savaşlar; İHA’lar, siber saldırılar ve nispeten uygun maliyetli diğer silahlarla ölümcül bir şekilde eşitleniyor.
Harp sanatı ve meydan zaferleri hiçbir zaman sadece askeri teçhizat ve kaslı savaşçılardan ibaret olmadı. Tarih, coğrafya ve kültür bilgisi en az onlar kadar, hatta onlardan daha belirleyici olabilir. Büyük İskender ve diğerlerinin Pers diyarını fethetmedeki başarısızlığını, İran’ın Hürmüz Boğazı boyunca uzanan coğrafi avantajlarını, Pers milliyetçiliğinin kudretini ve çağlar boyunca süregelen Haçlı Hristiyanlığına karşı direnci düşünün.
"Petrol ve gaz üretiminde ve satış miktarında inanılmaz derecede iyi gidiyoruz." Donald Trump’ın kendi arabasının deposunu en son ne zaman doldurduğunu -tabii eğer hayatında bir kez olsun yaptıysa- merak ediyoruz. Kendisi narsist tabiatı gereği, diğer ulusların fırlayan enerji maliyetleri karşısındaki öfkesini kaydetmiş değil. Trump kaynaklı elektrik kesintilerini yaşayan tek ülke Küba değil. Hürmüz Boğazı’ndan geçemeyen gübrelerin kıtlığı ABD genelindeki mutfak masraflarını vurduğunda -Küresel Güney’deki ölümcül kıtlıklardan bahsetmiyorum bile- asıl etkiyi o zaman görün.
"Destansı Öfke Operasyonu, Amerika’nın güvenliği ve hür dünyanın selameti için zaruridir." Tek bir cümlede ne kadar çok sahtekarlık... Hür dünya mı? Gümrük ve Sınır Muhafaza Bürosunun[6] "kahverengi gömleklileri" komşularımıza kan kusturuyor. Trump yönetimindeki Amerika’da bilim, sağlık hizmetleri ve ifade özgürlüğü ağır saldırı altında. ABD, Trump ve MAGA müttefikleri milyonlarca meşru seçmeni seçme hakkından mahrum bırakma kampanyalarını başlatmadan önce bile, seçimsel demokrasi sıralamasında ancak 51. sırada yer alıyordu.
Güvenlik bahsine gelince; Trump, Haziran ayında ABD ve İsrail hava saldırılarının İran’ın nükleer programını "yerle bir ettiğini" iddia ettiğini unutmuş görünüyor. İster kısa süreli hafıza kaybı deyin, ister kronik sahtekarlık; seçim sizin. İstihbarat raporlarını okumayı reddetmesi, İran’ın Amerika Birleşik Devletleri için yakın bir tehdit oluşturmadığı yönündeki istihbarat topluluğu kararına neden itibar etmediğinin bir sebebi olabilir. Hatırlayın; Witkoff/Kushner ve İranlılar arasında Şubat ayında yapılan müzakerelerde Ummanlı ara bulucular, önemli ilerleme kaydedildiğini ve bir anlaşmanın el uzatımı mesafede olduğunu bildirmişlerdi. Bu, "Yüce Liderimizin" barış ve silahsızlanma müzakerelerinin tam ortasındayken, birkaç ay içinde ikinci kez savaş başlatmasından önceydi.
"Bu teröristlerin nükleer silahlara sahip olması tahammül edilemez bir tehdit olur." Yukarıdaki verilere şunu da ekleyin: Trump’ın saldırganlık savaşı, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı daha da sarsacak, İran ve diğer ülkelerin yeni ve korkutucu nükleer güçler olma taleplerini körükleyecektir. Bir de şu gerçek var ki -Daniel Ellsberg, Barry Blechman ve bu satırların yazarının otuzdan fazla savaş ve uluslararası kriz vesilesiyle belgelediği üzere- ABD, hakimiyetini perçinlemek için ilk nükleer saldırıyı gerçekleştirmeye pek çok kez hazırlanmış veya bununla tehdit etmiştir.
Diğer sekiz nükleer gücün her biri, bu tür hazırlıkları ve tehditleri en az bir kez yapmıştır. Aslına bakılırsa, nükleer silahları tutacak "emin eller" yoktur. Japonya’da ABD atom bombalarından sağ kurtulanların bizleri uyardığı gibi: "İnsanoğlu ve nükleer silahlar bir arada var olamaz."
"Barack Hussein Obama’nın İran nükleer anlaşmasını ben feshettim." Tüm raporlara göre, Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP), Donald Trump ilk döneminde antlaşmayı bozana dek İran’ın nükleer emellerini dizginlemede başarılıydı. Trump’ın, Başkan Obama’nın göbek adını kullanarak sadakatinin başka yerlerde olduğunu ima etme çabasına da dikkat edin.
"...nükleer bomba yarışları... Kapının eşiğindeydiler." Apaçık bir yalan. İran’ın yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyumu, İsfahan ve Natanz’daki enkazın derinliklerinde gömülüydü ve hala öyle. Bilge bir Güney Koreli meslektaşımın bu hafta söylediği gibi, dünyanın hiçbir yerinde hiç kimse Amerika Birleşik Devletleri’nin söylediklerini artık ciddiye almıyor. Trump, diplomatik anlamda rekor sürede sıfırdan yüze çıkar gibi, ABD hegemonyasını ABD izolasyonuna dönüştürdü.
"Şu an ne Ortadoğu kalırdı ne de İsrail." Şunu not etmek gerekir: İsrail aslında nükleer silaha sahip bir devlettir ve 1973 Ekim Savaşı sırasında Golda Meir, ABD silah ve yedek parça musluklarını zorla açtırmak için ülkenin "Tapınak Silahlarını[8]" kullanmakla tehdit etmiştir. Ayrıca, eğer İsrail 1991 Madrid Zirvesi’nin ivmesini kabul edip bunun üzerine bir şeyler inşa etseydi ve kolonizasyon ile apartheid ısrarı yerine Filistin Kurtuluş Örgütü ile iki devletli bir anlaşma müzakere etseydi, Siyonist devlet Güneybatı Asya’da ve ötesinde meşruiyeti daha geniş çapta kabul görmüş bir yapı olurdu.
"Amerika Birleşik Devletleri, bu tehditle yüzleşmek için ekonomik olarak hiç bu kadar iyi hazırlanmamıştı." Öyleyse neden Başkan, savaşın masraflarını karşılamak için Sosyal Güvenlik ve sağlık sigortası fonlarında kesintiye gidilmesi gerektiğini söylüyor? Neden imalat sektörü Trump’ın ikinci döneminde istihdam kazanmak bir yana, kayba uğradı? Ve neden ara seçimlere yaklaşırken "geçim derdi" belirleyici mesele haline geldi?
"Amerika Birleşik Devletleri, Hürmüz Boğazı üzerinden neredeyse hiç petrol ithal etmiyor... Buna ihtiyacımız yok." Cevap New York Times’tan geliyor: "...küresel enerji piyasalarının birbirine bağlılığı sebebiyle, bu su yolundaki trafiğe yönelik her türlü kısıtlama dünya genelinde hissedilen ekonomik şoklar yaratır. Ekonomistler, aksamalar devam ederse ABD ve diğer yerlerdeki enflasyon ve büyüme üzerindeki etkilerin katlanarak artacağı konusunda uyarıyor; bu da boğazın yeniden açılmasını küresel ekonomi için hayati bir mesele haline getiriyor."
"...Amerika’nın tüm askeri hedeflerini kısa süre içinde, çok kısa süre içinde tamamlama yolundayız... Önümüzdeki iki üç hafta içinde onlara son derece sert vuracağız. Onları ait oldukları yere, Taş Devri’ne geri göndereceğiz." Madem zaferin eşiğindeyiz, savaşı tırmandırma ihtiyacı neden? Bu "onlar" ifadesiyle kastedilen; kendi temsil gücü olmayan, baskıcı hükümetlerine karşı olan ama henüz onu yerinden edememiş İran halkının çoğunluğu mu?
Rejim değişikliği stratejisi çöktü. Tarih, bir ülkeyi bombalayarak rejim değişikliğine zorlayamayacağınızı defalarca kanıtladı. İran’ın yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyumu, işgalci bir ordunun ulaşamayacağı yerdedir.
İran’ın petrol altyapısının ve deniz suyu arıtma tesislerinin havadan tahrip edilmesi, Suudi ve Körfez İşbirliği Konseyi altyapılarının da misilleme olarak yok edilmesiyle sonuçlanacaktır. Susuzluktan ölecek sayısız insana yol açacak olan arıtma tesislerinin imhası ise insanlığa karşı işlenebilecek en korkunç suçlar arasında yer alacaktır.
Son olarak, kara savaşı fikrini unutun. İran’ın petrol ve gaz altyapısını ele geçirmek ya da Tahran’ın zenginleştirilmiş uranyumunu kazıp çıkarmak için deniz piyadelerini ve özel kuvvetleri göndermek; ABD güçlerini İran’ın İHA’ları ve füzeleri karşısında savunmasız bırakacak, onları bataklıktan daha beter bir kapana hapsedecektir.
O "Koca Budala", ulusumuzu ve dünyayı "Büyük Çamur"un[8] çöl versiyonunun daha da derinlerine sürüklüyor. Direniş ve anayasal demokrasiyi, ülkemizin dünyadaki yerini nasıl yeniden inşa edeceğimizi hayal etmek; önümüzdeki tek çıkış yoludur.
[1] Waist deep in the Big Muddy / The big fool said to push on: Orijinal: "We were waist deep in the Big Muddy / The big fool said to push on": Pete Seeger’ın 1967 tarihli bu meşhur savaş karşıtı şarkısı, Vietnam Savaşı’na ve dönemin başkanı Lyndon B. Johnson’a yönelik bir alegoridir. Metinde Trump, bu "budala lider" figürüyle özdeşleştirilmektedir. Şarkı sözünün epigraf olarak seçilmesi, yazının başında kaçınılmaz bir yıkım ve körü körüne bir ısrar temasını kurarak okuru yaklaşan felakete hazırlar. (ç.n.)
[2] Lincoln’ün Admonition’ı: Orijinal: "You can’t fool all of the people all of the time.": Abraham Lincoln’e atfedilen bu aforizma, demokratik meşruiyetin sınırlarını hatırlatır. Trump’ın kitleleri manipüle etme gücünün nihayet bir duvara çarptığını simgeler. (ç.n.)
[3] Mandarins: Orijinal: Portekizce mandar (emir vermek) kökünden gelen ve başlangıçta Çin imparatorluk bürokrasisini niteleyen bu kelime, Batı siyasi lügatinde statükoyu koruyan, halktan kopuk, teknik ve yüksek düzeyli bürokratları tanımlamak için kullanılır. (ç.n.)
[4] 25th Amendment: ABD Anayasası’nın, başkanın görevini yapamayacak durumda olması (fiziksel veya zihinsel yetersizlik) halinde görevden alınma prosedürünü düzenleyen maddesidir. Yazar burada Trump’ın zihni dengesinin ya da ehliyetinin sorgulanması gerektiğini ima eder. (ç.n.)
[5] Pyrrhic Victories: MÖ 279’da Epir Kralı Pirus’un Romalıları yenmesine rağmen ordusunu neredeyse tamamen kaybetmesi üzerine söylediği "Bir zafer daha kazanırsak mahvolacağız" sözünden gelir. Kazanılanın, verilen kayba değmediği durumları ifade eder. (ç.n.)
[6] ICE and Border Patrol brown shirts: "Brown shirts" (Kahverengi Gömlekliler), Nazi Almanyası’nda SA (Sturmanabteilung) birliklerini tanımlar. Yazar, ABD’nin göçmenlik ve sınır koruma birimlerini faşizan milislerle kıyaslamaktadır. (ç.n.)
[7] Temple Weapons: İsrail’in nükleer cephaneliğine verilen yarı-resmi, teolojik soslu addır (Birinci ve İkinci Tapınak’a atıfla). Bu ifade, nükleer silahların varoluşsal bir "son çare" olarak kutsallaştırılmasını simgeler. (ç.n.)
[8] Big Muddy: Hem Seeger’ın şarkısındaki nehir alegorisi hem de Amerikan İngilizcesinde içinden çıkılmaz, çamurlu ve tehlikeli durumları ifade eden bir deyimdir. Metnin sonunda çöl versiyonuyla birleşerek operasyonun coğrafi bağlamına oturur. (ç.n.)
Çeviri: YDH