
YDH - Gazzeli yazar Mikdad Cemil Mikdad, 25 Ekim 2025'te es-Sefir gazetesinde yayımladığı (artık gazete resmi olarak kapalı olsa da), İsrail saldırıları sonrası Gazze’ye dönen bir yazarın, şehrin fiziksel ve ruhsal yıkımı karşısında hissettiği derin yabancılaşmayı konu alan lirik bir tanıklık sunuyor. Yazar, "hicret" ve "dönüş" kavramlarını sadece mekânsal bir yer değiştirme değil, bir kimlik parçalanması olarak ele alıyor.
Şehre döndüm; lakin o, tanıdığım o şehir olmaktan hâlâ çok uzak. Pencereyi açıyorum; şehri solgun, acılar içinde, gürültüsüz, patırtısız ve oyun oynayan çocuklardan mahrum hissediyorum.
O vakitlerde bile, hani şu göçten birkaç gün evvel üzerimize güllelerin yağdığı demlerde, çocuklar korkudan kaçıp sokakta oyunlara sığınırlardı. Şimdiyse onları göremiyorum; sanki hepsini sürgün hayaleti ve gasbedilmiş bir şehrin kederi yutmuş[1].
Sanki buradan bir canavar geçmiş de şehri ayaklarının altında ezmiş. Bakıp kalıyoruz, sanki lisan-ı hâl ile şöyle diyoruz: "Bize bildiğimiz şehrimizi geri verin."
Ne şehir o eski şehir, ne de biz o eski biziz. Yabancı bir şehirde kalmış yabancılarız artık. Vaktiyle Naci el-Ali için dendiği gibi: "Onu kurt yedi[2]"; şimdi ise Gazze, kurdun yediği bir şehirdir.
En kısa ama en ağır hicret yolculuğunun ardından Gazze şehrine döndük. Süre bakımından en kısasıydı; zira 23 Eylül’de başlamış, 18 Ekim’de noktalamıştım.
Aslında bir hafta daha erken bitebilirdi lakin ben de pek çok Gazzeli gibi, durumu düzeltmek ve onarılabilecek olanı onarmaya çalışmak adına sürgünde bir müddet daha kalmayı yeğledim.
Dönüş ağır, bunu söylüyor ve derinden hissediyorum; tıpkı dönen tüm insanlar ve acele etmeyip temkinli davranmayı seçenler gibi. İşgal ordusunun şehirden çekilmesinin, insanların dönüşüne izin vermesinin ve Trump planı uyarınca savaşın durdurulması anlaşmasıyla çizilen o meşum "Sarı Hatta" çekilmesinin üzerinden tam bir hafta geçti.
Evim orada beni bekliyor olmasına rağmen, bu bir haftayı çadırda sıradan hayatımı idame ettirerek geçirdim. Bir an çadırın içinde eşyalarımı toplarken, şahsi hacetlerimi bir araya getirirken duruverdim ve eşim Banyas'a dedim ki:
"Dönmeye hiç hevesim yok. Solgun bir vuslat bu. Eğer çadırda uyumanın verdiği o sancıyı kırmayacak olsam, eve dönmenin hiçbir manası kalmayacaktı."
Sonradan anladım ki herkes aynı şeyi hissediyor. İş arkadaşlarıma dönüp dönmeyeceklerini sordum; çoğu "hayır" cevabını verdi.
Deyr el-Bela sokakları ve Nusayrat kampı, geçtiğimiz Ocak ayındaki ilk dönüşümüzün aksine hıncahınç doluydu. O vakit sokaklar süratle boşalmış, çadırlar sökülmüş, eşya ve insan yüklü kamyonlar her yanı sarmıştı; yaklaşık 15 aylık bir sürgünden sonra kitleler hızla şehre akıyordu.
O günlerde "Dönüş Kafileleri" başlıklı makalemi yazmıştım; insanların o yazıyı, ben bir başka sürgünü ve bu kez bambaşka bir dönüşü yaşayana dek okumaya devam edeceklerini bilemezdim.
Bu defa sokaklar hâlâ kalabalık, çadırlar yerli yerinde ve insanlar sanki dönüşün manası değişmiş, sanki savaş bitmemiş gibi normal hayatlarına devam ediyorlar. Dönüşe dair isteksizliklerini sorduğum pek çok kişi, "İlkinde canımız yandı bir kere" diyor[3].
Manzara tam olarak şudur: Gazze şehri yaklaşık iki hafta içinde yerle bir edildi ve mahallelerin çoğu artık oturulamaz hâlde. Şeyh Rıdvan, Ebu İskender, Kuzey Şâti, Tel el-Heva mahalleleri, Sabra’nın yarısı, Tuffah ve Şucaiyye ile onlara bitişik olan Zeytun mahallesi...
Hepsi enkaz yığınına döndü. Geriye Sahabe mahallesi, Şâti ve Rimal’in kalıntıları ile Nasr ve Yermük gibi ancak birkaç mahalle ya da onların bakiyeleri kaldı.
Bu mahallelerde yaşayanların çoğunun evi yıkıldı, dönecek bir yerleri kalmadı; bu yüzden güneydeki çadırlarında kalmaya, kendilerine vadedilen o "Allah’ın yüreğimize vereceği ferahlığı[4]" beklemeye karar verdiler.
Diğer bir kesim ise ilk ateşkeste ihanete uğradığını, yeniden göç etmek zorunda kalıp ağır bedeller ödediğini düşünüyor; şimdi savaşın bir daha dönmemek üzere bittiğinden emin olana dek dönmemeye kararlı.
Penceremi açıyorum; sokak bomboş. Ne bir dükkan ne bir bakkal kapısını açmış; evlerde, pencerelerde hayat belirtisi yok.
Sokaktaki hareketlilik cılız, insanlar seyrek; birkaç saatte bir sürgün yolculuğundan kalan eşyaları taşıyan basit arabalar geçiyor. Emin oluyorum ki bu defaki dönüş yolculuğu alabildiğine temkinli, zayıf ve ağır aksak.
Bunun bir sebebi de ilk seferinde şehirde göç etmeyen, orada hayatın temelini atan, suları tamir edip alternatif enerji hatları çeken ve sokakları açan 400 binden fazla insanın bulunmasıydı.
Bu kez ise onların büyük çoğunluğu gitti; geriye dar bir alana sıkışmış 90 ile 100 bin kişi ancak kaldı. Bu da demek oluyor ki dönüş, muazzam işler gerektiriyor: Yolların onarımı, suyun temini, evlerin ihyası, enkazın kaldırılması... Bu yüzden insanlar ya evlerini onarması için bir iki kişiyi önceden gönderiyor ya da bölgelerine hizmet gelene dek beklemeyi seçiyorlar.
Ben de mesela, ancak kardeşlerim dönüp evimin bombalanması sonucu yıkılan odasının enkazını temizledikten sonra dönebildim. İşimi normal seyrinde yapmaya devam ediyordum; elbette evden uzaktan çalışabilmek için internetin gelmesini bekleyerek...
Şehre döndüm ama o hâlâ tanıdığım şehirden çok uzak. Pencereyi açıyorum; onu solgun ve acılı hissediyorum. Ne o eski tantana var ne de oyun oynayan çocuklar.
Güllelerin düştüğü o son günlerde bile çocuklar korkularından kaçıp sokağa, oyuna sığınırlardı. Şimdi yoklar; onları sürgün hayaleti ve gasbedilmiş şehrin derdi yutmuş.
Hepimiz sokaklarda yürüyor, şehri seyrediyoruz; bir aydan kısa sürede geçirdiği o korkunç değişimi, silinen çehresini izliyoruz. Sanki bir canavar buradan geçmiş de şehri ayaklarının altında ezmiş gibi.
Bakıyoruz ve sanki şöyle diyoruz: "Bize tanıdığımız şehrimizi geri verin."
Ne şehir o şehir, ne biz o biziz. Yabancı bir şehirde yabancılarız artık. Tıpkı Naci el-Ali için dendiği gibi: "Onu kurt yedi." Şimdi ise Gazze, kurdun yediği bir şehirdir.
[1] Şehir ve Çocuklar Üzerine Teşbih: Orijinal: أكلهم شبحُ النزوح، وهمّ المدينة المسلوبة (Ekelehüm şebahu'n-nuzûh, ve hemmu'l-medîneti'l-meslûbe): Yazar burada "yemek/yutmak" (ekele) fiilini kullanarak sürgünü (nuzûh) bir hayalete, şehri ise gasbedilmiş (meslûbe) bir keder kaynağına benzetiyor. Klasik belâgatta bu bir istiare-i mekniyedir. Sürgün, insanı yiyen bir canavar gibi tasvir edilmiştir. "Meslûbe" kelimesi, kök itibariyle (s-l-b) zorla geri alınamaz şekilde çalınan şeyi ifade eder; bu da Gazze'nin sadece işgalini değil, ruhunun çalınışını anlatır. (ç.n.)
[2] Naci el-Ali ve Kurt Metaforu: Orijinal: أكله الذئب (Ekelehü'z-zi'b): Filistinli ünlü karikatürist Naci el-Ali'nin (Hanzala'nın çizeri) suikasta uğraması ve Filistin davasının sahipsiz bırakılması üzerine kullanılan bu ifade, Yusuf Suresi'ndeki "Onu kurt yedi" (Yusuf, 17) ayetine telmihtir. Yazar, şahsiyetten mekâna (Gazze'ye) bir geçiş yaparak şehrin sahipsizliğini ve parçalanmışlığını bu kutsal ve siyasi metaforla mühürlüyor. (ç.n.)
[3] Ammice (lehçe) bir ifade olan "inkarasna", sözlükte "çimdiklendik/ısırıldık" demektir. Türkçedeki "sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer" atasözünün Gazze savaşındaki acı tecrübeyle yoğrulmuş karşılığıdır. (ç.n.)
[4] "Ferec" kelimesi (f-r-c kökü), darlık ve sıkıntıdan sonra gelen genişlik, ferahlık ve kurtuluş demektir. İslam literatüründe "el-ferec ba'de'ş-şidde" (zorluktan sonra gelen kolaylık) bir tür teselli ve inanç makamıdır. Yazar burada halkın bu dini bekleyişini ironik bir hüzünle, "vadedilen ama geciken" bir kurtuluş olarak sunuyor. (ç.n.)
Çeviri: YDH