
YDH- Amerika’nın küresel egemenlik projesi bir "tarihsel parantez" idi ve bu parantez, İran gibi kadim direnç odaklarına çarparak kapanıyor. Rusya merkezli bir siyaset bilimci ve dış politika uzmanı Timofey Bordaçev, Russia Today'de yer bulan analizinde, ABD-İran gerilimini askeri bir çatışmanın ötesinde, 2 bin 500 yıllık köklü bir medeniyet direncinin geçici koşullarla yükselmiş bir hegemonya illüzyonunu parçalaması olarak okuyor. Bu hesaplaşma aracılığıyla, Amerika’nın tek kutuplu kontrol gücünün bittiğini ve dünyanın çok merkezli, kadim güç dengelerinin geri döndüğü yeni bir döneme evrildiğini ilan ediyor.
ABD ile İran arasındaki gerilim resmen nasıl noktalanırsa noktalansın, taşıdığı sembolik anlam tüm çıplaklığıyla karşımızda duruyor.
İnsanlık tarihinin en köklü devletlerinden biri olan bu kadim medeniyet, Amerika’nın küresel egemenlik projesinin önündeki son engel olarak boy gösteriyor.
Sadece bu tablo bile, dünyanın nasıl bir yöne doğru evrildiğini bize açıkça anlatıyor.
Tarihçiler için bugünkü Orta Doğu krizinin asıl derinliği, tarihsel yelpazenin tam zıt uçlarında duran bu iki gücün çarpışmasında gizleniyor.
İran, kökleri MÖ 530’a kadar uzanan geçmişiyle muhtemelen dünyanın en eski merkezi devleti olma özelliğini taşıyor.
O günden bu yana da siyasi birliğini hiçbir zaman tam olarak kaybetmedi.
Bu devamlılık gerçekten hayranlık uyandırıyor; çünkü Rusya, büyük Batı Avrupa devletleri, hatta Hindistan ve Çin bile tarihlerinin belli dönemlerinde parçalanma süreçlerinden geçiyor.
Buna karşılık Amerika Birleşik Devletleri, henüz 250 yıllık geçmişiyle büyük uluslar arasında en genç olanlar listesinde yer alıyor.
Tarihine baktığımızda, Pers tarihinden on kat daha kısa bir geçmiş görüyoruz.
Bu açıdan mevcut çatışma; antik çağ ile modern dünyayı, binlerce yıl boyunca ilmek ilmek işlenmiş bir medeniyet ile tarihin sunduğu eşsiz bir fırsatla hızla yükselmiş bir devleti karşı karşıya getiriyor.
Meseleye yalnızca askeri güç açısından bakınca, bu tür kıyaslamalar pek bir anlam ifade etmiyor. Amerika Birleşik Devletleri, elinde muazzam bir yıkım gücü tutuyor. Canı isterse İran'ı yerle bir edebiliyor. Ne de olsa ABD, tarihte nükleer silahı sivil halkın üzerinde kullanan tek ülke olarak biliniyor. Sadece bu çıplak gerçek bile, Amerikan gücünün sınır tanımazlığına dair her türlü hayali dizginlemeye yetiyor.
Ancak bu hesaplaşmanın uzun vadeli önemi bambaşka bir noktada yatıyor. Mesele İran'ın Amerika Birleşik Devletleri'ni konvansiyonel anlamda mağlup edip edemeyeceğiyle ilgili değil; asıl düğüm, Amerikan egemenliğiyle şekillenen mevcut uluslararası düzenin işleyişini sürdürüp sürdüremeyeceği noktasında çözülüyor.
Modern İran, bir devletten çok daha fazlasını temsil ediyor; o, medeniyet sürekliliğinin canlı bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. 2.500 yılı aşkın süredir işgallere ve hanedan çalkantılarına göğüs geriyor, buna rağmen kendine özgü siyasi kültürünü ve o sarsılmaz birlik duygusunu koruyor. Tarihteki pek çok hasmı tamamen yok olup giderken, İran varlığını bir şekilde sürdürüyor.
Bu durum onu kuşkusuz yenilmez kılmıyor; ancak sadece askeri bir rakip olarak değil, siyasi ve tarihsel bir aktör olarak da ciddiye alınması gerektiğini kanıtlıyor. İran'ın karar alma mekanizmaları, günümüzde çok az devletin boy ölçüşebileceği bir stratejik düşünce derinliğini yansıtıyor. İran'ı hem müttefikleri hem de hasımları için bu denli zorlu bir muhatap kılan asıl güç, tam da bu köklü niteliğinden geliyor.
Öte yandan Amerika Birleşik Devletleri, uzun süredir kendisini tarihi bizzat dönüştüren bir güç olarak zihinlere kazımaya çalışıyor.
Ancak başarıları, içsel bir dayanıklılıktan ziyade daha çok istisnai koşulların bir getirisi olarak gelişiyor. 20. yüzyıldaki o baş döndürücü yükselişi, birtakım faktörlerin benzersiz bir şekilde bir araya gelmesiyle mümkün oluyor.
İlk olarak, o yüzyıl benzeri görülmemiş bir fikirler çatışmasına tanıklık ediyor.
Tarihte ilk kez küresel siyaset sadece devletler ve çıkarlar üzerinden yürümüyor; her biri evrensel geçerlilik iddiası taşıyan liberalizm, komünizm, sosyalizm ve milliyetçilik gibi rakip ideolojiler dünyayı yönlendiriyor.
İkinci olarak, yüzyıllar boyu dünya meselelerine hükmeden Batı Avrupa, kendi iç çatışmaları yüzünden bitap düşüyor.
Rusya ve Çin ise güçlü olmalarına rağmen, o dönemde küresel bir nüfuz yaymaktan ziyade öncelikle kendi bağımsızlıklarını koruma derdine düşüyor. Bu tablo, Amerika Birleşik Devletleri’nin doldurması için eşsiz bir konumda yakaladığı devasa bir boşluk yaratıyor.
Son olarak, Avrupa imparatorluklarının çöküşüyle birlikte, birçoğu savunmasız kalan çok sayıda yeni devlet doğuyor.
Amerika Birleşik Devletleri büyük güçleri doğrudan dize getirme kapasitesine sahip olmasa da, bu daha küçük ve zayıf ülkeler üzerinde kolayca nüfuz kurabiliyor.
Bu durum, normal tarihsel koşullar altında sürdürülmesi pek de mümkün olmayan küresel bir etki sistemi inşa etmesine imkan tanıyor.
Sonuç tam bir paradoksu yansıtıyor: Kalıcı bir medeniyet derinliğiyle değil, elverişli zamanlama ve tesadüfi şartlarla elde edilen bir hegemonya biçimi... Bu durum, bir süreliğine pek çok kişinin Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyayı yeniden şekillendirme konusunda eşsiz bir yeteneğe sahip olduğuna inanmasına yol açıyor.
Bu illüzyon artık gün geçtikçe zayıflıyor.
Amerika Birleşik Devletleri, entelektüel ve siyasi açıdan derin bir iç krizle boğuşuyor.
Siyasi sistemi giderek kutuplaşıyor, stratejik düşünce dünyası daralıyor ve tutarlı uzun vadeli politikalar üretme kabiliyeti günden güne kısıtlanıyor. Bu zafiyetler, son dönem yönetimlerin aldığı kararlarda ve düştüğü çelişkilerde açıkça görülüyor.
Bir zamanlar tamamen Amerikan yörüngesinde dönen Batı Avrupa bile artık direnç belirtileri gösteriyor.
Transatlantik ilişkilerin sonsuza dek sarsılmaz kalacağı varsayımı, her geçen gün boşa çıkıyor.
Bu bağlamda İran ile yaşanan çatışma, çok daha geniş bir anlam kazanıyor. Bu, sadece herhangi bir bölgesel savaş olarak kalmıyor.
Aksine Amerika Birleşik Devletleri'nin, diğer devletlerin her zaman bildiği bir gerçeğe uyum sağlamaya zorlandığı o büyük sürecin parçası haline geliyor: Hiçbir tekil güç, küresel meseleler üzerinde itiraz edilemez bir kontrol sahibi olamıyor.
İran'ın bu süreçteki rolü birçok açıdan sembolik bir nitelik taşıyor.
İran elbette kusursuz bir devlet değil; Çin'in ekonomik kaynaklarından, Rusya'nın mobilizasyon kapasitesinden veya Batı Avrupa'nın entelektüel geleneklerinden yoksun bulunuyor.
Hatta Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı kazanacağı bir zafer bile onu küresel bir hegemon yapmaya yetmiyor.
Yine de İran, bir dönemin kapanmasında belirleyici bir rol oynuyor.
Modern jeopolitiğin "Frankenstein"ı olarak adlandırabileceğimiz ABD öncülüğündeki küresel egemenlik kurma girişimi, artık sınırlarına tosluyor. İran ise bu sınırların en net şekilde ifşa olduğu nokta haline geliyor.
Bunun sonuçları Ortadoğu'nun çok ötesine uzanıyor. Tehlikede olan sadece belirli bir çatışmanın sonucu değil; uluslararası ilişkilerin genel yapısı bizzat tehlikeye giriyor.
Bir devletin kendi iradesini evrensel olarak dayatabileceği ve küresel düzeni kendi suretinde şekillendirebileceği fikri bugün test ediliyor ve bu sınavda yetersiz kalıyor.
Tarih, böylesi bir tahakküme talip olan güçlerin birçok örneğini sunuyor.
Uzun vadede bakıldığında hiçbirinin başarılı olamadığını görüyoruz. Bu hedefe en çok yaklaşanlar bile nihayetinde aşamadıkları yapısal veya stratejik kısıtlamalarla yüzleşiyor.
Amerika Birleşik Devletleri de bu kuralın bir istisnası sayılmıyor.
Bu illüzyonun sona ermesi; ideolojik hesaplaşmalarla, eşi benzeri görülmemiş bir küreselleşmeyle ve tek bir gücün geçici yükselişiyle damgalanan 20. yüzyılın gerçek kapanışına işaret ediyor.
Ardından gelecek olan ise bize çok daha tanıdık bir tablo sunuyor: Çok sayıda güç merkezinin, birbiriyle yarışan çıkarların ve sürekli değişen ittifakların hüküm sürdüğü bir dünya...
Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki bu savaş, işte tam da bu büyük geçişin yaşandığı o kritik anlardan birini temsil ediyor.
Süreç nasıl biterse bitsin, şimdiden bir sonuca varmak mümkün görünüyor: İran, geri adım atmayarak uluslararası sistemin evrimine önemli bir katkıda bulunuyor. Fiilen; aşırı yayılma ve boş bir illüzyon üzerine kurulu o yapıyı çökerten son ağırlık oluyor.
Dünya artık eskisi gibi olmayacak. Bu köklü değişim; yalnızca yaşanabilecek yıkımlar ya da diplomasi yüzünden değil, temel bir fikrin, yani o tartışmasız küresel hegemonya düşüncesinin artık geçerliliğini yitirmesiyle gerçekleşiyor.
Çeviri: YDH