
YDH- Şu an tüm gözler Pakistan’ın başkenti İslamabad’a çevrildi. Başbakan Şehbaz Şerif ve Genelkurmay Başkanı General Asım Münir’in öncülüğünde, ABD ve İran arasında yeni bir müzakere sürecinin başlaması bekleniyor.
Zira bu iki isim, taraflar arasında kırk gün boyunca süren o sert çatışmaların ardından ateşkesin sağlanmasında kilit rol oynadı.
Gerek medyada ve siyasi kulislerde gerekse uluslararası karar merkezlerinde bir bekleyiş, bir temkin ve belirsizlik havası seziliyor.
Aslında bu durum oldukça doğal; çünkü savaş hem coğrafi hem de askeri açıdan çok kritik bir noktaya ulaştı. Üstelik geçmişteki acı tecrübeler de hafızalarda taze duruyor.
ABD ve müttefiki İsrail, daha önce ister Umman’da ister Cenevre’de olsun, diplomasi masasına adeta ihanet ederek müzakereler sürerken İran’a karşı iki kez savaş başlattı.
Bölgedeki Amerikan askeri yığınağı ve kargo uçaklarının yarattığı yoğun hava trafiği de eklenince, insanların şüphe duyması için elinde yeterince sebep var.
Müzakereler devam ederken İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Alman mevkidaşı Johann Wadephul ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi.
Görüşmede İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarını "acımasız" olarak nitelendiren Arakçi, uluslararası toplumu acil müdahaleye çağırdı.
ABD’ye karşı sert eleştirilerini sürdüren Bakan, "ABD'nin diplomasiye defalarca ihanet etmesi nedeniyle bu görüşmelere tam bir güvensizlikle giriyoruz" diyerek, İran halkının haklarını koruma konusundaki kararlılıklarını vurguladı.
Yine de müzakerelerin ne kadar zorlu geçeceğini kabul etsek de bu karamsarlığı gereğinden fazla büyütmemek gerekiyor.
Aksine, mevcut tablo bizi aşırı karamsarlıktan ziyade temkinli bir iyimserliğe yönlendiriyor. Bu iyimserliğin arkasında ise çatışmanın gerçek nedenleri ve son kırk günde yaşanan savaşın ortaya koyduğu somut veriler yatıyor.
İslamabad’daki zirve sürerken, İran cephesinden müzakerelerin çerçevesine dair kritik açıklamalar geldi. İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf, X (eski adıyla Twitter) hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda, Washington ile masaya oturmadan önce uygulanması gereken iki temel şartı kamuoyuna duyurdu:
• Lübnan’da kalıcı ateşkesin sağlanması,
• İran’ın uluslararası sistemde dondurulmuş olan varlıklarının serbest bırakılması.
Galibaf, bu iki adım atılmadan müzakerelerin fiilen başlamayacağının sinyalini verdi.
Çarşamba günü duyurulan ve Lübnan’ı da kapsaması beklenen ateşkes taslağına rağmen, sahada İsrail saldırılarının devam etmesi, İslamabad'daki diplomatik trafiğin önündeki en büyük engel olarak görülüyor.
Savaş aslında bir müzakere aracıdır. Ne kadar şiddetli geçerse geçsin, taraflardan biri kesin ve mutlak bir zafer kazanamadığı sürece savaşlar her zaman masada bitiyor.
ABD-İran savaşı özelinde de durum pek farklı değil.
Özellikle ABD ve İsrail’in başını çektiği saldırgan taraf, İran’ın askeri gücünün temel direklerini, yani füze ve insansız hava aracı kapasitesini yok edemeyeceğini artık anlıyor.
Bu da kesin bir zaferin neredeyse imkansız olduğunu gösteriyor.
Diğer yandan, her iki taraf da savaş boyunca adeta uçurumun kenarında yürüyor; ancak geri dönüşü olmayan o büyük yıkıma yol açacak kırmızı çizgileri aşmamaya özen göstererek bir çözüm kapısı aralıyor.
Bu kırmızı çizgiler temel olarak enerji kaynaklarını, kimyasal ve nükleer tesisleri kapsıyor. Ayrıca Körfez sularından geçen devasa internet kabloları ile küresel teknoloji şirketlerinin güvenliği de bu dokunulmazlar listesinde yer alıyor.
Ateşkes öncesi yaşanan o kırk günlük süreç, ABD’nin sürpriz taktiklerinin çöktüğünü ve ilan ettiği savaş hedeflerine ulaşamadığını açıkça ortaya koydu.
İran, bu süreçte uyguladığı taktiksel caydırıcılık hamleleriyle saldırıları dizginlemeyi başardı; dengeyi koruyarak karşı hamlelerini de kararlılıkla yaptı.
Bölgesel çapta etkili, küresel ölçekte ise enerji tesislerinden teknoloji şirketlerine, suikastlara karşılık vermeye kadar uzanan geniş bir caydırıcılık ağı ördü.
Onlarca yıldır hazırlandığı gibi, savaşı çok daha uzun süre ve yüksek tempoda sürdürebileceğini düşmanlarına kanıtladı.
Nitekim Batı istihbarat raporları da İran’ın elinde binlerce balistik füze ve on binlerce insansız hava aracı bulunduğunu, üstelik füze fırlatma platformları üretmede üstün bir yeteneğe sahip olduğunu doğruluyor.
İran cephesi, masadaki varlığını "güç diplomasisi" olarak tanımlıyor.
Hükümet sözcüsü Fatemeh Muhacirani, diplomatik heyetin arkasında Devrim Lideri Mücteba Hamenei'nin rehberliği ve alarm durumundaki İran Silahlı Kuvvetleri'nin gücü olduğunu vurguladı.
Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi ise bu turu öncekilerden ayıran net bir çizgi çekti:
"Bu sadece bir diyalog değil, bir talepler dizisidir. Hürmüz Boğazı üzerindeki etkin kontrolümüz, Amerikalıları bu masaya oturmaya zorlayan en büyük kozumuzdur."
Müzakereler ilerlese de Tahran, Washington’ın "İsrail'i bağımsız ve yıkıcı bir taraf olarak gösterip kendini sorumluluktan sıyırma" stratejisine karşı tetikte olduğunu belirtti.
İran Dışişleri Sözcüsü İsmail Bekai, Amerikan çevrelerinde müzakerecilerin öldürülmesine yönelik çağrıları "devlet terörizmine kışkırtma" olarak niteleyerek sert tepki gösterdi.
Müzakereler için seçilen isimler, her iki tarafın da masadan olumlu bir sonuçla kalkma konusunda ne kadar istekli olduğunu gösteriyor. ABD heyetine Başkan Yardımcısı J.D. Vance başkanlık ederken, İran tarafını ise Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf temsil ediyor.
Daha önce Washington’ın Galibaf’ı, İran’ın ise Vance’i muhatap almak istediğine dair bilgiler basına sızmıştı; bu görevlendirmelerle her iki taraf da beklentilere karşılık veriyor.
╰┈➤ İslamabad tiyatrosunda üyeler ve tarih netleşiyor
Burada Galibaf’ın konumuna dikkat çekmek gerekiyor; kendisi sadece yönetim içindeki kilit rolüyle değil, aynı zamanda ekonomist kimliğiyle ve Washington’ın müzakere masasında görmek istediği geçmişiyle öne çıkıyor.
J.D. Vance cephesinde ise Trump’ın bu kararı öncesinde, kendisinin savaşa karşı olduğuna dair sızıntılar İran tarafında ona yönelik bir güven oluşturuyor.
Heyetlerin yapısı da bu karşılıklı ciddiyeti pekiştiriyor. İran tarafında Dışişleri Bakanı Abbas Araqchi’ye askeri, hukuki ve ekonomik yetkililer eşlik ediyor. Amerikan heyetinde ise Steve Wittkopf ve Jared Kushner gibi isimlerin yanı sıra üst düzey askeri yetkililer yer alıyor.
Savaş boyunca ve ateşkes sonrasında karşılıklı sert söylemler havada uçuşsa da müzakerelerden hemen önce siyasi gerilim yerini gözle görülür bir yumuşamaya ve çözüm arzusuna bıraktı. Pakistan’a ayak basan İran Meclis Başkanı Galibaf, ülkesinin iyi niyetini şu sözlerle ortaya koydu:
"Eğer Amerika Birleşik Devletleri, İran halkının haklarını teslim etme konusunda gerçek bir irade sergilerse, bizim de anlaşmayı noktalamaya hazır olduğumuzu görecektir."
Diğer taraftan Amerikan başkanı da dengeli bir üslup benimseyerek kendileri için en kritik meselenin İran’ın nükleer silaha sahip olmaması olduğunu belirtti.
"İyi bir anlaşma için her şeyden önce nükleer silahın devre dışı kalması gerekir; bu zaten işin yüzde 99'u demek," diyerek bir anlamda zeytin dalı uzattı.
Bu karşılıklı mesajlar, masadaki başlıklar ne olursa olsun, tarafların süreci henüz başlamadan rayından çıkarmamaya kararlı olduğunu kanıtlıyor.
Şehrin kalbinden gelen ilk açıklamalarda taraflar arasındaki keskin görüş ayrılığı hissediliyor:
• İran kanadı: Muhammed Bakır Galibaf, İslam Cumhuriyeti’nin masaya "iyi niyetle" oturduğunu ancak karşı tarafa "asla güvenmediklerini" yineledi.
• ABD kanadı: Washington'dan hareket etmeden önce konuşan Başkan Yardımcısı J.D. Vance ise daha iyimser bir tablo çizdi. Vance, İran ile "yapıcı görüşmeler" yapmayı ve savaşa kesin olarak son verecek "olumlu bir sonuca" ulaşmayı umduğunu belirtti.
Müzakere masası kurulmadan hemen önce dikkat çekici bir askeri temas yaşandı.
Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi liderliğindeki İran heyeti, Cuma akşamı Pakistan Ordu Komutanı Asim Munir ile bir araya geldi.
Tesnim Haber Ajansı’nın aktardığına göre İran tarafı, ABD'nin müzakere sürecindeki mevcut taahhütlerini ihlal ettiğini savunarak bu konudaki protestosunu doğrudan Pakistan ordusuna iletti.
ABD bu ılımlı söylemleri somut adımlarla da destekliyor. İran’ın, İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırganlığının durdurulması yönündeki baskılarına karşılık veren Washington, müzakere isteğinin bir nişanesi olarak Katar ve Güney Kore’de dondurulan İran varlıklarını serbest bıraktı. Şurası kesin ki, müzakere edilecek konuların büyük çoğunluğunda, hatta tamamında zaten ön mutabakat sağlandı.
Eğer bu uzlaşı olmasaydı, ne bir ateşkes sağlanabilir ne de müzakere tarihi belirlenebilirdi. Masadaki detaylar hakkında bir belirsizlik sürse de —ister Tahran’ın reddettiği 15 maddelik Amerikan planı, ister Washington’ın yalanladığı 10 maddelik İran planı olsun— tarafların açıklamalarından nelerin pazarlık edileceğini kestirmek pek de zor değil.
Nükleer dosya meselesine gelirsek; Umman Dışişleri Bakanı’nın da işaret ettiği üzere, taraflar daha önce Cenevre’de verimli turlar geçirdi.
Bu yüzden nükleer meselenin artık bir engel teşkil etmesi beklenmiyor. Aksine İran’ın bu konudaki net tavrını bilen Trump, nükleer silahsızlanmayı İran ile yapılacak herhangi bir anlaşmayı kendi kamuoyuna kabul ettirmek için bir başarı öyküsü olarak kullanıyor.
İkinci büyük başlık ise İran’ın talep ettiği tazminat meselesi. Oldukça çetrefilli olan bu konuda, dondurulan varlıkların iadesi veya yaptırımların esnetilmesiyle bir orta yol bulunabilir. Bunlar müzakereleri tıkamayacak noktalar. Ancak Tahran bunlarla yetinmeyebilir. Bu noktada İran, Washington’ın hassas karnı olan Hürmüz Boğazı meselesini masaya sürüyor. Bu mesele, bir kriz başlığı olmaktan çıkarılıp iki tarafın da kabul edeceği bir çözüme dönüştürülebilir.
İran, kendi kara sularından geçen gemilerden geçiş ücreti almayı teklif ediyor ve bu konuda mecliste yasal hazırlıklara çoktan başladı. Eğer Washington bu talebe boyun eğerse, İran’a ödenmesi gereken savaş tazminatı için pratik bir alternatif yaratılmış olur.
Trump bu konuda henüz net değil; bazen fikre şiddetle karşı çıkıyor, bazen de İran’ın bu sürece dahil olmasına sıcak baktığını söylüyor. Belki de bu çelişkili tavrıyla konunun pazarlığa açık olduğunu ve karşılığında bir taviz beklediğini hissettirmeye çalışıyor.
Aslında Washington’ın asıl derdi iki temel noktada düğümleniyor: Birincisi İran’ın devasa enerji kaynaklarına ortak olmak, ikincisi ise İran’ın kendisine düşman bir ittifakın içinde yer almasını engellemek. Washington, İran’ı dünyanın en kritik enerji merkezlerinden biri olarak görüyor ve ülkenin jeopolitik ağırlığının farkında.
İran’ın doğrudan bir müttefik olmayacağını bilse de, en azından kısmi ekonomik ortaklıklarla Tahran’ı kendi safına yakın tutmaya çalışıyor. Bu anlaşmalar sayesinde Washington hem enerji pastasından pay almayı hem de İran’ın egemenliğine dokunmadan onu düşman kamplardan uzak tutmayı hedefliyor.
Müzakerelerin takvimi konusunda ise uluslararası ajanslar arasında görüş ayrılığı hakim.
Genel hatların tartışıldığı aşama geride kaldı; uzman heyetler ve özel komiteler şu an teknik detaylar üzerinde çalışıyor.
İlk etapta tek gün olarak planlanan görüşmelerin, elde edilen ilerlemeye bağlı olarak bir gün daha uzatılması gündemde. İran heyeti, taleplerinin tam olarak karşılanmaması durumunda müzakere odasını terk etmeye hazır olduklarını duyurdu.
Amerikan yayın kuruluşu CNN, Pakistanlı kaynaklara dayandırdığı haberinde, bir ateşkes mutabakatı için görüşmelerin birkaç gün daha sürebileceğini ve Pakistanlı yetkililerin J.D. Vance’i bu sürece eşlik etmesi için ülkede daha uzun süre tutmayı hedeflediğini bildirdi.
Buna karşın, İran merkezli Tasnim Haber Ajansı bu iddiaları "gerçek dışı" olarak nitelendirdi.
İranlı kaynaklar, müzakerelerin başlaması durumunda bugün öğleden sonra başlayıp sadece bir gün sürmesinin planlandığını ifade ederken; Tahran yönetiminin şu an için "karşı tarafı değerlendirme aşamasında" olduğunun altını çizdi.
Müzakerelerin önündeki en çetin engel hiç kuşkusuz Lübnan. Bu mesele, her şeyden önce ülkenin stratejik konumuyla ilgili. Ne İran Lübnan’ın İsrail eksenine kaymasına göz yumar, ne de Amerikalılar ülkenin tamamen İran nüfuzuna girmesine razı olur. Asıl soru şu: Masada bir orta yol bulunabilir mi?
Lübnan ve İsrail arasında müzakere sürecinin başlaması bu denklemin bir parçası sayılabilir. Lübnan hükümeti ile Washington arasında bu konuda bir uzlaşı sağlansa da işin sonu dönüp dolaşıp ABD’nin Pakistan’da İran ile yapacağı görüşmelere bağlanıyor. En nihayetinde, Washington’ın arabuluculuğunda yapılacak herhangi bir Lübnan-İsrail anlaşması, Tahran’ın sahadaki en büyük müttefiki Hizbullah hesaba katılmadan hayata geçemez.
Sonuç olarak şunu söylemek gerekiyor: Bu müzakereler hiçbir zaman kolay olmayacak.
Aksine uzun, yorucu ve kapsamlı bir sürece yayılacak; hatta bu esnada ateşkes defalarca delinecek. Ancak Trump yönetimi için şu an masadan başka bir seçenek görünmüyor.
İran’a karşı savaşını "ya hep ya hiç" diyerek başlatan Trump, bunun imkansız olduğunu artık anlıyor. Onun için artık "en iyisi" değil, "mümkün olanın en iyisi" ilkesi geçerli duruyor.
İranlı yetkililer, Hürmüz Boğazı’na ilerleme girişiminde bulunan bir Amerikan destroyerinin, Tahran tarafından iletilen "kesin uyarı" neticesinde durdurulduğunu ve geminin bölgeden çekildiğini duyurdu.
İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, bir televizyon kanalına verdiği mülakatta, ateşkesin ihlal edilme riskini taşıyan bazı kritik gelişmelerin yaşandığını; ancak bu durumun diplomatik girişimler ve silahlı kuvvetlerin süratli tepkisiyle bertaraf edildiğini kaydetti.
Yetkililerin paylaştığı bilgilere göre, söz konusu hadise Fuceyre Limanı’ndan Hürmüz Boğazı’na doğru hareket eden bir Amerikan destroyeriyle ilgili olarak gerçekleşti. İran silahlı kuvvetlerinin geminin her hareketini saniye saniye takip ettiği ve mevcut durumun Pakistan’daki müzakere heyetine anlık olarak raporlandığı ifade edildi.
İran heyetinin gelişmeyi Pakistanlı aracı kanallar üzerinden ABD tarafına ilettiği, eş zamanlı olarak da destroyere doğrudan uyarı yapılarak Hürmüz Boğazı’na yaklaşması durumunda hedef alınacağı mesajının gönderildiği bildirildi.
Tahran yönetiminin, "hareketin devam etmesi halinde geminin 30 dakika içinde vurulacağı ve bu durumun süregelen İran-ABD müzakerelerini tamamen sekteye uğratacağı" yönünde net bir ültimatom verdiği vurgulandı.
Sahadaki askeri takip ve diplomatik kanallardan gelen baskılar sonucunda, Amerikan gemisine durma talimatı verildiği ve geri çekilmenin sağlandığı aktarıldı.
Diğer yandan bir güvenlik yetkilisi, Axios tarafından öne sürülen "ABD Donanması gemilerinin Hürmüz Boğazı’ndan geçtiğine" dair haberi kesin bir dille yalanladı.
Yetkili, ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana boğazdan herhangi bir gemi geçişinin vuku bulmadığını belirtti. İran tarafı, bu gelişmenin silahlı kuvvetler ile diplomasi arasındaki stratejik koordinasyonun somut bir göstergesi olduğunun altını çizdi.
İranlı kaynaklar, Amerikalıların hâlâ "sahte bir zafer hikayesi" üzerinden algı yönetimi yapmaya çalıştığını savunuyor.
İkindi saatlerinde Axios’un Amerikalı ve İsrailli sahiplerine dayandırılan haberlerde, ABD’li yetkililerin savaş gemilerinin Körfez’e ilk kez girdiğini iddia ettiği görülmüştü.
Hemen ardından Donald Trump da mayınları temizlemeye başladıklarını ve Fars Körfezi’ni ulaşıma açacaklarını öne sürmüştü.
Ancak bölgeden gelen bilgiler gerçekliğin farklı olduğunu gösteriyor: Körfezi geçmeye teşebbüs eden bir ABD hücumbotu, ateşkes kurallarına riayet etmeyi sürdüren İran’ın kararlı uyarısı üzerine rotasını değiştirmek zorunda kaldı.
İranlı üst düzey bir siyasi ve güvenlik kaynağı, El-Meyadin’e yaptığı özel açıklamada, Amerikan gemilerinin Hürmüz Boğazı’nı geçtiğine dair servis edilen haberlerin gerçeği yansıtmadığını; bu iddiaların tamamen "hayali zaferler" yaratmaya matuf asılsız söylemler olduğunu ifade etti. Beyaz Saray’a yakın medya kuruluşları tarafından yayılan geçiş iddialarının yeni bir saha başarısızlığını simgelediğini belirten yetkili, şu ifadeleri kullandı:
"Medyada gerçekçi olmayan başarı hikâyeleri uydurmak, yalnızca hayali zaferleri teşvik etmek anlamına gelir. Bu girişim, Amerikan başarısızlıklarının devam eden domino etkisinin bir sonucudur ve temel amacı enerji piyasasındaki fiyat istikrarını manipüle etmektir."
Operasyonel sürecin detaylarına değinen yetkili, Hürmüz Boğazı’nı büyük bir çaba sarf ederek geçmeye çalışan unsurun aslında bir Amerikan hücumbotu olduğunu; ancak bu girişimin İran güçlerinin tam kuşatması ve kararlı uyarısıyla karşılaştığını, bunun sonucunda ise geminin rotasını değiştirerek geri dönmek zorunda kaldığını bildirdi.
Eş zamanlı olarak Bloomberg tarafından yayımlanan raporlarda, İran’a ait insansız hava araçlarının (İHA), Hürmüz Boğazı’ndan geçmeye çalışan iki Amerikan gemisine müdahale ettiği ve gemilerin çekilmesine sebebiyet verdiği öne sürüldü.
İran haber ajansı Fars da İran silahlı kuvvetlerinin tavizsiz duruşu ve Pakistan’daki İran müzakere heyetinin kritik uyarıları neticesinde bir Amerikan destroyerinin bölgeden çekildiğini doğruladı.
Habere göre İran, Pakistanlı yetkililer vasıtasıyla ABD’ye; destroyer hareketine devam ederse 30 dakika içinde hedef alınacağını ve bu durumun tüm diplomatik süreci bitireceğini bildirdi.
Bu sert askeri ve diplomatik baskının neticesinde Amerikan deniz unsurlarının ilerleyişini durdurarak geri çekildiği bir kez daha kaydedildi.