
YDH- Chicago Üniversitesi'nde siyaset bilimi doçenti Paul Poast, New York Times'ta yer bulan yazısında, Ukrayna ve İran cepheleri arasındaki görünmez köprüleri deşifre ederek bizi "yeni normal" adı verilen bu küresel kaosun yapı taşlarıyla yüzleşmeye çağırıyor.
28 Şubat’ta İran’da silahlar patladığında, dünya zaten derin bir kaosun içindeydi. Son iki yıl; hem devletlerin kendi iç hesaplaşmaları hem de birbirleriyle olan husumetleri bakımından, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en kanlı dönem olarak kayıtlara geçti. Çatışmaların tırmanışıyla şekillenen o meşhur "yeni normal", artık kapımıza dayanmıştı.
Bugün Ukrayna’daki savaş kanıksanmış bir kördüğüme dönüşürken, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü harekat ise pamuk ipliğine bağlı bir ateşkesle duraksamış vaziyette.
Bu tabloda, küresel sahnenin en korkutucu fenomeninin geri dönüşüne şahitlik ediyoruz: Dünya savaşı.
Farklı kıtalardaki bu iki devasa çatışma, büyük güçlerin stratejik satranç tahtasında birer cepheye dönüştü. Her iki savaşın dinamikleri birbirini doğrudan tetiklerken, çevre devletler de ister istemez bu girdabın içine çekiliyor.
Bu çatışmaların toplam hacmi ve şiddeti, geçtiğimiz yüzyılın o yıkıcı dünya savaşlarının henüz gerisinde olsa da, ikisi de aynı tehlikeli dürtüden besleniyor: Rakip ulusların, askeri kaba kuvveti birincil ve tek çözüm yolu olarak pervasızca benimsemesi.
Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri, bu meydan okumaya farklı gerekçelerle soyundu.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, nüfuz alanını genişletme ve kendi zihninde Rus toprağı saydığı yerleri geri alma hırsıyla hareket etti.
Amerika Birleşik Devletleri’nin İran cephesindeki gerekçeleri zaman zaman değişse de, ABD Başkanı Trump, İran’ın nükleer bir güç olmasına asla göz yumulmayacağını kararlılıkla vurguladı. (Amerika’nın bu savaştaki ortağı İsrail de aynı hedefi paylaşıyor; ancak ateşkesi her an çökertebilecek kendine has siyasi hesapları olduğu da bir gerçek.)
Nihayetinde hem Putin hem de Trump, zaferin çantada keklik olduğuna ve uluslararası hukuku çiğneseler dahi hedeflerine giden yolda her türlü şiddetin mübah olduğuna inandılar.
Sadece birkaç hafta içinde Ukrayna ve İran’daki çarpışmalar, süregelen büyük güç rekabetinin ete kemiğe bürünmüş hali oldu. Her iki cephede de Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri birbirinin hasmına kol kanat gerdi.
Amerika; Rusya’ya karşı Ukrayna’ya silah, istihbarat ve strateji desteği vermeyi sürdürürken, Rusya’nın da Tahran’a dron sevkiyatı yaptığı, ABD mevzilerine dair hedef ve harita bilgisi sızdırdığı bildirildi.
ABD ve Rusya henüz birbirine doğrudan namlu doğrultmamış olsa da, aslında başkasının elindeki silahı doldurup hedefe yönelten asıl güçler onlardır.
Bu iki savaş, adeta birbirinin yakıtı haline geldi. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla sarsılan küresel petrol piyasası, Rusya için beklenmedik bir can suyu oldu.
Rusya, hem petrolünü yüksek fiyattan satarak kazanç sağladı hem de küresel fiyatları dizginlemeye çalışan Trump yönetiminin yaptırımları gevşetmesiyle nefes aldı.
Dünyanın gözü ve kaynağı İran’a kayınca, Rusya bu fırsatı kaçırmayıp Ukrayna’da mevzi kazanmak için büyük bir bahar taarruzu başlattı.
Öte yandan Ukrayna, Rusya’ya karşı geliştirdiği insansız hava aracı savunma tecrübesini, Amerika’ya ve İran tehdidi altındaki Arap ülkelerine bir koz olarak sundu.
Çatışmalar, çevre ülkeleri de birer birer içine çekiyor. Ukrayna cephesinde Rusya; Çin’in ekonomik ve teknik desteği, Kuzey Kore’nin doğrudan asker takviyesi ve İran’ın dronlarıyla ayakta duruyor.
Avrupalı müttefikler ise Ukrayna’nın silahlandırılmasında son bir yıldır dizginleri ellerine alarak hayati bir rol üstlendiler.
NATO ülkeleri, Trump’ın Hürmüz Boğazı konusundaki çağrılarına mesafeli dursa da, geçtiğimiz ay NATO komutasındaki füze savunma sistemleri Türkiye’yi hedef alan İran füzelerini bertaraf etti.
Körfez ülkelerine düşen füzeler bu devletleri ateş hattına çekerken; İsrail Lübnan’daki Hizbullah’ı vurdu, Yemen’deki Ensarullah ise İsrail’e füze yağdırdı.
İlk iki dünya savaşı, milyonlarca askerin göğüs göğüse çarpıştığı ve tarihin görmediği can kayıplarının yaşandığı olaylardı.
Ancak her dünya savaşı bu şablona uymak zorunda değil. Zaten tarih, ilk küresel hesaplaşmaların bunlar olmadığını söyler.
18. yüzyıl ortasındaki Yedi Yıl Savaşı ve 19. yüzyıl başındaki Napolyon Savaşları da aslında birer dünya savaşıydı; farklı kıtalarda yürütülen ama büyük güçlerin koordinasyonuyla birbirine bağlanan devasa mücadelelerdi.
Özellikle 1756-1763 yılları arasındaki Yedi Yıl Savaşı, bugün yaşadıklarımızı anlamak için bir ayna niteliğindedir.
O dönemde savaşın merkezi Avrupa olsa da, Britanya ve Fransa gibi küresel güçlerin rekabeti nedeniyle çatışmalar kıtaları aşmıştı.
Tıpkı bugünkü gibi, devletlerin ulusal güçlerini sergilemek için askeri kuvvete sarıldıkları bir devirdi.
Kimileri Soğuk Savaş’ı da bir dünya savaşı sayar. Soğuk Savaş’ın aslında pek de "soğuk" geçmediği, dünyanın dört bir yanını kavurduğu bir gerçek.
Ancak o dönemin çatışmaları, bugün Avrupa ve Orta Doğu’da gördüğümüz o girift bağdan ve eş zamanlılıktan yoksundu.
En önemlisi de dönemin süper güçleri, ellerindeki nükleer cephaneliklerin dehşetiyle, askeri güç kullanımı konusunda çok daha temkinliydiler.
Oysa bugün hem Putin hem de Trump, hedeflerine ulaşmak adına orduyu sahaya sürme konusunda çok daha pervasız, ekonomik ve toplumsal yıkımlara karşı ise çok daha kayıtsız bir tutum sergiliyorlar.
İran ve Ukrayna’daki savaşları birbirinden bağımsız olaylar değil, küresel bir bütünün parçaları olarak okumak hayati önem taşıyor.
Bu savaşların birbirine nasıl eklemlendiğini görmek; güç odaklarının bölge ve nüfuz kontrolü için yarıştığı bu çok kutuplu dünyada, liderlerin "küresel" düşünmesini zorunlu kılıyor.
Bir coğrafyadaki kıvılcımın bir diğerine sıçraması artık kaçınılmaz.
Bir cepheye akıtılan kaynak, diğer cephede zaafiyet demektir; bu da müttefikleri koruma veya bir tehdidi durdurma gücünü kırar.
Güvenlik meselelerinin bu küresel ağını idrak edememek, devletlerin "sınırlı bir savaş" niyetinden bir "dünya savaşı" felaketine nasıl sürüklenebileceğinin resmidir.
Geçen yıl, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişinin 80. yılıydı. O yıkımın büyüklüğü tarihte eşsizdir ve umarız hep öyle kalır.
Ancak o ölçekte bir yıkım yaşamasak bile, bir kez daha "dünya savaşı çağına" girdiğimiz gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız.
Çeviri: YDH