Düşmanın alternatif planı: İç fitnenin zincirlerini kırmak

15 Nisan 2026

"Hizbullah'ı askeri sahada kırmayı başaramayan düşmanları, ona iç fitne üzerinden ağır bir bedel ödetebileceklerini kurmakta veya buna vehmetmektedirler."

YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim el-Emin, Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında Pakistan arabuluculuğunda yürütülen bölgesel ateşkes senaryosunda, İsrail'in ve Lübnan içindeki uzantılarının Lübnan'ı bu barış ikliminden nasıl kasten dışarıda bırakmaya çalıştığını söylüyor. El-Emin'e göre İsrail, Hizbullah'ı askeri sahada yenemeyeceğini anladığından, stratejisini değiştirerek Washington'daki lobisi ve Beyrut'taki işbirlikçi siyasi elitler (Başbakan ve Cumhurbaşkanı profilleri) aracılığıyla doğrudan "Hizbullah toplumunu" hedef alan bir demografik baskı ve iç savaş (fitne) kışkırtıcılığına girişti. El-Emin, düşmanın asıl niyetinin askeri bir zaferden ziyade, Lübnan'ı mezhepsel ve siyasi hatlar üzerinden içeriden çökertmek olduğuna dikkat çekiyor.

Amerika Birleşik Devletleri ile İran’ı doğrudan müzakere masasında buluşturmaya yönelik Pakistan ara buluculuğunun mesafe katettiği duyurulduğundan beri, en büyük tedirginliği yaşayan taraf İsrail oldu.

Bu tedirginlik yalnızca iki taraf arasında bir mutabakata varılma ihtimalinden kaynaklanmıyordu; asıl endişe, Washington’ın arabuluculara Lübnan’ı da bu mutabakat paketine dahil etmeyi kabul ettiğini bildirmesiydi.

Nitekim İslamabad, nihai onayı almadan önce son taslağı Tahran’a gönderdiğinde, metne Amerika’nın savaşın durdurulması kararının Lübnan’ı da kapsayacağına dair taahhüdünü içeren bir madde eklemişti. İşte düşman hükümetini zıvanadan çıkaran nokta tam olarak buydu.

Siyonist varlığın Washington’daki siyasi aygıtı, aralıksız on altı saat boyunca teyakkuza geçti. Askeri, istihbari, diplomatik veya siyasi düzeyde Amerikan makamlarıyla irtibatı olan hiçbir İsrailli yetkili kalmadı ki kanallarını sonuna kadar zorlamasın.

Tümü tek ve net bir başlık altında toplanmıştı: "İsrail, başa aynı anda inen iki darbeyi kaldıramaz ve bizi Lübnan’daki savaşı durdurmaya mecbur edemezsiniz!"

Nihayetinde Amerikan yönetimini, Lübnan’ı ateşkesin dışında tutmaya ikna eden temasların doğasına dair pek çok veri ve sızıntı dolaşıma girmiş olsa da, kesin olan bir şey var: Amerikan tutumundaki bu eksen kayması yalnızca İsrail’e bildirildi.

Öyle ki, ateşkesin resmen ilan edildiği ana kadar Pakistan, mutabakat maddelerinin değiştirildiğine dair Amerika’dan tek bir bildirim dahi almamıştı.

Ne var ki hilenin ilk emareleri, Amerikan başkanının Amerika ve Ortadoğu'daki müttefikleri adına ateşkesi duyurduğu ve Lübnan’a en ufak bir atıfta bulunmaktan özenle kaçındığı ilk açıklamasıyla belirdi. Bunun üzerine Tahran derhal İslamabad ile yeniden temasa geçti.

Pakistanlı arabulucu, yalnızca İran’ın talebine binaen değil, aynı zamanda Amerikalılarla varılan mutabakatın bir gereği olarak, bizzat Başbakan'ın adıyla Lübnan’ı açıkça zikreden bir açıklama yayımlanacağını teyit etti. Beklenen açıklama gerçekten de yapıldı.

Bu durum, İsrail’i hızla ret beyanında bulunmaya sevk ederken, yalnızca birkaç saat sonra Amerikan resmi makamları da anlaşmanın Lübnan’ı kapsamadığını teyit eden o tutumu sergiledi.

Elbette bu netice; zemin hazırlanmadan, bir kurgu sahnelenmeden ve alternatif bir yol sunulmadan elde edilemezdi. Paralel odalarda, farklı bir rotanın haritasını çizmek üzere hummalı bir çalışma yürütülüyordu.

Washington’daki siyasi ve diplomatik bir ekip, doğrudan İsrail ile koordinasyon halinde, gelişmelerin pusulasını yeni bir yöne çevirmek için yoğun bir gayretin başını çekiyordu.

Beyaz Saray’ın koridorlarında Steve Witkoff ve bazı danışmanlar İsrail’in talebine karşı bir itiraz sergilememişti. Ancak Beyaz Saray dışından da bir baskı dalgasına ihtiyaç vardı.

Bu görev, Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Brad Cooper başta olmak üzere askeri müessesedeki nüfuz sahibi şahsiyetlere havale edildi.

Buna, Siyonist Senatör Lindsey Graham’ın, Amerika’nın Lübnan Büyükelçisi Mişel İsa’nın ve başını Siyonist-Lübnanlı Antun Sahnavi’nin çektiği bir finansör ve etki ajanları ağının yürüttüğü lobi faaliyetleri de eşlik etti.

Ancak Lübnan içerisinden baskı dozu artırılmadan hızlı bir neticeye ulaşmak mümkün değildi. Tam bu noktada, Cumhurbaşkanı Jozef Aun ve Başbakan Nevaf Selam da bu koroya dahil oldu.

Bu iki isim, Lübnan’ı İslamabad masasının dışına itme fikrinde, Amerikalı yetkililerle doğrudan iletişim kanallarının kopması neticesinde maruz kaldıkları dışlanmışlık halinden kurtulup uluslararası temas çemberine geri dönmek için bir fırsat gördüler.

Fakat Büyükelçi İsa’nın pazarlamakla görevlendirildiği bu fikir, dengeleri değiştirdi. Cumhurbaşkanı Aun, Washington ile doğrudan iletişim kanalları açma ihtimalinin nabzını bir kez daha yoklamaya çalışsa da, masaya konulan planın kendisinden ziyade Başbakan Selam’ın rolüne ihtiyaç duyduğunu çok geçmeden fark etti.

İşte burada, her ikisinin de konumundan bağımsız, İsrail ile müzakerelerle değil, bilakis Lübnan’ın iç işleyişine dair çok daha sinsi bir plan devreye giriyordu.

İsrail, 2000 yılındaki geri çekilmesinden[1] bu yana eşi benzeri görülmemiş bir şekilde ve Lübnan sahasında alışılageldik yöntemlerinin çok ötesinde bir operasyonel mekanizmayla teyakkuza geçmişti.

Yıllar boyunca istihbarat aygıtlarını Direniş’in altyapısını hedef alan güvenlik odaklı bir savaş çerçevesinde adam devşirme ve bilgi toplamaya teksif eden İsrail, işgal rejiminin stratejik değerlendirme merkezlerinin vardığı sonuçlar doğrultusunda, artık güvenlik-siyaset eksenli yeni bir yaklaşıma ihtiyaç duyuyordu.

Zira onlara göre yeni aşama, doğrudan "Hizbullah Toplumu"[2] olarak adlandırılan sosyolojik tabana darbeler indirmeyi gerektiriyordu ve bu, otuz altı saat içinde uygulanabilirliği kanıtlanmış bir dizi adımı zorunlu kılan bir seçenekti.

Birinci olarak; İran ile ateşkesin sağlanmasından saatler sonra düşman, Beyrut Limanı patlamasını aratmayacak ölçüde vahşi ve dehşet verici bir katliama imza attı.

Lübnan’daki vesayet ve işgal otoritesinin[3] bu vahşet seviyesine karşı koymak üzere ayağa kalkması beklenirken, tam tersi oldu. Başbakan, devletteki "Sünnilerin temsilcisi" sıfatıyla, Direniş’e karşı yürüttüğü savaşta yeni bir cephe açtı.

Bakanlar Kurulu toplandığında Aun ve Selam, Beyrut’u silahsız (yani Direniş'ten arındırılmış) bir şehir haline getirme kararını ellerinde tutuyordu. Bu, Jozef Aun'un planında yer alan ve "Ma'rab Sünnileri"[4] aracılığıyla zemini hazırlanan bir teklifti.

Aun, hükümet oturumlarına katılmak dahi istemeyecek kadar derin bir hayal kırıklığı yaşarken, büyük bir kararın alınacağı o toplantıyı yönetmek zorunda kalmıştı; üstelik bu aşamada inisiyatifin artık kendi elinde olmadığını, fiilen Başbakan'ın eline geçtiğini peşinen biliyordu.

İkinci olarak; Düşman, Lübnan içindeki siyasi şahsiyetler ve güçlerle temaslarını yeniden başlattı ve sağcı partilere mensup gruplara yönelik mali (ve mali olmayan) bir destek planını fiilen uygulamaya koydu.

Bu gruplar, "Lübnan sokağının Hizbullah’tan kurtulma arzusunu" yansıtacak siyasi ve popüler eylemler başlatmaya teşvik ediliyordu. Bu sürecin itici gücünü "Washingtonlu Lübnanlılar - Graham Grubu" üstlenmişti.

Ardından, Başkent'in merkezinde Başbakan'ı destekleyen sloganlar atacak ve Hizbullah’ın tüm siyasi ve sivil yapılarıyla Beyrut'taki varlığını menedecek acil önlemler alınmasını talep edecek gösteriler ve oturma eylemleri düzenleyebilme kapasitelerini ölçmek üzere Beyrut'taki Sünni güçlerin ve şahsiyetlerin nabzı yoklanmaya başlandı.

Esasen Başbakan Selam'ın kendisi de, Çarşamba katliamını düşman adına meşrulaştırarak, "her hava saldırısının Hizbullah ile bağlantılı bir sebebi olduğunu" savunduğu Perşembe günkü oturumda bu yönelimin taşlarını döşemişti.

Üçüncü olarak; Ne İsrail'in ne de içerideki müttefiklerinin hesaba kattığı bir gelişme yaşandı. "Çarşamba Katliamı" bizzat Washington'da şok etkisi yarattı. İsrail saldırılarının sonuçlarını belgeleyen fotoğraf ve videoların hızla yayılmasıyla, Beyaz Saray'ın üzerine eşi görülmemiş bir kasvet çöktü. Eş zamanlı olarak, saldırıların doğrudan sivilleri hedef aldığını teyit eden güvenlik raporları geldi.

Avrupa ve Arap başkentlerinin Amerikan yönetimiyle kurduğu yoğun temaslar, Trump'ın Amerikalı yetkililer önünde öfkesini dile getirmesine yol açtı.

Bizzat kendi ekibinin, Netanyahu ile yaptığı "gergin" telefon görüşmesini sızdırdığı; sonrasında ise Aun ve Selam'a, Beyrut'un hava saldırılarından masun tutulacağının bildirildiği anlaşıldı. Ne var ki, her iki isim de daha sonra, bu garantilerin İsrail'in düzenleyebileceği suikast operasyonlarını kapsamadığını itiraf edecekti.

Dördüncü olarak; Aun ve Selam, Büyükelçi İsa'nın Pakistanlı arabulucuyla derhal temasa geçme talebine icabet ettiler. Ancak bu temas, ateşkesin Lübnan cephesini de kapsamasını garanti altına almasını teşvik etmek için değil; bilakis "Meşru Lübnan Devleti"nin, İran'ın yürüttüğü müzakerelere Lübnan dosyasının dahil edilmesini reddettiğini bildirmek içindi.

"Meşru Lübnanlılar", İslamabad makamlarına, Lübnan'ın İsrail ile doğrudan müzakerelere girmek üzere olduğunu ilettiler. Bu adım, Beyrut'un Tahran ile yürütülen görüşmelerin bir parçası olmak istemediğini vurgulayan paralel Amerikan-Pakistan temaslarıyla aynı zamana denk getirildi.

Beşinci olarak; Amerikalılar, Tahran'ın herhangi bir çözümü Lübnan'daki savaşın durdurulması şartına bağlama ısrarının hala aşılamadığını hissettiler. Bu nedenle arabulucu vasıtasıyla Tahran'a hızla şu mesajı ilettiler: İsrail askeri operasyonları sınırlandırmaya mecbur bırakıldı; Dahiye de dahil olmak üzere Beyrut bombardıman çemberinin dışında kalacak ve düşmanın sözde "Şii Birimi"ne yönelttiği tehditler eyleme dökülmeyecek.

İran ise bu adımın yetersiz olduğu cevabını verdi. Eğer müzakerelerin devam etmesinde ısrar ediliyorsa, Hürmüz Boğazı'nın açılması kararı, yurt dışındaki dondurulmuş İran fonlarına ilişkin maddenin yanı sıra Lübnan maddesine de ciddi bir çözüm bulunana dek askıda kalacaktı.

Buna karşılık Washington, İsrail'in tutumuyla bağlantılı bir başka çıkmazı ifşa etti. Zira ateşkes talebinin bu kez Hizbullah'tan ziyade Lübnan'ın iç dengeleriyle ilgili olduğunu açıkça ortaya koydu.

Beyrut'taki "kendi adamları", içeride Hizbullah'a karşı koyma taahhütlerini yerine getirebilmek için bu adıma muhtaçtılar. Nitekim tartışmalar iki seçenek etrafında düğümlendi: Ya geri çekilme olmaksızın kalıcı bir ateşkes ya da Lübnan makamlarının bunu çok yönlü bir siyasi sermaye olarak kullanabilmesi için İsrail'in Avali Nehri'nin[6] kuzeyindeki askeri operasyonları sonlandırdığını resmen ilan etmesi.

Bazı otorite sahiplerindeki hıyanetin boyutunu anlamak kimilerine tuhaf gelebilir; ancak Washington'da, "En azından başkentte bir ateşkese duyulan ihtiyacın, yaklaşık 200 bin Şii'yi başkenti terk edip Dahiye'ye ve diğer bölgelere gitmeye zorlayacağı, bunun da Hizbullah'ın bilhassa başkentteki her türlü kitlesel hareket kabiliyetini felç edeceği" söylemini işitmek hiç de şaşırtıcı değildir.

Fakat tüm bu olup bitenler, ortaya çıkan yeni gerçeklikleri değiştirmeye yetmeyecektir. Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım'ın verdiği o apaçık mesajı kavrayamayanlar; yani Direniş'in, kendisine "suçlu bir çete" muamelesi yapan hiçbir otoriteyle işbirliği masasına oturmayacağı ve işgal ile saldırı sürerken dayatılacak hiçbir ateşkese itibar etmeyeceği gerçeğini idrak edemeyenler, manzarayı çok daha dikkatli bir gözle yeniden okumalıdır.

Bugün İsrail'in arzuladığı, ABD'nin desteklediği ve Suudi Arabistan'ın da karşı çıkmadığı planın doğrudan Lübnan'daki iç meseleyle ilgili olduğu anlaşılmalıdır. Bir başka deyişle, Hizbullah'ı askeri sahada kırmayı başaramayan düşmanları, ona iç fitne[7] üzerinden ağır bir bedel ödetebileceklerini kurmakta veya buna vehmetmektedirler.

Önemli olan, bulunduğumuz her konumda şu gerçeğin idrakine varmaktır: Büyük kırılmalar yaşandı ve ufukta çok daha büyükleri görünüyor. Evlatları ister razı olsun ister karşı çıksın, bildiğimiz Lübnan artık eski haliyle kalmayacaktır... Ve Lübnan'ın o vehimler ve illüzyonlar dünyasındaki yegane hakikat de budur!


[1] خطة العمل الداخلية (Huttatu'l-ameli'd-dâhiliyye) / İç İşleyişe Dair Plan: El-Emin, İsrail'in asıl niyetinin cephede savaşmak değil, Lübnan devlet aygıtını (Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık) kullanarak Hizbullah'ı içeriden boğmak (fitne) olduğunu vurguluyor. (ç.n.)

[2] 2000 Yılındaki Geri Çekilme: İsrail'in Güney Lübnan'dan 25 Mayıs 2000'de tek taraflı olarak çekilmek zorunda kalması, Direniş (Hizbullah) literatüründe "İlk büyük zafer" olarak kabul edilir. Yazar, düşmanın o tarihten bu yana aldığı en büyük teyakkuz hâlinin altını çiziyor. (ç.n.)

[3] مجتمع حزب الله (Müctema'u Hizbillah) / Hizbullah Toplumu: Buradkai (بيئة المقاومة - bietü'l-mukâveme) "Direnişin ekosistemi/toplumu" kavramı çok kritiktir. Yazar, İsrail'in sadece askeri kanadı değil, Direniş'e destek veren Şii tabanı (hastaneler, okullar, sivil kurumlar ve sivil halk) bütünüyle hedef aldığı, bunun bir "toplumsal mühendislik/yıkım" projesi olduğunu vurguluyor. (ç.n.)

[4] سلطة الوصاية والاحتلال (Sultatu'l-vesâye ve'l-ihtilâl) / Vesayet ve İşgal Otoritesi: El-Emin mevcut Lübnan hükümetini ve Cumhurbaşkanını meşru bir milli irade olarak değil, ABD-İsrail ekseninin "vesayeti" (kayyumu) olarak kodluyor. (ç.n.)

[5] سنّة معراب (Sünnetü Ma'râb) / Ma'râb Sünnileri: "Ma'râb", Semir Caca'nın liderliğini yaptığı faşist Maruni partisi Lübnan Kuvvetleri partisinin genel merkezinin bulunduğu yerdir. "Ma'râb Sünnileri" ifadesiyle yazar, Sünni tabanı temsil ettiğini iddia eden ancak politik olarak aşırı sağcı ve Direniş karşıtı Hristiyan kampla (ve dolaylı olarak ABD-İsrail ekseniyle) hizalanan Sünni siyasetçileri (başta Başbakan olmak üzere) ağır bir ironi ve tahfif ile eleştiriyor. (ç.n.)

[6] Güney Lübnan'da Sayda (Sidon) şehrinin hemen kuzeyinden denize dökülen nehirdir. İsrail'in askeri operasyonlarını bu nehrin kuzeyinde bitirmesi, Litani Nehri'nin ötesinde, Beyrut'a daha yakın bir güvenlik hattı oluşturma hedefini jeostratejik bir gönderme ile ifade eder. (ç.n.)

[7] Fe-te-ne kökü altını ateşte eriterek saflığını sınamak demektir. İslam siyaset düşüncesinde Fitne, ümmetin kendi içinde birbirine kılıç çekmesi, kardeşin kardeşi vurmasıdır ve dışarıdan gelen bir işgalden (Gazz) daha yıkıcı kabul edilir. (Kur'an: "Fitne, adam öldürmekten daha eşeddir/kötüdür", Bakara:191). İsrail'in nihai silahının bu teolojik ve sosyolojik yıkım olduğu iması vardır. (ç.n.)

Çeviri: YDH