
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Yahya Debbuk, ABD’nin İran’a yönelik uyguladığı "azami baskı" politikasının, enerji piyasaları ve küresel ittifaklar (özellikle Çin faktörü) nedeniyle nasıl bir stratejik çıkmaza dönüştüğünü ele alıyor. Yazar, İran’ın ekonomik yıkıma direnerek zaman kazanmasını "stratejik sabır" olarak nitelerken, Trump yönetiminin seçim kaygıları ve ekonomik kırılganlıklar nedeniyle aceleci bir çıkış yolu aradığını vurguluyor.
İran'ın, Amerikalı muhataplarıyla arabulucular üzerinden yürüttüğü git-gellerin ardından müzakere masasına dönmesi kuvvetle muhtemeldir.
Ancak bu kez masaya, savaşın patlak vermesinden önceki konumundan çok daha güçlü, hatta limanlarına Amerikan kuşatması [1] dayatılmadan önceki halinden çok daha tahkim edilmiş bir müzakereci sıfatıyla oturacaktır.
Tahran’ın konumundaki bu iyileşme; stratejik sabır, şokları emme kabiliyeti ve ağır bedellere göğüs germe iradesinin yanı sıra, İslam Cumhuriyeti’ne Amerika’daki hasımlarının öngördüğünden çok daha geniş bir manevra alanı sağlayan bölgesel ve uluslararası ittifaklar ağının bir bileşkesidir.
İran bu kozların yanı sıra, Başkan Donald Trump yönetiminin muzdarip olduğu ekonomik ve siyasi zafiyet noktalarına ve elindeki etkili seçeneklerin daralmasına da bahis oynamıştır.
Bu bağlamda, Amerika’nın Hürmüz Boğazı üzerindeki kuşatması, hasımlardan ziyade bizzat Amerika Birleşik Devletleri üzerinde bir baskı unsuru olarak öne çıkmaktadır.
Beyaz Saray sakini, Boğaz’daki gerilimi bitirecek ve iç piyasaları yatıştıracak hızlı bir çıkış yolu bulmak için nefes nefese bir arayış içindeyken; Tahran kuşatmayı hesaplı bir sabırla göğüslemektedir.
Zira düşmanının seçim odaklı ve ekonomik saiklerle içine düştüğü aceleciliğin, müzakere masasına dönmeden önce kazanımları maksimize etmek için kullanılabilecek başlı başına bir zafer kozu olduğunun tam manasıyla bilincindedir.
Nitekim "azami baskı" sloganıyla ortaya atılan Amerikan kuşatması, İran’ı tecrit etmek veya gelirlerini boğmak yerine; Washington’un yumuşak karnı olan enerji piyasalarının istikrarını vurarak küresel ve yerel ekonomik krizlerin derinleşmesine hizmet etmiştir.
Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimin sürdüğü her gün enerji fiyatlarını tırmandırmakta ve doğrudan Amerikan tüketicisine baskı yapmaktadır. Bu durum, ekonomik ve jeopolitik yansımalarını tam idrak edemeden savaşa giren Trump’ı artan bir iç baskı altına sokmakta ve stratejik bir başarısızlığı itiraf etmeksizin çatışmanın askeri faslını sonlandıracak bir çıkış yolu bulmaya zorlamaktadır.
İran, Amerika’nın bu çıkmazını gayet iyi bildiği için, zaman faktörünün kendi lehine işlediği ve "stratejik sabrın" bu aşamada füzelerden daha ölümcül bir silaha dönüştüğü gerçeğinden hareketle, Trump’ın ihtiyaç duyduğu o çıkış yolunu sunmakta acele etmemektedir.
Söz konusu manzara, artık kesin bir askeri zafer veya saha üstünlüğü gibi geleneksel güç dengeleriyle değil, tarafların yıpratma maliyetlerini yönetme kapasitesiyle belirlenen çatışmanın mahiyetindeki köklü değişimi yansıtmaktadır.
Burada, Amerikan kuşatmasının temel hedefini hızla akamete uğratan jeopolitik bir paradoks[2] göze çarpmaktadır: İran ile Çin arasındaki, bu seçeneğin etkinliğini fiilen imkansız kılan ekonomik kenetlenme.
Amerika’nın İran karşısındaki askeri senaryolarının sınırlılığını ifşa etmesinin yanı sıra bu sürecin en bariz dolaylı etkisi, ağırlığı olan uluslararası aktörleri dolaylı ekonomik ve diplomatik mekanizmalarla müdahil olmaya itmesidir. Bu durum, Tahran'ın konumunu güçlendirirken Washington'ın önüne dizilen engelleri katlamaktadır.
Çin, bu aktörlerin başında gelmektedir; nitekim İran’ın petrol ihracatının yaklaşık %90’ını tekelinde bulundurması, İran’a yönelik herhangi bir deniz kuşatmasını doğrudan Çin’in enerji güvenliğine ve hayati tedarik zincirlerine indirilmiş bir darbe haline getirmektedir.
Böylece İslam Cumhuriyeti üzerindeki kuşatması, pratikte Pekin'in görmezden gelemeyeceği veya doğuracağı ekonomik sonuçlara katlanamayacağı hayati çıkarları üzerinde dolaylı bir baskıya dönüşmektedir.
Buna rağmen Çin, açık bir çatışmaya girmek yerine, tarafsız bir gözlemci konumundan İran’ın ekonomik akışının stratejik garantörü rolüne doğru kademeli bir geçiş yapmıştır.
Çin diplomasisi ilk haftalarda rutin açıklamalar ve itidal çağrılarıyla yetinirken, petrol arzına yönelik tehdidin tırmanmasıyla birlikte stratejik hesaplarını yeniden yapmaya başlamış; Washington’ın kendi petrol tankerlerine yönelik tutumu başta olmak üzere bir sonraki hamlesini beklemeye ve Amerika’nın sonuçları hesaplanmamış bir risk alma niyetini tartmaya koyulmuştur.
Pratikte, Çin gemilerinin İran petrolünü taşıması engellenmedikçe bir deniz kuşatmasının etkili veya sürdürülebilir olması zordur. Bu ise, Pekin ile yürütülen ve bir yönüyle yatıştırmayı, meydan okumanın doğrudan bir çatışmaya dönüşmesini engellemeyi gerektiren geniş stratejik rekabet ortamında Washington için öngörülemez riskler barındırmaktadır.
Dolayısıyla, Amerika'nın Çin ile doğrudan bir deniz çatışmasına sürüklenmesi, bu aşamada yüksek maliyetli, sonuçsuz ve muhtemelen hem Amerikan çıkarlarına hem de Trump’ın şahsi menfaatlerine zarar verecek bir stratejik seçenek olarak görünmektedir.
Bu veriler ışığında Trump kendisini karmaşık bir denklemin ortasında kuşatılmış bulmaktadır: Boğaz üzerinde tam kontrol sağlama ve İran ihracatını boğma arzusu ile Çin ile ekonomik diyalog sürecini koruma ve iç piyasaların çöküşünü engelleme gerekliliği arasında sıkışmıştır.
Amerika'nın hesaplarının savaşın başından beri ne kadar kırılgan olduğunu ve ABD'nin artan stratejik yalnızlığını ifşa eden bu denklem, yeni bölgesel ve uluslararası aktörleri çatışma çemberine çekme tehdidi taşımaktadır.
Her ne kadar müzakere masasına dönüş muhtemel görünse de bu, krizin mutlaka sona ereceği anlamına gelmemektedir. Zira müzakere süreci; nükleer program, garanti mekanizmaları ve zenginleştirmenin dondurulma süreleri gibi temel konulardaki ihtilafların hala derin ve karmaşık olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Bu durum, Amerikan aceleciliğinin baskısı altında dayatılacak herhangi bir anlaşmayı kırılgan kılacak ve ilk siyasi veya askeri değişkende çökmeye açık hale getirecektir. Nitekim, özellikle kontrolü kaybettiğini hissettiğinde fevri ve doğaçlama kararlar almaya meyilli bir liderlik profili[3] varken, sahadaki herhangi bir sürtüşme veya bir tepkideki hesap hatası, çatışma fitilini yeniden ateşleyebilir.
[1] Kuşatmak, hapsetmek, dış dünya ile ilişiğini kesmek. Metinde hem ekonomik yaptırımları hem de Hürmüz Boğazı'ndaki fiili deniz ablukasını kapsayan geniş bir anlamda kullanılmıştır. H-s-r (حصر) kökünden gelir. Daraltmak, sayıya dökmek (ihsa) ve kısıtlamak anlamlarını barındırır. Modern Arap siyasi dilinde "el-Hisar", Irak'a 90'larda uygulanan ambargodan Gazze ablukasına kadar geniş bir mağduriyet ve direnç literatürüne referans verir. Burada "stratejik bir silah" olarak nitelenmiştir. (ç.n.)
[2] Metin boyunca yazar, ABD'nin "kuşatan" tarafken ekonomik dinamikler nedeniyle "kuşatılan" (muhasar) tarafa dönüşmesini bu kavramla temellendirir. Bu, Arap belâgatindeki "aks" (evirme) sanatının siyasi metne uygulanışıdır. (ç.n.)
[3] Orijinal: شخصية قيادية تميل إلى الاندفاع واتخاذ وجود قرارات ارتجالية (Şahsiyye kıyâdiyye temîlu ile'l-indifâ' ve ittihâzi karârât irticâliyye): İrticâl (ارتجال), aslında hazırlıksız şiir söylemek veya nutuk atmak demektir. Siyasette ise "devlet aklından yoksun, anlık kararlar" için kullanılır. Yazar, isim vermeden Trump'ın psikopolitik analizini yaparak metni sonlandırıyor, "stratejik sabır" sahibi İran ile "fevri" Amerikan liderliği arasında bir karşıtlık (mukabele) kuruyor. (ç.n.)
Çeviri: YDH